İçimizde şeytan yok. İçimizde acizlik, iradesizlik, bilgisizlik var – Nedim Gürsel

İçimizdeki Şeytan Sabahattin Ali’nin en iyi yapıtı değil belki, ama romancılığında bir dönemeç olduğu söylenebilir. Gerçekte bir uzun öykü olan Kürk Mantolu Madonna ve kanımca en başarılı romanı Kuyucaklı Yusuf gibi İçimizdeki Şeytan da, özünde bir aşk romanı.

Kürk Mantolu Madonna’da Raif ile Maria Puder arasında Berlin’de, Kuyucaklı Yusuf’ta Yusuf ile Muazzez arasında kuytu bir Anadolu kasabasında yaşanan aşk, burada yerini 1940’ların İstanbulu’nda, Ömer ile Macide’nin ilişkisine bırakır. Yazar anlatının odak noktasına koyduğu ve giderek kendi kişiliğiyle özdeşleştirdiği (uyumsuz, hırçın, aylak, ama öte yandan da duygusal, zeki, coşkulu, içinde iyilikle kötülüğü aynı anda barındıran) üniversite öğrencisi Ömer’de (İstanbul Üniversitesi’nin felsefe bölümüne kayıtlı olmasına rağmen geçinebilmek için postanede çalışmakta, dersleri izleyeceği yerde dönemin aydın geçinen Türkçüleriyle dolaşmaktadır) XIX. yüzyıl gerçekçiliğinden, özellikle de, Dostoyevski’nin romanlarından esinlenen bir karakter yaratmaya kalkışır. Macide, bir bakıma onun karşıtı gibidir. Taşradan gelmiş, sade, akıllı, sağduyulu, ne istediğini bilen, irade sahibi bir genç kız konumundadır. Konservatuvarda öğrenim görmesi onu belki benzerlerinden ayırır, ama yoksulluk içinde yaşadıkları için “evinin kadını” olmasını da önlemez. Öte yandan, Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’u gibi suça eğilimli Ömer’i, Sonya rolüne soyunarak kurtarmaya kalkışmaz. Tam tersine, “içindeki şeytan”dan tek başına kurtulup yeni ve daha güzel bir hayata başlamak isteyen Ömer’in de telkiniyle, eskiden yakınlık duyduğu Bedri’ye gider. Sonunda birbirlerinden ayrılmaya mahkûm Ömer ve Macide’nin ilişkisinde Sabahattin Ali yalnızca “iyilik ve kötülüğün” yüzeysel bir tanımlamasını yapmakla yetinir, roman kahramanlarının dünyasını derinlemesine psikolojik çözümlemelerle yansıtmaz. Örneğin okur nezdinde pek de inandırıcı olmayan Ömer’in şu sözleri dengesiz davranışlarının, kararsızlığının, iradesizliğinin, hatta varoluşsal bir özellik taşımayan can sıkıntısının tek gerekçesi gibidir:

Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün… Fakat içimde öyle bir şeytan var ki… Bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş… Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız.
Ne var ki, romanın sonlarına doğru içinde bir şeytan olmadığının, yazar tarafından pek derine inmeden verilmeye çalışılan, örneğin bizi bir Golyatkin kadar etkilemeyen “çift kişiliği”nin gerçekte tembellikten kaynaklandığının farkına varır.

İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? (…) İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.
Romanda kahramanlar çok uzun süre düşünüyorlar, çok uzun konuşuyorlar. Yazar onların düşüncelerini davranışlarıyla ya da olay örgüsünün aracılığıyla değil, bitip tükenmek bilmeyen iç konuşmalarla (monologue’lar) yansıtıyor bize. Ayrıca kurgu, bir evrim ya da birikime bağlanmaksızın masallardaki gibi kendiliğinden ortaya çıkıveren çok sayıda rastlantıya dayanıyor. Bununla birlikte Sabahattin Ali’nin eşsiz gözlem gücü, bazı ayrıntılarda somutlaşan titizliği, örneğin kahramanların portresini çizerken ulaştığı ustalık, 1940’lı yılların İstanbulu’nu anlatırken yaratmayı başardığı atmosfer, İçimizdeki Şeytan’ı bugün de okunabilecek, tat alınabilecek bir kitap konumuna getiriyor. Yan karakterler, örneğin Macide’nin Ömer’e rastlamadan önce evlerinde kaldığı akrabaları Galip Efendi ile Emine Hanım, anlatıda onlardan daha fazla yer tutan Veznedâr Hafız ve elbette Turancı ırkçı çevrenin olumsuz kahramanları, özellikle de dönemin sağ görüşlü romancısı Peyami Safa’nın çizgilerini taşıyan “muharrir” İsmet Şerif, belleğimizde iz bırakıyorlar. Yazar bu kişiye karşı duyduğu tiksintiyi ve kini, biraz abartarak da olsa, çok etkileyici bir portre çizerek, örneğin şu satırlar aracılığıyla dışa vuruyor:

Dik durmaya çalışan eğri bir baş üzerinde, yandan ayrılmış, seyrek ve kır saçları vardı. Yirmi beş mumluk lambanın altında parlayan bu saçların dibinde, bir yara izi pembeliğinde kirli bir deri görünüyordu. Aynı derinin devamı gibi duran alın kısmında boydan boya uzanan buruşuklukların arasını kabarık ve yağlı etler dolduruyordu. Bal rengindeki gözleri dayak yemiş bir kedininkiler gibi ağır ağır kımıldıyor ve gayet açık, gayet hayvanca bir ifade ile bir şeyler istiyordu.
İstediği, gerçekte, çok alkollü ve uzun bir gecenin bitiminde, grup halinde gidilen bir lokantanın hela aralığına sıkıştırdığı Macide’yi öpmekten başka bir şey değildir. Sabahattin Ali, dönemin aydın çevrelerine ya da aydın geçinen bazı insanlara duyduğu nefreti alaycı bir üslupla anlatmaktan çekinmez. Ve şöyle sürdürür İsmet Şerif’in portresini:

Bütün yüzü, çıkmaya başlayan sakallarının dibine kadar, haşlanmış gibi kırmızı ve pırıl pırıl yağlı idi. Bu yağlar dudaklarının kenarında meze bakiyeleriyle karışarak, daha iğrenç bir hal alıyordu. Üst dudağı titreye titreye burnuna doğru çekildikçe sarı ve uzun bir sıra diş ve dişetlerine yapışık birkaç maydanoz yaprağı görünüyor, genç kızın yüzüne, rakı ile kutu sardalyasının ve mide usaresinin karışmasından hâsıl olan feci bir koku vuruyordu.
O yıllarda, sağın ve solun aydınlarının kanlı bıçaklı bir kavgaya tutuştuklarını, birbirlerine yayın organlarında saldırmakla yetinmeyip ideolojik çatışmanın yanı sıra kişisel sataşmalarda da bulunduklarını, yalnızca Sabahattin Ali’nin değil, komünist grubun başını çeken Nâzım Hikmet’in de yazdığı bir hiciv şiirinde Peyami Safa’yı hedef aldığını burada anımsatmak isterim.

İçimizdeki Şeytan 1939’da Ulus gazetesinde tefrika edilip 1940’ta yayımlandığı zaman İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Nazi Almanyası’nın zaferden zafere koştuğu, neredeyse tüm Avrupa’yı kasıp kavurduğu yıllardı. Türkiye’de tarafsızlık politikası güden tek parti iktidarı, bazı aydın çevreleri etkileyen Turancı ırkçı görüşlere pek sıcak bakmıyordu. Ne var ki, yalnızca Türkiye sınırları içinde değil, Balkanlar ve Orta Asya’da yaşayan tüm Türki halkları da aynı devlet çatısı altında birleştirmeyi öngören bu hareket, siyasi iktidar katında da kendine taraftar bulabiliyor, Orhun, Tanrıdağ, Gökbörü gibi adları ırkçı milliyetçi yananlamlar taşıyan dergi ve gazetelerde sesini duyuruyor, komünist örgütlenmeye getirilen yasak nasılsa bu hareketten esirgeniyordu. Savaşın bitmesine yakın tasfiye edilecek Turancılar Türkiye’yi Almanya’nın yanında savaşa sokmak için çabalıyorlar, komünistler ise Hitler henüz Sovyetler Birliği’ne saldırmadığı için bu duruma fazla ses çıkarmıyorlardı. O yıllarda İstanbul Konservatuvarı’nda Almanca öğretmeni olan Sabahattin Ali işte böyle bir ortamda, özünde bir aşk öyküsünü anlatan romanın arka planında bu çevreleri ele alıp radikal bir biçimde eleştirmeye kalkışınca kıyamet koptu. Romanda, Nihat adındaki kahramanın kendisi olduğunu iddia eden Nihal Atsız, Sabahattin Ali’ye hakaret davası açtı. Bununla da yetinmeyerek, yazarı komünistlikle suçlayıp dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yazdığı bir açık mektup vasıtasıyla ihbar etti. Sabahattin Ali suçlamalara yanıt vermedi. Romandaki Nihat’ın Nihal Atsız, Profesör Hikmet’in Mükrimin Halil, İsmet Şerif’in Peyami Safa, Hüseyin Bey’in Zeki Velidi Togan (ya da Abdülkadir İnan) olduğu iddialarına da bir açıklık getirmedi. Bu konu günümüz edebiyat tarihçileri tarafından hâlâ tartışıladursun, İçimizdeki Şeytan’ın bence bir “şifreli roman” oluşu fazla önem taşımıyor. Çünkü romanda Turancı ırkçı çevrelerin tasviri yüzeysel kalıyor. Örneğin Nihat’ın, Hitler’in Kavgam adlı kitabından esinlenerek söylediği şu sözler, yapıtın bütünü içinde, bir yama gibi sırıtıyor:

İnsanların zaaflarını mazur görmeye taraftar değilim. Kuvvetli olmak her şeyin fevkindedir. Kuvvet her hareketi mazur gösterebilir. Âcizlere acıman ise sersemliktir. (…) Dünyaya bizim gibi insanlar kendi kafalarında tasavvur ettikleri şekli vermeli ve koyun sürüsünden farkı olmayan halk ise sadece tabi olmalıdır.
Sabahattin Ali 1935’te, sonradan evleneceği Aliye Hanım’a Ankara’dan gönderdiği bir mektupta, en büyük arzusunun İstanbul’a geldiğinde onunla mehtapta el ele dolaşmak olduğunu söylüyor. Oysa, genç yaşına rağmen Anadolu’yu tanımış, sol görüşlü olduğu için hapislerde yatmış, kırsal bölgede yaşayan insanların yoksul yaşamını eleştirel gerçekçi bir bakışla öykülerine yansıtmış bir yazardır o günlerde. Ne var ki, bir yönüyle romantiktir hâlâ. Berlin’de kaldığı iki yıl boyunca yakından tanıma olanağı bulduğu Alman romantizminin etkisinde şiirler de yazmakta, bu etki, öykülerinden çok romanlarında öne çıkmaktadır. İçimizdeki Şeytan’da Ömer ile Macide’nin duygusal yakınlaşmalarına yol açan mehtapta sandal gezintisi bölümünde, bu etkinin çok açık biçimde görüldüğünü söyleyebiliriz. Yazar kendi deyimiyle “tabiatta saklı olan ruhu” duyumsamaya çalışırken, Macide’ye hitaben Ömer’e şu sözleri söyletir:

Hangi ilim, hangi şiir, hangi aşk, hangi devlet bu manzaradan daha güzel, daha muhteşemdir? Buna rağmen burnumuzu kaldırmadan bozuk kaldırımlarda yürümekte devam ediyoruz.
Sabahattin Ali romanda İstanbul’u çoğu kez işte bu anlayış, romantik kişiliğinden kaynaklanan bu tarz bir bakışla betimler. Öykülerinde rastladığımız Anadolu köylerinin ve kasabalarının gerçekçi tasviri bu romanda yerini İstanbul’un şiirsel atmosferine bırakır. Kuyucaklı Yusuf’un Edremit ve çevresinde, Kürk Mantolu Madonna’nın büyük ölçüde Berlin’de, her biri kendine özgü bir dünya yaratan, birbirinden çarpıcı öykülerinin Anadolu’nun kuytu yörelerinde geçtiğini düşünürsek, İçimizdeki Şeytan’ın baştan sona bir İstanbul romanı olduğunu söyleyebiliriz.

Yazarın kitapları çok uzun bir aradan sonra 1965 yılından itibaren yeniden yayımlanmaya başladığında İstanbul’da, Galatasaray Lisesi’nde öğrenciydim. Gece yatakhanede, ortalıktan el ayak çekilip ışıklar söndürüldükten sonra yorganı başıma çeker, cep lambasının ışığında Sabahattin Ali’nin öykülerini okur, onun en verimli çağında gizli polis tarafından öldürülmüş olmasına yanar, onu bu tuzağa düşürenlere lanet okurdum. Bugün yine aynı duygular içindeyim. Evet, kırk bir yaşında, üzerindeki siyasal baskılardan bunalıp Türkiye’den kaçmak isterken Bulgaristan sınırında, yani ne tuhaf, bir öykümde yazdığım gibi Duvar’ı doğudan batıya değil ters yönde, batıdan doğuya aşmak isterken öldürüldü Sabahattin Ali. Bu cinayetin üzerindeki giz perdesi hâlâ kalkmış değil. Ama yapıtı yaşıyor hâlâ. İçimizdeki Şeytan, bu bağlamda, yazarın atan kalbini duyabileceğimiz, soluk alıp verişlerini hissedebileceğimiz, onun eşliğinde 1940’lı yılların İstanbulu’na doğru bir yolculuğa çıkabileceğimiz güzel bir aşk romanı. Salt bu yönüyle bile okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.

2005
Nedim Gürsel
Bozkırdaki Yabancı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir – Furuzan

— Sen çıkınca işin bitip gene yürüyerek iner, Mısır Çarşısı ’ndaki beğendiğimiz börekçi var ya, kanarya kuşları olan, orda öğle...

Kapat