Aşkları, arzuları, emelleri… Pervanelerin Ölümü – Ömer Seyfettin

Dışarıda, bütün nîlî-i şeffaf serâiriyle mahmul ve nûşin yaz gecesi… İçerde lâmbamın yeşil abajurundan mütehassıl zalâm-ı zümrüdîn ile gölgelenen tenha ve sakin odamda ben… Bazen nefha-i mest-i riyah ile muhitat-ı naimenin uzaklıklarından akseden münferit

ve hicran-amiz bülbül sedaları kurbağaların madenî kahkahalarına karışıyor, sonra yine sükûn, bu hararetli muhrik gecenin ezelî sükûn-ı müterennimi…

Hırs-ı mesaî ile bütün saat-i şebâbımı üzerlerinde geçirdiğim kitapların nihayet bulmayan satırlarında yorulan gözlerimi dinlendirmek için biraz mütalâayı terk ediyorum. Ve arkama dayanıyorum. Fikrim yorgun, zihnim ihata etmek istediği şeylerin takazâ-yı tenevvüünde bî-tab… Oh! diyorum. Hiçbir şey düşünmeksizin öyle duruyor, kulaklarımın ansızın başlayan uğultularını dinliyorum. Lâmbanın etrafında üç dört pervane dolaşıyor, boş nazarlarla onların harekâtını, mütereddit pervazlarını takip ediyorum; yek-diğerlerine ma‘kûs devirlerle ziyanın etrafında dönüyorlar, bazen abajurun üzerine konarak dinleniyorlar, sonra yine uçmağa başlıyorlar; uçarak, dinlenerek, yine uçarak artan iştiyaklarıyla nikel lâmbanın kızgın şişesine tehacüme başlıyorlar. O kadar hızlı hücum ediyorlar ki zavallı minimini başlarıyla şişenin müsademe-i âteşîni hüsran-engiz ve uzak bir darbe-i hain gibi işitiliyor. Birdenbire asabî bir teessür duyuyorum; ellerimle onları lâmbanın etrafından, o kadar tehalükle atıldıkları bu yakıcı, mahvedici ateşten kovmak istiyorum. Hiç aldırmayan ellerime hiç ehemmiyet vermeyerek, belki hiç görmeyerek yine atılıyorlar. O vakit “Zavallıcıklar! İsterseniz yanınız!” diyor, geri çekiliyorum. Serbest kalınca hücumları tezayüt ediyor, bu facia-i tehalükün seda-yı tesadümü daha çok işitiliyor. Evvelâ en küçüğü son bir hücumdan sonra, başı yanmış, ayakları kavrulmuş lâmbanın dibine, dairevî gölgenin içine düşüyor. Biraz sonra ikinci, daha sonra üçüncü… Arkası üstü, ikisi açık kitabın sahifelerinde, biri kitabın dibinde kalıyor. Dördüncü arkadaşları gibi gaye-i mansıbına erişmek için acele ediyor, çılgın hücumlarına en şedit bir ihtiras ile devam ediyor.

Düşünmeğe başlıyorum; bu ateş… ve bu zavallı mevcud-ı naçiz… İlkbaharın râtib geceleri bütün kâinatı cesim ve mütebahhir bir katre-i siyah-ı girye gibi örttüğü zaman karanlık ve vasî tarlaların serâir-i âmak-ı tenebbütünde perveriş-yab-ı vücud olan bir buse-i bakir kadar hafif, yere düşmüş bir zühre-i esîr gibi esmer bir nefha… Aman ya Rabbi! Bu karanlıkların yavrusu, bu zade-i zılâl-i şeytan  olan zavallı niçin bu ateşe böyle atılıyor, iştiyakına hayatını feda ediyor. Bu hırs, bu emel, bu arzu, bu aşk… Oh sonuncu, dördüncü de düşüyor, ölüyor, ölüyorken hurdebînî iki siyah nokta gibi ancak fark olunabilen gözleri ziyaya mün’atıf ve müştak… Gayr-i ihtiyarî teessürüm tezayüt ediyor, katilleri olan ziyanın muhit-i tenvirinde bu zavallı ölülerin bulunması, bana daha fâci geliyor. Lâmbayı kısıyor, söndürüyorum. Evvelâ karanlıkta cenazeciklerini göremiyorum. Sonra gözlerim alışınca hepsini, dördünü de bî-hayat, bî-hareket birer siyah bir leke gibi görüyorum.

Şüphesiz bir hiç olan, sukut-ı hadisatın şüphesiz en ehemmiyetsizi olan şu zavallıların ölümü ruhumda ciddî, mübhem ve mukavemet-sûz bir matem-i siyah uyandırıyor. Sağdaki pencereden giren ziya-yı kamer dıl‘-ı kebîri masanın önünde asılı duran küçük kitap rafına temas etmiş bir “muîn”-i münevver gibi aksediyor. Ben aynı huzû‘-ı matem ve teessürle cenazeciklerimi seyrediyorum. Aşkları, arzuları, emelleri, hırsları sonra bütün bunların münteha-yı mutlakı olan ölümü düşünüyorum. “muîn”-i münevver büyüyor, büyüyor, büyüyor; rafı, rafın altına yığılmış diğer kitapların siyah lekelerini, nâdim bir heykel-i müvekkile memat gibi mahzûn ve mâdum yükselen lâmbayı istilâ-yı simîn-i hendesîsine alıyor, dört mevt-i feci’in sahne-sâkin-i matemi olan kitapların ve masanın üzerine yayılıyor, ilk defa ölülerin ikisini, sonra üçüncüsünü, sonra dördüncüsünü şefkatkâr ve müterahhim bir nur-ı nermîn ile yaldızlıyor, sanki nurdan bir girye onları tekfin ediyor.

Dışardan, hâb-alûd ufukların garip uzaklıklarından gelen münferit ve hicran-amiz bülbül sedaları, kurbağaların müselsel, aheng-i tanîn-endaz-ı madenîlerine karışıyor, nefha-i rahîk rüzgâr, gayr-i mahsus ve nâ-mer’i iltimâlarla masanın üzerinde, ziya-yı sefîd-i kamerin altında parlayan notları, kitap yapraklarını ihtizaz ettiriyor, sanki bu demin yaşayan, çırpınan zavallı ölülerin matem-i nezih ve nazikini hafî ve serâirperver kanatlarıyla yelpazeliyor… Ben meyus ve müteessif, emellerimizin, iştiyaklarımızın, ihtiraslarımızın, faniyet-i mutlakamız karşısındaki vâhiyet-i feci‘ini der-hâtır ediyor; boşluklar… nâ-mütenahi ve sarih boşluklarla, karanlık ve meçhul ademlerle derinleşen bu korkunç uçurumun başında lakayt ve şen, aldananlar için, yalancı rüyaların mehd-i müheyyic-i iğfalinde mesut ve bî-haber oyalananlar için… ah zavallı kendimiz için acı ve zehrîn gözyaşlarıyla müebbeden ağlamak istiyorum!..

Ömer Seyfettin
Bütün Hikayeler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Geçmişten Günümüze Türk Kadın Edebiyatı Üzerine – Nedim Gürsel

İslam öncesi Türk toplumunda kadının yeri erkeğinkine eşitti. Sözlü gelenekten, özellikle de Dede Korkut eposlarının yazıya geçirildiği devirlerden bize ulaşan...

Kapat