Nâzım’ın son eşi Vera Tulyakov, Nazım’ı anlatıyor: “Her yere ışık gibi girerdi”

İstanbul benim için Nâzım’ın hasretinin ve hayal ettiğinin kentiydi. Ve bir gün, birdenbire kendimi İstanbul’da buldum. Baktığım her pencerenin ardında İstanbul yaşıyordu.
Ama öylesine gelişigüzel dolaşmak, insanlarla iç içe yaşamak, İstanbul’a dokunmak, maalesef böyle şeylere pek fırsat bulamadım. Örneğin bugün Süleymaniye camisini gördüm, Kariye’yi gezdim. Süleymaniye, çok muazzam bir yapı. Onu duyumsamak çok şaşırtıcı bir şey… Sanki yüzyıllar, insanın başına vurmaya başlıyor. İstanbul’da hep bunu görüyor, hissediyorsun zaten. Tarihle bugünün iç içeliğini, ilişkisini yani…

Yazdığı ilk oyunlar…

Vera, bu arada Nâzım’ın yeni bulunan iki oyunundan söz ediyor.
Nâzım’ın ölümünden sonra tiyatro yönetmeni bir kadının yaşamı da son buluyor.
İşte bu kadının arşivi karıştırılırken bir zarf çıkıyor ortaya.
Zarfın içinde de Nâzım Hikmet’in 1922-23 yıllarında Moskova’da oynanmış, ama basılmamış iki oyunu…
Kadın bu oyunları özenle daktilo etmiş ve sahneye koyduktan sonra saklamış…
Kadının adı Regina Yanuşperiç…
Belki de bunlar, Nâzım’ın yazdığı ilk oyunlar…
Nâzım, bunları el yazısıyla bir okul defterine yazmış. Zarfta oynandığı tiyatronun afişi de vardı, kırmızı, siyah renklerle süslenmiş bir afiş…
Regina, Nâzım sağken ondan bir Türkiye haritası almış, onu da zarfın içine koymuş…
Tiyatronun adı ise Metla, yani Fırça…”
Vera, oyunlarının adlarını hatırlamasa da konularını kaba hatlarıyla şöyle aktarıyor:
“Biri polisiye oyun. Zengin bir burjuva ailesi anlatılmakta. Aile toplanmış, gelecek konukları bekliyor. Evde bir parti verilecek. O sırada hapishaneden kaçan bir çocuk, saklanmak üzere eve geliyor. Oyun sonunda zengin aile o gizli suçluyu bulup polise teslim ediyor.
Fakat daha sonra ev sahibi anlıyor ki, evinde saklanmak isteyen o suçlu çocuk, çok sevdiği bir okul arkadaşıdır.
İkinci oyun ise, bir çocuk filminin senaryosu…
1920’li yılların Robin Hood’unun bir varyantı… Çocuklar için yazılmış sempatik bir oyun…”

Şiirleri dünyanın 58 dilinde…

“Nâzım’ın şiirleri yaşadığı süre içinde dünyanın 58 ülkesinde yayımlanmış…
Sovyetler Birliği’nde ise hemen hemen bütün dillerde…
Vera, bu dillerin sayısının 78’i bulduğunu belirtiyor.
Vera, şöyle anlatıyor Nâzım’ın eserlerini:
“Roman olarak yazdığı bir eseri var: Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim…
Fakat Nâzım, bu romanının yayımlanışını göremedi.
Çünkü roman, ölümüne çok yakın bir tarihte yayımlandı.
Biliyorsunuz gençliğinden söz ediyor bu romanında.
On altı tane bitmiş oyunu var.
Yukarıda sözünü ettiğim gibi kimileri gençliğinde yazdığı oyunları, buldukça bana gönderiyor. Yani gençliğinde yazdığı oyunlar hâlâ ortaya çıkmakta…
Ve pek çok şiir…
Sanırım burada ortaya çıkacak bazı şiirleri…
Örneğin hapishanelerde yazdıkları…”

…..

Saint Michel rıhtımında beşinci kattan çıkar yola
Yüzer bacaların üstünde Dino’ların tavan arası
Burası ölümsüz dostlukların gemisi
Tuallerde Antibes denizi cıvıl cıvıl,
Ve sofrada midye dolması İstanbul’umdan
Ve duvarda “Ah!”ın iki gözü iki çeşme
Ve Güzin ablam zeytin dalıdır
Verusam püsküllü mısır
Abidin dümeni Güneydoğuya kıvır
Varalım Emirgân’a

…..
30.12.1962

İnsanlar acıya çabuk alışıyor

“Bu masanın çevresinde oturmaktayız. Buraya gelmek çocuklar arasında bir oyun gibiydi başlangıçta.”
Bunlar, Vera’nın İstanbul’a iner inmez ilk söyledikleri…
Vera, Salacak’ta bir meyhanede cam kenarında oturup Boğaz’ın karanlık gölgeli sularına bakarken hâlâ Türkiye’ye geldiğine bir türlü inanamanın şaşkınlığı içinde.
Nâzım, Vera bir gün İstanbul’a giderse onu karşılayacağını söylermiş her zaman.
“Bu yüzden kendimi çocuklar gibi hissediyorum” diyor Vera. “Çocuklar bayramı beklerler ve hiç gelmeyecek sanırlar onu.
Duygularımı ifade etmek çok güç… Çünkü her şey son derece olağanüstü… İnsanlar, acıya çok çabuk alışıyorlar, mutluluğa alışmaları ise pek o kadar kolay olmuyor.
Nâzım derdi ki: “İstanbul’a gitsek, Boğaz kıyılarda dolaşsak, sana bizim kırmızı balıklardan ikram etsem…”
İşte şimdi İstanbul’dayım, Boğaz kıyısında… Elbette sosyalist düşünceler çok güzel, fakat kırmızı balıklı sosyalist düşünceler daha da güzel…”
İstanbul’dan, Boğaz’dan konuşulsa da Vera, sözü hep Nâzım üzerine çekmek istiyor. Daha doğrusu Nâzım ile olan ilişkilerine…
Ne olabilir onu Nâzım’a böylesine çeken?
“Nâzım’ın en sevdiğim tarafı, iyiliği idi. Her konuda, yalnız benim için değil, herkes için iyiliği…
Türk erkekleri gibi kıskanç biriydi. Bunu algılayabilmek başlarda çok zordu. Onun kıskanmaktan, benim alınmaktan vazgeçmem için zaman gerekti bu yüzden.
Gerçi benim için böyle bir sorunun önemi yoktu. Çünkü aramızda epey bir yaş farkı vardı.
Sonra Nâzım’ın bana ne kadar ciddiyetle baktığını biliyordum. Hangi zor yolların bizi buluşturduğunu da…
Dolayısıyla benim onu kıskanmam için bir neden yoktu.
On-on beş yıl birlikte olsaydık belki ilişkimiz gelenekselleşir, ben de onu kıskanabilirdim.”

Her yere ışık gibi girerdi

“Nâzım, ışık gibi girerdi her yere ve bir yere girdiğinde kadınlar akıllarını kaçırmış gibi olurlardı. Elbette kadınların ona bakışlarındaki hayranlığı anlıyordum.
Bir kahramandı o, bir şair, güzel bir adam ve çağın vicdanı olarak kabul edilmiş bir kişi!”
Nâzım Hikmet’ten bir çocuk sahibi olmayı ister miydi Vera?
“İlk önce çocuğumuz olmasını istiyordum” diye yanıtlıyor Vera ve devam ediyor:
“Bu duyguyu nasıl anlatayım, bilemiyorum. Nâzım, olabilecek bir çocuğumuzla bile beni paylaşmayı istemiyordu. Çünkü onun zamanı yoktu. Çok az bir zamanı kaldığına inanıyordu. “Yaşlanınca egoist oldum galiba” derdi. “Çocuğun olunca bütün sevgin ona gidecek, bense onuncu planda kalacağım. Zaten zamanım çok az, beni anlamaya çalış” diye konuşurdu.
Yaşamaya ne kadar az zamanı olduğunu anlatmaya çalışırdı hep. Her gününü bir yıl olarak kabul ediyordu. Hiç boş dakikası yoktu sanki. Bu yüzden onun yaşama günü çok uzundu.
Bu da hayatta çok nadir rastlanan bir şey olsa gerek…”

VERA’YA

Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana

Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm

1963

Nâzım aramızda yaşıyor

Bu gecenin sabahında Vera Tulyakova, İstanbul’dan ayrılacak. On günlük gezisinin son saatleri…
Nâzım Hikmet’in nasıl öldüğünden söz etmek istemiyor, çünkü ölmedi ki Nâzım, aramızda yaşıyor hâlâ…
Bir ayrılık söz konusu olabilir ancak…
Ve Türkiye’den ayrılırken Vera’nın gözlemleri…
“Bir hafta kadar önce, Türkiye’yi kucaklayabileceğim aklıma bile gelmezdi. Türkiye’ye belki daha önce gelebilirdim bir turist grubuyla. Ama ben Nâzım’ın karısı olduğum için böyle gizli olarak, kendimi gizlemiş olarak gelmek istemiyordum.
Ayrıca Türkiye’ye neden turist olarak geleydim.
Bu davranış hem Nâzım, hem Türkiye için hoş bir davranış olmazdı.
Bu görüşme çok insanca olduğu için Türkiye’ye çok minnettarım şimdi. Bir iyilik havası içinde çok iyi görüştük. Bu yüzden Cem Yayınevi sahibi Ali Uğur’a ne kadar teşekkür etsem az…
Çünkü böyle bir olayda bir risk de vardı. Benim gelişimi beğenmeyenler, hoş karşılamayanlar çıkabilirdi.
Taş atmasalar da kimi sözleriyle yaralayabilirlerdi beni…
Ama hiçbiri olmadı bunların.
Çok az zamanım oldu İstanbul’da. Çünkü bu, turistik bir gezi değildi. Birçok insanla görüşmem gerekiyordu.
Ve birçok insanla görüşüp bol bol Nâzım Hikmet’ten konuştuk. Nâzım’sız geçen bunca yılda onun hakkında söyleyecek ne çok şey birikmişti içimde. Ve onun hakkında ne sorulursa sorulsun, mutlaka bir yanıt vermek istiyordum.
Aslında Nâzım’ı konuşmak çok zor.
O kadar büyük bir insan ki, onun hakkında konuşurken sözcükleri tam anlamında kullanmak gerek.
Ben onun hakkında konuşurken evrensel bir şey söylemiyorum, bildiğim kadarıyla onu anlatmaya çalışıyorum.
Buradayken de soyut değil, somut olarak konuşmaya çalıştım.
Daha çok, Nâzım ile ilgili olayları anlattım, ki bunlar küçük ve somut şeylerdi.
İnsanlar onun yaşamını, huyunu, nasıl bir insan olduğunu bilsinler istedim.
Sabah otelde uyandığımda her gün diyordum ki, bugün artık kimse gelmeyecek, kimse Nâzım’ı sormayacak, ben de rahat rahat İstanbul’u gezeceğim.

Ama o gün, daha çok insan geliyordu.
Her gün dört saatimi kitap imzalamakla geçirdim.
İstanbul benim için Nâzım’ın hasretinin ve hayal ettiğinin kentiydi.
Ve bir gün, birdenbire kendimi İstanbul’da buldum. Baktığım her pencerenin ardında İstanbul yaşıyordu.
Ama öylesine gelişigüzel dolaşmak, insanlarla iç içe yaşamak, İstanbul’a dokunmak, maalesef böyle şeylere pek fırsat bulamadım.
Örneğin bugün Süleymaniye camisini gördüm, Kariye’yi gezdim.
Süleymaniye, çok muazzam bir yapı. Onu duyumsamak çok şaşırtıcı bir şey… Sanki yüzyıllar, insanın başına vurmaya başlıyor. İstanbul’da hep bunu görüyor, hissediyorsun zaten. Tarihle bugünün iç içeliğini, ilişkisini yani…
Evler de, insanlar da, yemekler de böyle, tarihi yapılar da…
Sonra Boğaziçi türkü gibi, efsane gibi bir şey…
O kadar çok şey var ki bu kentte birleşen, bunları anlamaya insanın aklı, duygusu yetmiyor.

Hiç yabancılık çekmedim İstanbul’da

Şunu da söylemek istiyorum:
Ben hiç yabancı hissetmedim kendimi burada. Çünkü Nâzım oldukça Türkleştirmişti beni.
Bana şöyle derdi:
“O kadar güzel Türkleştirdim ki seni, bir mıknatısın çekim alanı gibi onun çevresinden hiçbir zaman çıkamayacaksın.”
Bu yüzden bir akrabalık duygusu hissediyorum burada. Yaşlı kadınları gördüğüm zaman, bana sanki kızlarına bakıyorlarmış gibi baktıklarını hissediyorum.
İşte bu bakışlarda hiçbir yabancılık yok ve bu da beni çok mutlu kılıyor.
Burada çok hoş günler geçirdim. Hem bizden farklı bir dünya hem de onların dünyası diyemiyorum, çünkü bir bakıma ben de bu dünyanın bir parçasıyım.
Bir heykeltraş bir parça çamurdan nasıl bir heykel yapmışsa Nâzım da benim üzerimde öyle çalışmış…
Şiirleriyle o da İstanbul’u, Türkiye’yi sevdirmişti bana.
Buraya geldiğim zaman gördüm ki attığı tohumlar iyi filiz vermiş, çürümemiş. Bu bakımdan iyice Türkleşmiş bir kadın sayıyorum kendimi. Eğer İstanbul’a biri kötü bir söz söylerse, hemen ağzının payını vermeye hazırım artık…
Ama şunu da söylemek gerek: İstanbul’un sırrını çözemedim ben. Burada belki daha uzun süre kalmalı, daha heyecansız günler yaşamalıyım. Biraz düşünecek zamanım olmalı. Çok soru sormalıyım örneğin, çok da yanıt almalı…
Bunlara pek zamanım olmadı doğrusu…”
“İnşallah” diyor Türkçe olarak Vera, “inşallah gün gelecek bir daha görüşeceğiz İstanbul ile. Her ihtimale karşı buradan bir sürü resim götürüyorum. Eski ve yeni dostlarımın resimlerini… Ve onların bana her gün verdiği sıcaklığı kalbimde taşıyarak…
Sonunda Nâzım’ın istediği bu kente gelmemdi.”

Nâzım da gelmeliydi İstanbul’a

Aslında o gelmek istiyordu, ama olmadı.
Zaman geçiyor ve madem ki bu dünyadan gidenler böyle bir ricada bulunuyorlar, onların bu isteklerini yerine getirmek gerekli diye düşünüyorum. Onun için burada yaşadığım bütün bu olaylar, sanki kaderin büyük bir bağışı bana, daha doğrusu bir armağanı.
Hiç mistik bir tarafım yok, mistik bir kadın değilim ama, sanki bütün bunları Nâzım yaptırmış gibi bir duygu var içimde…
Bilmiyorum, bundan sonra daha mı kolay yaşayacağım, yoksa zor günler mi bekliyor beni?”
Vera’ya son olarak Nâzım’ın mezarının Türkiye’ye getirilmesi konusunu soruyorum.
Böyle bir olay karşısında ne düşünüyor Vera, buna tepkisi nasıl olabilir?
“Bence bu, çok adil bir istek” diye söze başlıyor Vera.
Ama kimi endişelerini de gizlemiyor.
Söz, yine Vera’nın:
“Böyle iyi bir şair çok sevdiği Türkiye toprağında yatarsa daha huzur içinde olacak, daha huzurlu yaşayacaktır.
Nâzım’ın burada bulunması bence Türk halkının gururu için önemli.
Mezarının burada olması yani…
Nâzım adına bir şey söylemek aslında çok zor. Ama bence Türkiye, Nâzım’ı da çekiyor.
Gün gelir bu istek yerine gelir. Türkiye toprağı çok güzel, burada daha rahat uyuyabilir.
Fakat sorunun bir de başka yüzü var.

Türk pasaportu kapanmayan yarasıydı

Türk pasaportu taşıyamamak Nâzım’ın hiç kapanmayan yarası gibiydi.
Fakat Nâzım, artık şiirleriyle, eserleriyle yaşıyor.
Bu da çok humaniter bir şey.
Bunun için önce Türkiye, Nâzım’ın yurttaşlık sorununu çözmeli.
Çünkü Nâzım, Türkiye için hep güzel şeyler düşlemiş, hep halkının iyiliğini istemiş ve kendi isteğiyle terk etmemiş ülkesini. Ölüm endişesi olmasaydı içinde, bırakıp gider miydi hiç Türkiye’yi?
Bilmiyorum, bu konuda ne düşünüyor Türkiye kamuoyu.
Türkiye ile Nâzım arasında duran o yapay duvarı yıkmak için bir şeyler yapılmalı, o duvarı bir an önce yıkmalı Türkiye.
Nâzım’ın şiirlerinin ders kitaplarına girdiği, çocukların okullarda onun şiirlerini okuduğu, şiirleri televizyon ekranında görüldüğü zaman, elbette mezarının buraya getirilmesine de gelir sıra…
Ama şimdi Nâzım, çok şerefli bir yerde yatıyor. Mezarını devlet korumakta. Çok güzel bir heykelini yaptık. Mezarı her zaman çiçeklerle donatılıyor. Ziyaretine her gün birçok insan geliyor. Yani şu anda çok sağlam bir yerde.
Gerisi ise Türkiye’nin bileceği bir iş…”
Vera Tulyakova’nın artık İstanbul’dan ayrılma zamanı.
Yarın, burada topladığı anılarıyla Moskova’ya dönüp, yine sinema üzerine çalışacak…
Çünkü Devlet Sinema Enstitüsü kadrosunda profesör.
Son sözleri yine Nâzım Hikmet üzerine:
“Zaten Nâzım ile tanışmak için, o enstitüyü bitirdiğim belli oluyor. Annemin isteğini yerine getirip çocuk doktoru olsaydım herhalde Nâzım ile tanışamaz, ona rastlayamazdım…”
Nâzım Hikmet ile tanışmasından sonra, işte böyle başlıyor Vera Tulyakova’nın İstanbul ile yeniden tanışması…

 << Öncesini Oku

Refik Durbaş
Vera Tulyakov’a Anlatıyor
Güneşli Rüzgârı Nâzım’ın

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kapitalizm’in yeni sömürü biçimleri | Ücretli burjuvazinin başkaldırısı – Slavoj Zizek

Eski kapitalizm, organize ve idare ettiği, sonrasında da kârı topladığı bir üretime para (kendi parası ya da borç para) yatıran...

Kapat