Geçmişten Günümüze Türk Kadın Edebiyatı Üzerine – Nedim Gürsel

İslam öncesi Türk toplumunda kadının yeri erkeğinkine eşitti. Sözlü gelenekten, özellikle de Dede Korkut eposlarının yazıya geçirildiği devirlerden bize ulaşan söylencelerde, kabile toplumunda kendine bir yer edinmiş, erdemleri erkeğinkilere eşit bir kadın tipi buluruz.

Virginia Woolf, 1929’da yayımlanan Kendine Ait Bir Oda’da kadınların yazınsal becerilerinin niçin tanınmadığı sorusunu ortaya atar. Erkekler tarafından “soylu” kadın kişiliğiyle biçimlendirilen bir şiir, tiyatro ya da roman atmosferi içinde  yetiştirilmelerine rağmen, kadınlara ne tarihte ne de yazın tarihinde yer verilmemesini eleştirir. Yazar bu nedenle kadınları bağımsızlıklarına, ekonomik bağımsızlık da dahil, sahip çıkıp, o güne dek erkeğin egemen olduğu bir toplumda kalemleriyle yazınsal ve ruhsal bir yer edinmeye çağırır. Oysa bugün, biraz da Virgina Woolf gibi yazarların sayesinde, bir kadın edebiyatından söz etmek mümkün görünüyor. “Feminist” edebiyat değil, kadın edebiyatı, çünkü “feminist” sıfatı, altmışlı yılların günümüzde aşılmış sosyo politik bir hareketini fazlaca çağrıştırıyor.

Kadın edebiyatından ne anlıyoruz? Bu seçkide yer alan kadın yazarlara sorulsaydı –daha anlaşılır bir biçimde yazar-kadınlar demeliydim, çünkü ikinci terimin ilkiyle doğrudan bir bağı olduğu söylenemez– çoğu, yapıtları için böyle bir nitelemeyi kabul etmezlerdi. İçlerinden göz ardı edilemeyecek birinin salt kadın yazarları içeren bir seçkiye katılmak istememesi bunun en açık kanıtıdır. Yine de, kadın yazınının özgül niteliğini araştırmaya devam edebiliriz. Böyle bir özgüllük elbette olabilir ve bir bakıma “şeriat”ın, en azından İslam toplumlarında, dinsel yasaların bir sonucudur. Çünkü İs-lam dini erkek ve kadının toplumsal konumlarını, kadını “mahrem” sınırları içinde tanımlayarak, zıt kutuplara ayırmıştır. Türkiye’de kadın edebiyatının özgül nitelikleri arasında orta sınıfların günlük yaşamlarına eğilmesini, toplumsal sorunlardan çok duygusal ilişkileri ön plana çıkarmasını, başkaldırıcı oluşunu, kadın-erkek eşitliğini Batı’ya oranla daha az köktenci bir biçimde talep etmesini, büyük kentlerin hem kibar hem kenar mahallelerini betimlemesini sayabiliriz.

1923 yılında Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte Türk kadını toplumda, Kemalist devrimler sayesinde kendine bir yer yapabildiyse de, Jean-Paul Sartre’ın “kalemi kılıç zannetmemek gerekir” deyişini doğrularcasına, yazarlar katında söz alabilmesi için, ellili yılları beklemek gerekmiştir. Bildiğim kadarıyla bu seçkide yer alan hiçbir yazar, sanatını açıkça feminizmin hizmetinde kullanmamıştır. Ama bazılarının, demokratik de görünse, erkek egemenliğindeki düzeni sorgulayarak toplumsal değer yargılarını ve ahlaksal sınırları hiçe saymaktan kaçınmadıklarını da belirtmeliyim. Son yıllarda Türkiye’de kadın edebiyatının verdiği ürünler o kadar zengin ve çeşitliydi ki, seçim yapmakta güçlük çektim. Çoğu öykü alanında ürün veren kırk yazar arasından on altısını belirlemek kolay olmadı. Burada, Fransız okuyucuya ne kadar garip görünse de, öykünün Türkiye’de, Batı’dan daha geç ortaya çıkmış olmasına rağmen, roman düzeyinde ve en az onun kadar “soylu” bir tür olarak kabul edildiğini söylemeliyim. Ne yayımcılar ne de okurlar, en azından sayıları 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra hissedilir ölçüde azalan sadık okur kitlesi, öyküye küs değil.

Bugün Türkiye’de çok satan kitaplar arasında kadınların yazdıkları da var. Örneğin, tüm satış rekorlarını kırmasına rağmen, adı Behçet Necatigil’in ünlü Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde yer almayan Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok adlı kitabı. İlkece, belki de haksız olarak, roman ve deneme türünde yazılmış ürünleri bu çalışmanın dışında tutmasaydım, hiç kuşkusuz Simone de Beauvoir’in İkinci Cins’ini anımsatan bu otobiyografik eserden bir bölüm alırdım. Yazınsal yetkinliğinden dolayı değil, ama tartışmalara yol açan bu kitabın, genç kuşakların kadın kimliğinin bilincine varma sürecini etkilediğinden. Seçim yaparken ne edebiyatta siyasi bağlanmayı savunan Suat Derviş’in (1905-1972) toplumcu gerçekçi, ne de toz pembe romanlarıyla ünlü Kerime Nadir’in (1907-1964) halkçı eğilimlerine kapıldım. Yine de Suat Derviş’in Yalının Gölgeleri adlı romanının 1958’de Fransızcaya çevrildiğini belirtmeliyim. Buna karşılık Halide Edip Adıvar, üslubunun zayıflığına rağmen seçkiye girdi, çünkü bu yazarımız ilk kuşak Türk kadın yazarlarının tartışılmaz öncüsü olup, Kemalizm içinde yoğrulmuş “ideal aydın kadın” diye tanımlayabileceğim modelin ta kendisini temsil etmektedir. Yani duygusallıktan arınmış, kendini yurduna adamış bir sima, kadın ya da anadan çok, bir eş. Halide Edip, Nilüfer Göle’nin Türk kadını üzerine yazdığı Modern Mahrem adlı ilginç kitabında, “ciddi ve idealist” olarak tanımlanan kadınlardandır. İlkin, İngiltere’deki sürgün yıllarında doğrudan İngilizce yazılıp Londra’da The Clown and his daughter adıyla yayımlanan ve 1942’de Türkiye’de CHP Roman Ödülü’nü kazanan Sinekli Bakkal, Fransızcaya da aynı adla çevrildi. Bu çeviri o dönemde Fransa’da Türk kadın edebiyatına duyulan ilginin bir göstergesidir. Bu ilginin sonradan azaldığını söyleyebiliriz, çünkü o tarihten günümüze dek Fransa’da yalnızca İnci Aral’ın Kıran Resimleri yayımlanmış (1989), bazı kadın öykücülerimize de dergilerin Türk edebiyatı özel sayılarında yer verilmiştir.

Türk kadın öykücüler seçkisi bize en yaşlısı XIX. yüzyılın sonlarında (Halide Edip), en genci ellili yıllarda doğan (Latife Tekin) kuşaklar arasından on altı kadın yazarımızı keşfetme olanağını veriyor. Söz konusu yazarların ne birbirinden değişik üsluplarını, ne de yeteneklerini yargılamak bana düşmez. Burada, çağdaş düzyazının öncülerinden Nezihe Meriç’in, tuhaf öykü kahramanları yaratmada benzeri olmayan Latife Tekin’in, ne  yazık ki öykülerinin Fransızcaya çevrildiklerini görmeden ölen Sevgi Soysal ile Tezer Özlü’nün ve Almanca yazan Alev Tekinay’ın eserlerini anmakla yetinmek isterim. Bu seçkiyi hazırlarken öznel bir anlayıştan yola çıkmış olsam da, Cumhuriyet döneminde ürün veren kadın yazarların nesnel konumlarını da dikkate aldığımı söylemeliyim. Günümüz Türk edebiyatının temel bileşkelerinden biri sayılması gereken kadın edebiyatının çeşitli eğilimlerini yansıtmaya özen gösterdim.

Çağdaş Türk edebiyatının asıl gelişimi Kurtuluş Savaşı ertesinde başlar. Bu edebiyat toplumsal konulara ağırlık veren gerçekçi bir edebiyat olmuştur. Sevgi Soysal’da bu gerçekçilik anlayışının bazı göstergelerini, Füruzan’da doğalcılık eğilimlerini gözlemlemekle birlikte, seçkiye giren öykülerin çoğunun modern bir yazı anlayışından etkilendikleri söylenebilir. Bu öyküler, içinde, yaratıcılarına karşı belirli bir özerkliğe kavuşmuş kahramanların bulunduğu düşsel bir dünyaya götürüyor bizleri. Örneğin Melisa Gürpınar, artık geçmişte kalan bir dönemde İstanbul’da yaşamış kadın kahramanları bir gölge tiyatrosuna yansıtıyor. Latife Tekin ise, “çöp masalları”nda, daha şimdiden anlamakta güçlük çektiğimiz, kendi iç dünyalarının dinamikleriyle yaşamaya başlamış, kırsal kesimden İstanbul’a göçen marjinalleri anlatıyor. Ama, tüm bu kahramanların yaratıcıları, bazen hâlâ XIX. yüzyılın gerçekçi geleneğine özgü, “her yerde hazır ve nazır” tanrılar gibi davranıyorlar. Füruzan “Ah Güzel İstanbul!” adlı uzun öyküsünde, ikisi de Türkiye’den insan manzaralarını oluşturan, ağır vasıta sürücüsü Sarı Kâmil ile eski fahişe Cevahir’i anlatıyor örneğin. Ne var ki, kadın yazarların çoğu, psikolojik çözümlemeyi nesnel bir yaklaşıma, mizahı ise abartıya yeğliyorlar. Bu aynı zamanda, tarihsel ya da toplumbilimsel göndergeleri değil, onların metnin özgül yapısı içindeki karşılıklarını tanımlayan, yazı ya da konuşma dili üzerinde yoğunlaşan bir yaklaşım. Kısacası, Türkiye’de kadın edebiyatı, fazla eski olmayan bir anlatı geleneğinden beslenmesine rağmen, yeniliğe açık ve çağdaştır. Tanzimat’la başlayan girişimler, bu alanda en yetkin ürünlerini Cumhuriyet döneminden itibaren vermeye başlamıştır çünkü. İşte ilginize sunduğum seçkinin kısa tarihi. Ama dilerseniz biz asıl tarihe, gerçek tarihe de bir göz atalım: yani kadın yazarların tarihsel konumuna.

İslam öncesi Türk toplumunda kadının yeri erkeğinkine eşitti. Sözlü gelenekten, özellikle de Dede Korkut eposlarının yazıya geçirildiği devirlerden bize ulaşan söylencelerde, kabile toplumunda kendine bir yer edinmiş, erdemleri erkeğinkilere eşit bir kadın tipi buluruz. Kadınların toplum yönetiminde söz hakkını kaybetmeleri İslam’la başlamıştır. Kamuya açık yerlerden dışlanıp hareme kapatılan kadın, Kemalist döneme kadar, kendine ait bir alandan yoksun bırakılmıştır. Hepimizin bildiği bir gerçek var, ama ya utancımızdan ya da tarihsel mirasımıza sahip çıkma kaygısından, bir türlü açıkça dile getiremeyiz. Türkçede erkek-dişi ayrımı olmadığı için, Divan şairinin güzelliğini övdüğü sevgilinin kadın mı yoksa bir delikanlı mı olduğu edebiyat tarihçilerimiz tarafından pek tartışılmaz. Yedi yüzyıl boyunca Osmanlı şiirini belirleyen bu erkeğe özgü dünya, Osmanlı İmparatorluğu’nun altın çağı XVI. yüzyıldan itibaren kadın şairlerin ortaya çıkmasını engellememiştir. Bugün, aralarında Mihri Hatun ile Zeynep Hatun’un da bulundukları, on iki kadar kadın şair sayabiliyoruz. Bunu şunun için belirtiyorum: yüzyıllar boyu eşsiz ağıtlar yakmış olsa da, Türk kadınının yazınsal rolü hiçbir zaman ağıtçı konumuna indirgenmemeli. Gerçi Yaşar Kemal, bu ağıtların birçoğunu derleyerek, kadının kırsal yörelerde lirik geleneğin oluşmasına yaptığı katkıya dikkat çekmek istemiş ve romanlarında ağıtlardan yararlanmıştır. Ama saray edebiyatında, şair kadın sayısının bugünkünden daha çok olduğu da bir gerçektir. Yine de, gerçek anlamda bir kadın şairin ortaya çıkması için uzun süre beklemek gerekti. Harem anılarını dile getiren şarkı sözlerinin yazarı Leyla Saz ile (1850-1936) Nigâr Hanım’ın (1862-1918) yalnızlık dizelerini bir yana bırakırsak, Gülten Akın’ın şiir alanında tek ünlü örnek olduğunu öne sürebiliriz. Memet Fuat’ın Çağdaş Türk Şiiri seçkisinde de bir tek o yer alıyor zaten. Bu, Sennur Sezer, Lâle Müldür ya da Nilgün Marmara gibi kendini kanıtlamış şairlerin varlığına gölge düşürmez elbet. Nilgün Marmara’nın genç yaşta intihar etmesi Türk şiirini çok yetenekli ve gelecek vaat eden bir kadın şairden yoksun bıraktı. Bugün şaşılacak bir çeşitlilik gösteren Türk kadın edebiyatının belli başlı gelişme evrelerini ortaya koyabilmek için, Fatma Aliye Hanım’dan (1864-1924), iki kadın arasındaki tutkuyu anlatmaktan çekinmeyen H. Serap Doğaner’e dek (doğ. 1962) tüm kuşakları izlemek gerekir. Bir zamanlar dünyası haremle sınırlı olan Türk kadını, bugün toplum içindeki yerini kesinleştirip özgün bir edebiyat yaratmayı bilmiştir. Burada, Nâzım Hikmet’in ünlü dizelerini bir kez daha anımsatmak isterim:

Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen,
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız,
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki,
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

Nedim Gürsel
Bozkırdaki Yabancı

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Acılar da yanılabilirler…”* Max, Karşıyaka ve Berivan… – Mehmet Güreli
Virginia Woolf’un Evliliği: Yelkenlerim rüzgâr alamıyor ve bütün bunlar ne işe yarar diyorum
Kapat