Pierre Loti İstanbul’da: Nazım’ın “haksızlık ettim” dediği Pierre Loti şiiri- Nedim Gürsel

Her şey 1876 yılının güneşli bir mayıs günü iki denizin birleştiği o büyülü kentte başladı. Sonradan kendisini üne kavuşturacak romanların yazarı genç bir deniz subayıydı henüz. Adı Julien Viaud’ydu, rütbesi teğmen. Selanik’te tanışıp baştan çıkardığı feraceli genç kadının yüzünü ilk kez o kentte görmüş, pamuk kadar yumuşak beyaz ellerine, örgülü siyah saçlarına, küçük alnına orada dokunmuştu. “Saydam ve yeşil gözlerine”, o günlerin deyimiyle söylersek orada “meftun” olmuştu. Oktay Rifat’ın bir şiirinde söylediği gibi

İstanbul bahar içindeydi
Gönüller sevda içinde.
Genç subayın “Pierre Loti” imzasıyla 1879’da yayımladığı ilk romanın adı biraz tuhaftı (Aziyade), alt başlığıysa oldukça uzun: “10 mayıs 1876’da Türkiye’nin hizmetine girip 27 ekim 1877’de Kars önlerinde ölen bir İngiliz deniz teğmeninin mektup ve notlarından alıntılar.” Julien Viaud ilk bu yapıtıyla dile getirecekti İstanbul tutkusunu, yaşamı boyunca seveceği genç kadının yüzüyle özdeşleşen bir Doğu kentinin, İstanbul’un anısını yedi deryalar geçerken, Çin’den Maçin’e, Japonya’dan Tahiti’ye denizaşırı yolculuklara çıkarken de unutmayacaktı. İstanbul yalnızca üç romanının, gezi kitaplarının, siyasî polemiklerinin odak noktası olmakla kalmayıp bir alınyazısına dönüşecekti. Çünkü ilk aşkını orada tanımış, orada ölüme terk etmişti. Hayatının baharında ölen bir “küçük kadın”ın, Eyüp’te yaşanmış gerçek bir aşkın adıydı Aziyade.

Asıl adı Hatice olan bu Çerkez güzelinin portresini Loti’nin evinde gördüğümü anımsıyorum. Sonu bir türlü gelmeyen yolculuklarımın birinde Fransa’nın güneybatısındaki Charente-Maritime bölgesine yolum düşmüştü. Denizden birkaç kilometre içeride, birbirini dikey kesen sokaklar boyunca dizilmiş kasvetli binalarından, ölgün ışıkların aydınlattığı hüzünlü kahvelerinden başka özelliği olmayan Rochefort’daydı yazarın evi, “Kırmızı Salon” diye adlandırılan giriş katındaki sofadan “Gotik Salon”a, oradan da Rönesans üslubunda döşenmiş, oldukça karanlık bir başka bölmeye geçmiş, “Türk Odası”nı bulana dek akla karayı seçmiştim.

İstanbul’a ilk gelişinin ardından yaşlı annesini yalnız bırakmamak için Rochefort’a döner Loti. Bu gerekçe Aziyade’nin son bölümlerinde birkaç kez tekrarlanır. Anneye bağlılık, sevilen kadına ihanete, daha doğrusu onu terk etmeye yol açar. Ama Protestan bir aileden gelen deniz subayı ilk aşkını yitirmenin acısıyla yaşayacak, suçluluk duygusuyla kahrolacak, yıllar sonra Japonya’da bile İstanbul günlerini, Aziyade’nin çocuksu, saf bakışlarını, “solgun sefahat” adını verdiği şafakta biten sefih geceleri anımsayacaktır.

* * *

Tarih boyunca birçok seyyah geldi İstanbul’a, bunların arasında çağına damgasını vurmuş yazarlar da vardı. Daha XII. yüzyılda, Haçlılar tarafından ele geçirilip yağmalanmadan önce, Benjamin de Tudelle “Çok büyük bir yer burası” diye söz eder İstanbul’dan, “dünyada hiçbir kent onunla boy ölçüşemez.” Jean Thevenot ise, XVI. yüzyılda onu “dünyanın en güzel coğrafî konumundaki eşsiz kent” olarak nitelendirir. Lamartine’den Nerval’e, Melville’den Flaubert’e, Cocteau’dan Paul Morand’a, hatta Agatha Christie’ye varıncaya dek birçok Batılı yazar yedi tepeli kentimizden söz etmiştir. Ama onu yapıtının odak noktasına yerleştiren, Claude Farrer’i saymazsak, Pierre Loti’nin dışında hemen hemen yok gibidir. Batı’da oryantalizm ve gezi edebiyatı modasının geçmeye yüz tuttuğu bir dönemde Loti egzotik bakışı yeniden gündeme getirmiş, bir İstanbul hayranı olarak tanınmış, genç yaşta Fransız Akademisi’ne seçilişinde bu yaklaşımının da rolü olmuştur. Aslında Türkiye ve Türklere yalnızca hayranlık duymakla yetinmeyip Türk duyarlığını, giderek Türk yaşam tarzını da, yüzeysel bir biçimde de olsa benimsediğini söyleyebiliriz. Onun İstanbul tutkusunu, Nâzım Hikmet gibi Batı sömürgeciliğinin bir tuzağı olarak nitelendirmenin yanlış olacağını düşünüyorum. Aslında, kuşağımın birçok yazarı gibi benim de, uzun süre genç Nâzım’ın Loti’yi yerden yere vuran şiirinin etkisinde kaldığımı itiraf etmeliyim. 1925’te, yani Loti’nin en gözde olduğu dönemde, şair şöyle sesleniyordu Fransız deniz subayına:

Piyer Loti

Esrar!
Tevekkül! 
Kısmet! 
Kafes, han, kervan
şadırvan! 
Gümüş tepsilerde rakseten sultan! 
Mihrace, padişah, 
bin bir yaşında bir şah.
Minarelerde sallanıyor sedef nalınlar, 
burunları kınalı kadınlar
ayaklarıyla gergef dokuyor.
Rüzgarlarda yeşil sarıklı imamlar ezan okuyor! >>

İste Frenk şairinin gördüğü şark! 
İşte
dakikada 1.000.000 basılan
kitapların
şark`ı! 
Lakin
ne dün
ne bugün
ne yarın
böyle bir şark
yoktu, 
olmayacak! 

Şark
üstünde çıplak
esirlerin
aç geberdiği toprak! 
Şarklıdan başka herkesin
orta mali olan memleket! 
Açlığın kıtlıktan olduğu diyar! 
Ağzına kadar
buğdayla dolu ambar! 
Avrupa’nın ambarı! 

Asya! 
Amerikan dretnotlarının tel direklerine
senin Çinlilerin
uzun saçlarından
sari mumlar gibi asıyorlar kendilerini! 
Himalayanın
en yüksek
en dik
en karlı tepesinde
Britanya zabitleri cazbant çaldırıyorlar, 
kara tırnaklı ayaklarını daldırıyorlar, 
Paryaların
beyaz dişli ölülerini attığı Gania! 
Anadolu baştan başa
Armistrongun
talim meydanı oldu! 
Asyanın bağrı doldu! 
Şark
yutmayacak
artık! 
Bıktık be bıktık! 
İçinizden biri
can verebilse bile
açlıktan ölen öküzümüze, 
burjuvaysa eğer
gözükmesin gözümüze! 
Hatta sen
sen Pier Lobi! 
Sarı muşamba derilerimizden
birbirimize
geçen
tifüsün biti
senden daha yakındır bize
Fransız zabiti! 
Fransız zabiti sen
o üzüm gözlü Azadeyi
bir orospudan
daha çabuk unuttun! 
Kalbimize diktiğin
Azadenin taşını
bir tahta hedef gibi topa tuttun! 
Bilmeyenler
bilsin: 
sen bir şarlatandan başka bir şey değilsin! 
Şarlatan! 
Çürük Fransız kumaşlarını
yüzde beş yüz ihtikarla şarka satan: 
Piyer Loti! 
Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer! 
Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer, 
Şarkın kurtulduğu gün
senin ruhunu
köprü başında çarmıha gerer
karsısında cigara içerdim! 
Ben elimi size verdim, 
size verdik bir elimizi
kucaklayın bizi
Avrupanin sankulotları! 
Surelim yan yana bindiğimiz al atları! 
Menzil yakın
bakın
kurtuluş günü artık sayılı.
Önümüzde şarkın kurtuluş yılı
bize kanlı mendilini sallıyor.
Al atlarımız emperyalizmin göbeğini nallıyor. 

Pierre Loti hiçbir zaman bir Arabistanlı Lawrence olmadı. Nâzım Hikmet’in dizelerinde öne sürdüğü gibi “Fransız kumaşlarını yüzde beş yüz ihtikârla” Şark’a da satmadı. O, yıkılışın eşiğindeki bir imparatorluğun, aynı zamanda Batılılaşma süreci yaşayan bir İslam toplumunun geleneklerine bağlı kalmasını, kendi değerlerine –bu azgelişmişliği ve yoksulluğu beraberinde getirse de– sahip çıkmasını istiyordu, o kadar. XIX. yüzyılın sonlarına doğru giderek hızlanan sanayi devriminin İstanbul’da yol açtığı değişime de karşıydı. Kentin eski mahallelerinde dolaşıyor, yalan yanlış Türkçesi’yle cami avlularında pinekleyen insanlarla sohbet ediyor, Eyüp mezarlıklarını arşınlarken Batılı yaşam tarzının simgesi Pera’yı aklına bile getirmiyordu. Oysa, Fransız deniz subayı Julien Viaud’nun üniformasını çıkarıp Arif Efendi’nin elbiselerini giyinse de, Batılı yaşam tarzının, içinden çıktığı kültürün bir parçasıydı. Ne var ki, Loti’nin İstanbul romanlarında anlatıcının bir kimlik sorunu yaşadığını da belirtmeliyim. Aziyade’de kenti yer yer empresyonist bir tablo gibi betimlerken bu tablonun bir parçası olabilmek için kıyafet değiştirdiğini söyler. Kıyafet değiştirmek onda bir gereksinim, göze batmamak için mutlaka başvurulması gereken bir yöntemdir. Böylece kalabalığın içinde erir. Yalnızca Arif Efendi’ye dönüşmez kıyafet değiştirdiğinde, bir derviş ya da Haliç’te, “her zaman sıcak o mavi göğün altında” kürek çeken bir kayıkçı da olur. Bu tavrında Batı uygarlığına bir karşı koyuş sezilse de, amaç başkadır. Özellikle Aziyade’de, kendi kimliğinden kurtulma, başkası olma, “öteki”ne dönüşme eğilimi eşcinsel merakın işaretleridir.

Nâzım’ın öfkesini anlıyorum. Pierre Loti şiirinin yazıldığı yıllarda “Şark Sorunu” çözümlenmemişti hâlâ. Batı, yoksul Üçüncü Dünya ülkelerini sömürmekteydi. Ne var ki Loti’nin, ideolojik planda bile, bu sömürü sisteminin bir parçası olmadığını kabullenmek zorundayız. Zaten Nâzım Hikmet’in de, yıllar sonra Paris’te, bu şiirinde Loti’ye haksızlık ettiğini söylediğini Abidin Dino’dan dinlemiştim. Edward Said’in Oryantalizm kitabında dile getireceği görüşleri, ondan yıllar önce çok radikal ama o ölçüde de polemik bir biçimde savunmaya kalkışmıştı şair. Ama Loti’yi derinlemesine okumaya, onun dünyasını anlamaya gerek görmemişti. Doğu’nun aslında Batı’nın bakışından kaynaklandığını, Batı’nın ona kendi düşlerini, isteklerini, fantazmagorilerini atfederek, “Doğu’yu oryantalleştirdiğini” söyleyebiliriz. Edward Said, adı geçen kitabında “Batı’nın zihnindeki Doğu fikri, aslında aşina olanı küçümseme ile yeniye karşı duyulan korku/haz ürpertileri arasında gidip gelir” derken bu gerçeğin altını çizer. Loti’nin kendi durağanlığı içinde kalmasını, gizemli ve büyülü özelliğini sürdürmesini, yani “aşina” olmasını, giderek bir düşe dönüşmesini istediği Doğu elbette “çağdaş uygarlık düzeyi”ni yakalamaya çalışmalıydı. Ama onun ölümünden neredeyse yüzyıl sonra, adaylığı tescil edilmiş de olsa hâlâ Avrupa Birliği’nin kapısında bekleyen Türkiye’nin bu yarışı önde götürdüğünü herhalde söyleyemeyiz.

Loti’nin eskiye ve geleneksel olana düşkünlüğünü, onunla bu konuda aynı duyarlığı taşıdığından olmalı, Abdülhak Şinasi Hisar şöyle dile getiriyor:

Loti, o kadar eski zaman mutaassıbı olmuştu ki, yaşadığı devir hâlâ Sultan Aziz devri olsaydı, Topkapı Sarayı’nın muhtelif bahçelerinde Garp’ın şömendöferi Sirkeci’ye kadar geçirmek için Sultan Aziz’in kıydığı güzel köşklerin hiçbirini feda etmeye razı olmayacak ve hatta şömendöferin Bursa’ya bile getirilmesine müsaade etmeyecekti.
* * *

Pasifik’ten Akdeniz’e, Hint Okyanusu’ndan Manş Denizi’ne çok geniş bir coğrafyada dolaşan Pierre Loti İstanbul’da Doğu’yu keşfeder. Gerçi bu imgenin, yarı düş yarı gerçek olan bu büyülü sözcüğün başka ülkelere, örneğin Fas, Filistin ya da Japonya’ya gönderme yaptığına da tanık oluruz bazı kitaplarında. Ama denizcinin Doğu’da demir attığı liman İstanbul’dur. Her gelişinde, kısa ya da uzun, belirli bir süre kalmış, Tarabya’dan Pera’ya, Eyüp’ten Sultanahmet’e, elçiliklerde verilen görkemli balolardan erkek ya da kadın fahişelerle seviştiği mezarlıklara dek kentin altını üstüne getirmiştir. Bu altüst oluşun, “tebdili kıyafet” dolaştığı Müslüman İstanbul ile zırhlı gemi kumandanı Julien Viaud’nun mekânı kozmopolit Pera’nın, Ostrorogların Yalısı ile izbelerin, güvercinli sebiller ile Yıldız Sarayı’nın izdüşümlerini kitaplarında buluruz. Loti’nin İstanbul’a her gelişi, anlatı ya da gezi türünde (aslında Loti’nin yapıtında bu iki tarzı birbirinden ayırmak olanaksızdır) bir metnin yazılmasına yol açmıştır.

– İlk gelişinde (3 mayıs 1876-7 mart 1877) Aziyade’yi yazar (yayın tarihi 1879).

– Aziyade’nin mezarını aramak için ikinci gelişinde yalnızca dört gün kalmış (4-8 ekim 1887) ama dönüşte Fantôme d’Orient’ı (Doğu’daki Hayaleti) yazmıştır (1892).

– Üçüncü gelişi ilkinden de kısa sürmüş (12-15 mayıs 1890), ne var ki Constantinople en 1890’ın (1890’da Constantinople) esin kaynağı olmuştur (1892).

– Dördüncü gelişinin ardından (12 mayıs-30 mayıs 1894) “Yeşil Cami” (1895) ve “Sultanın Geçişi” (1897) adlı makalelerini yayımlamıştır

– Beşinci gelişi İstanbul’da kaldığı en uzun süreyi kapsar (3 eylül 1903-30 mart 1905). Aziyade’den sonra en ünlü romanı Les Désenchantées’nin (Mutsuz Kadınlar) yazılmasına yol açmıştır (1906).

– Altıncı geliş (15 ağustos-23 ekim 1910) ve La Turquie Agonisante (Can Çekişen Türkiye) [1913].

– Yedinci ve son geliş (11 ağustos-6 eylül): Suprêmes Visions d’Orient (Doğudan Son Görüntüler) [1921].

Pierre Loti’nin, İstanbul’a her gelişinde günlüğüne yazıp çizdiklerinden yola çıkarak bir kitap ya da makale oluşturduğunu görüyoruz. Bu, yaşamı boyunca onu en çok etkilemiş kentin İstanbul olduğunu gösterir. Payitahtın saray ve anıtlarına olduğu kadar yoksul mahallelerine, çamurlu sokakları ile kalabalığına, minare ve kubbelerine öylesine hayrandır ki, Kavafis’in ünlü şiirinde İskenderiye için söylediği gibi kent peşini bırakmayacaktır. Kayık gezintilerini de çok sever. En uzun kaldığı iki yıl boyunca, gemisi Vautour Tarabya önlerinde demirliyken, sık sık Göksu ve Beykoz’a kayık sefalarına gider. Bu arada, yakın dostları Ostrorogların Kandilli’deki yalılarına uğrayıp piyanolu çay partilerine katılmayı da ihmal etmez. İstanbul’a bağlılığı çoğu kez, orada öğrendiği ve Aziyade’nin varlığıyla özdeşleşen Türkçe sözcüklerle örtüşür. Sevgilisinin ona Eyüp’teki evlerinde söyledikleri, yıllar sonra Japonya’da, Türkçe’nin ses yapısını andıran bir Japonca sözcüğü –”fareler” anlamına gelen nidzumi– duyar duymaz belleğinde canlanır:

Bu sözcük buradan çok uzakta konuşulan bambaşka bir dildeki o sözcüğü çağrıştırdı birden: “şeytan !” Yanı başımda genç bir kadın ilk kez bu sözcüğü kulağıma fısıldamıştı. Şeytan ! İstanbul’da, Eyüp’teki gizemli evin çatısı altında birlikte geçirdiğimiz ilk geceydi. Tehlikeyle çevriliydi dört bir yanımız. On yıllık bir uykudan yeni uyanmış gibiydim. (Madam Krizantem)
* * *

Loti’nin romanlarında İstanbul bir dekor değildir yalnızca. Yazar kentin büyüsünü, değişen ışığını, coğrafya ve tarihinin izdüşümlerini empresyonist bir ressam gibi serbest fırça vuruşlarıyla betimler. Bu tabloda Avrupalı yaşam tarzının işaretlerini pek görmeyiz. Oysa o dönemde Batılılaşma son hızıyla sürmekte, Osmanlı toplumu –en azından İstanbul’daki bir kesim– Tanzimat romancılarının yapıtlarından tanıdığımız “alafranga” bir dünyada yaşamaktadır. Loti’nin betimlediği İstanbul, bu bağlamda, Batılılaşan kente bir alternatif oluşturur. Hatta, askerî deyimle söylersek, Loti Batılılaşan, modernleşen İstanbul’a bir misilleme yaparak onun karşısına geleneksel, İslamî değerlere bağlı, değişme karşıtı bir kent koyar. Bu kent, çizdiği desenlere olduğu kadar çektiği fotoğraflara da yansımıştır. Onun, gerçek kimliğini gizleyerek içinde dolaştığı, geçmişini ve kendi uygarlık değerlerini unutmaya çabaladığı bir mekâna, ıssız ve sessiz bir “no man’s land”a dönüşmüştür. Roland Barthes Aziyade üzerine yazdığı bir denemede bu dönüşümü “la déshérence” (mirasçısız kalma) olarak nitelendirir. Yani, her şey eskiyi çağrıştırmakta ne var ki kentin mimarî dokusuna kimse sahip çıkmamaktadır. Renkli ve çekici bir tablodur İstanbul, ama sahibi olmayan bir tablo. Can çekişen bir imparatorluğun çöküşü gizlidir görünüşün ardında. Loti okura bu çöküşün, kalabalıkken bile ıssızlık izlenimi uyandıran Doğu’ya özgü bu tuhaf hüznün ipuçlarını verir.

Aziyade özünde bir kadın ile bir kentin öyküsüdür. Onun devamı olan Doğu’daki Hayalet ise bir arayışın öyküsü. Her iki kitapta da Müslüman İstanbul ön plandadır. Haremin karanlığına terk ettiği sevgilisini kendi ülkesine götürmek üzere yıllar sonra İstanbul’a gelen roman kahramanı onun mezarıyla karşılaşır. Bu vakitsiz ölümü öngörmüştür bir bakıma, o gittikten sonra Aziyade’nin fazla yaşamayıp öleceğini sezmiştir. Bu açıdan, Márquez’in ünlü romanının başlığına bir atıf yaparsak, “Önceden Bilinen Bir Ölümün Kroniği” (Crónica de una muerte anunciada; Türkçe’de Kırmızı Pazartesi adıyla yayımlandı.) gibi de okunabilir Doğu’daki Hayalet ve bizi Aziyade’de anlatılan mezarlıklara, Eyüp’ün kutsal mekânlarına, ölümü çağrıştıran kuytu avlulara, zamana –dolayısıyla ölüme– direnen heybetli çınarların gölgesine bir kez daha götürür. Loti’nin varoluşunu belirleyen, giderek yapıtlarının temel izleğini oluşturan ölüm duygusudur diyebiliriz. Yazarın yolculukları, uzak ülkelere ve kentlere duyduğu özlem bir tür ölümden kaçış, ona karşı koyuş çabasıdır aslında. Loti İstanbul’da da bir unutuşu, zaman içinde sürüp giden bir “şimdi”yi yaşar. Ölümle iç içe geçmiş bir varoluştur bu, ölümlü olduğunun bilincindeki bireyin felsefî anlamda umutsuzluğudur. Öyleyse her şey tadılmalı, yeni aşklar yeni zevklere yol açmalı, zamanın akışından kurtulmak için hayatın akışı hızlanmalıdır. Loti, bu açıdan okunduğunda yapıtının modern niteliği daha belirgin bir biçimde ortaya çıkacaktır sanıyorum. Zaten İstanbul romanlarında, özellikle de Aziyade’de o dönemin Fransız yazarlarında çokça rastladığımız anlatı zinciri ve entrika en aza indirgenmiştir. Örneğin natüralizmin kurucusu Zola’nın da, gerçekçiliğin babası sayılan Flaubert’in de, toplumsal ilişkileri tüm karmaşıklığıyla yansıtmayı başarmış Balzac’ın da karşıtı bir konumda yer alır. Ne gerilim vardır onun romanlarında ne de dişe dokunur bir olay örgüsü. Proust örneği kahramanların psikolojik çözümlemelerine yer vermediği gibi, onların toplumsal konumlarıyla da ilgilenmez. Loti’nin başlıca özelliği çizdiği kent tablolarında, anlık duygulanımlarının izdüşümü olan uçarı üslubunda aranmalıdır. Bu açıdan modern bir yazının, kent ve yolculuk edebiyatının öncülerinden biri olarak da nitelendirebiliriz onu. Kendisi de bir üslupçu olan Abdülhak Şinasi Hisar, Loti’nin edebiyat anlayışındaki modern eğilimleri çok önceden görmüş, ülkemizde Loti üzerine yazılan ender kitaplardan biri olan İstanbul ve Pierre Loti adlı yapıtında sonradan Rolant Barthes’ın da altını çizeceği şu görüşe yer vermişti:

O, ta ilk yazıya başladığından beri nesirle bir nevi şiir yazmaya koyulmuş ve roman tarzını samimiyetle genişletmişti. Şahsî bir üslup üstünlüğüne sahip olan bu yazar, derhal anlaşılan sade ve masum kelimeleri, esrarlı bir tesirle kullanmayı bilirdi. İnsana âdeta sarı rengi hissini veren mahzun, ahenkli nesrinde sanki uzak mesafeleri taşıyan kelimelerle, buruşan bir denizin sathındaki esrarlı ürperişler vardır. Geçen zaman dünya yüzünde muttasıl hususî bir şekil ve hususî bir manzara siler, değiştirirken, Loti, mahvolan bu fani güzelliklere acır ve gizlice ağlar gibi, onların ömürlerini elinden geldiği kadar uzatmak isteyen, yazısıyla muttasıl resimlerini çizerdi. Tabiatın şekillerini ve renklerini Acem minyatürleri mükemmeliyetiyle gösteren bu emsalsiz ressam, her gösterdiği resmin ruhunu da söyletmesini, duyurmasını bilirdi.
Tevfik Fikret Loti’nin İstanbul’a geldiği yıllarda “Sis” şiirini yazmıştı. Fikret’in betimlediği karanlık ve “riyakâr” İstanbul’dan izler taşır Loti’nin betimlediği kent. “Bin kocadan artakalan bivei bakir” “Vautour” firkateyninin komutanı Julien Viaud’yla da gerdeğe girecektir. Ama bu birleşmeden gerçek bir tutku, ömür boyu süren bir bağlılık doğar. Fikret’in “İstanbul’a gelen her Batılıya bir Aziyade hediye edilseydi, Avrupalı dostlarımız Binbir Gece’yi okumaktan tasarruf ederlerdi” demesine karşın gerçek bir serüvendir Fransız denizcisi ile Çerkez güzelinin aşkı. Ve toplumun koyduğu yasakları hiçe sayarak Mutsuz Kadınlar’da temellendirilen Türk kadınının özgürlüğü sorununa doğru bir açılım izler. Umutsuz bir aşkı anlatmakla yetinmez yazar, duygularını dışavururken söz konusu aşkın gerçekleştiği mekânları da en küçük ayrıntılarına varıncaya dek betimler. Öte yandan bir başka İstanbul âşığı yazarın, günümüz İspanyol edebiyatının en önemli adlarından biri olan Juan Goytisolo’nun deyimiyle “hayvansı bir enerji” saçan kentin limanlarına, kalabalık sokaklarına ve kozmopolit yapısına da ilgi duyar:

Ve hemen kayıkçıların, gümrükçülerin, hamalların şiddetli hücumu başlar; yüz kayık üstümüze saldırır ve gelgit gibi kıyıya çıkan insanlar, Doğu’nun bütün dillerinde konuşur ve bağırırlar. Ah, bunu çok iyi %bilirim; yeni gelenlerin bu hayhuyu, bu sesler, bu ezgiler, bu yüzler ve ötedeki bu kara dumanların üstünde saydam gökyüzüne doğru yükselen kutsal camilerin kubbeleri.
Loti yoksul İstanbul halkının yaşamına olduğu kadar konuştuğu dile karşı da duyarlıydı. Aziyade’den öğrendiği Türkçe sözcükler sevdiği kadının ölümünden sonra da yazarın belleğinde yaşamaya devam ettiler. Hisar onun Türkçe öğrenmekteki ısrarını şöyle anlatıyor:

Loti, şehirde beğendiği yerlerde gezinmeye gider, bazen sokağa çıkarken fes giyer, göğsüne bir kravat yerine bir eşarp takar, resim çıkarırken elinde tespihini tutar, bazen hamama gider, bazen bir kahvehanede oturur, her zaman Türkçe öğrenmek ister, fakat aldığı bu derslere rağmen Türkçe’yi öğrenemezdi.
Hisar’ın bu yargısını Alain Quella-Villèger’nin geçen yıl çevirmem için bana verdiği mektuplar doğrulamıyor. Bu mektuplarda Loti’nin o zaman Arap alfabesiyle yazılan Türkçe’yi Fransızca söylendiği gibi yazmaya kalkıştığını, ortaya anlaşılması güç bir metin çıkmasına karşın, derdini bir çeşit “Fransız fonetiğine uygun Türkçe”yle anlatabildiğini anımsıyorum. Bu mektuplar ile bazı başka belgelerin Kültür Bakanlığı tarafından satın alınıp Türkiye’ye kazandırıldıklarını da belirtmeliyim. Ayrıca, bir tez çalışmasından öğrendiğime göre, Loti’nin romanlarında kullandığı Türkçe sözcüklerin sayısı yüze yakınmış.

“İlkyazın sonlarıydı, bir akşam onu aldılar götürdüler” diye yazar Loti Aziyade’nin ölümünü anlatırken. Bu cümleyi bir ağıt, bir hüzünlü ezgi gibi birkaç kez tekrarlar. Gemi limandan demir aldığında, Loti değil İstanbul’dur giderek uzaklaşan. Bu izlenimin, belki uzun yıllardır İstanbul’dan uzakta yaşadığım için, benim de peşimi bırakmadığını, düşlerimde, karabasanlarımda yedi tepeli kenti her gün biraz daha yitirdiğimi, Nâzım Hikmet’in deyişiyle o “kubbeli, çınarlı mavi liman”ın her geçen gün biraz daha uzaklaştığını söylemeliyim, “İki şey var ölümle unutulur ancak” diyor sürgünde ölen Nâzım Hikmet, “annemizin ve kentimizin yüzü.” İstanbul Pierre Loti’nin de kentiydi. Onun ölümünden sonra değişmiş, çok sevdiği Haliç’e üç, Boğaz’a iki köprü yapılmış, çevre yollarından akan araba seli kentin geleneksel siluetini çoktan yok etmiş de olsa.

Pierre Loti İstanbul’da
Nedim Gürsel – İzler ve Gölgeler – Doğan Kitap

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Goethe’nin Evinde Buluşma – Adalet Ağaoğlu

Kapat