FOUCAULT: OYUN, NASIL BİTECEĞİNİ BİLMEDİĞİMİZ SÜRECE OYNAMAYA DEĞERDİR!*

SONLULUĞUN ANALİTİĞİ

Doğal tarih biyoloji haline geldiğinde, zenginlikler çözümlemesi iktisat haline geldiğinde, özellikle dil üzerindeki düşünce kendini filoloji haline getirdiğinde ve varlık ile temsilin ortak yerlerini buldukları şu klasik söylem ortadan silindiğinde, insan bir bilgi için nesne ve bilen için de özne olan ikircikli konumunun içinde, böylesine arkeolojik bir değişimin derin hareketinin içinde ortaya çıkmıştır:

Tabi kılınmış bağımsız, bakılan seyirci olarak, burada Las Meninas’in Krala önceden tahsis ettiği, ama gerçek varlığının uzun zamandır dışladığı bu yerde zuhur etmektedir. Sanki, onların algılanamaz dansları, Velâzquez’in tablosunun tümünün ona doğru döndüğü, ama gidip gelmelerinden, birbirlerini karşılıklı olarak dışlamalarından, birbirleriyle iç içe geçmelerinden ve daldan dala konmalarından kuşkulanılan bütün figürleri (model, ressam, kral, seyirci) bir aynanın rastlantısı içinde ve adeta zor kullanarak yansıtabilen bu mekânda, aniden donuyormuş, tam bir figür halinde donuyormuş ve böylece sonunda mekânın bütün temsilini bir bakışta aktarıyormuş gibi.

Bu yeni mevcudiyetin nedeni, ona özgü olan tarz, ona izin veren episteme’nin düzeni, kelimeler ve şeyler arasında onun boyunca kurulan yeni ilişki; bütün bunlar şimdi aydınlatılabilmektedir. Cuvier ve çağdaşları, hayattan kendi kendini ve varlığının derinliğinde de, canlının olabilirlik koşullarını tanımlamasını istemişlerdi; Ricardo da aynı şekilde, emekten mübadelenin, kârın ve üretimin olabilirlik koşullarını sormuştu; ilk filologlar da, söylem ile gramerin olabilirliğini dillerin tarihsel derinliğinin içinde aramışlardı. Temsil bizatihi bu olgudan ötürü, canlılar için, ihtiyaçlar için ve kelimeler için, onların kökenleri ve gerçekliklerinin ilkel makamı olma değerini taşımaya son vermişti; temsil artık onlara nazaran, onları kavrayan ve ihya eden bir bilincin içinde, onlara az çok bulanık bir şekilde karşılık veren bir etkiden başka bir şey değildir. Şeylere ilişkin temsil artık bağımsız bir tablonun içinde, onların düzene sokulmasının sergilenişi değildir; temsil artık insanın olduğu şu ampirik bireyin cephesinden, şimdi bizzat şeylerin kendine ve onların iç yasasına ait olan bir düzenin olgusudur -belki de bundan da az olmak üzere, görünüşüdür-. Varlıklar temsilin içinde kimliklerini değil de, insanla kurdukları dış ilişkiyi açık etmektedirler. İnsan, kendine özgü varlığı, kendine temsiller sunma gücüyle o zamana kadar doğal yerleşim yerleri olmuş olan temsil etmeyi terk ederek, hayatın, üretimin ve dilin yasalarına göre şeylerin derinliğine çekilen ve kendi içlerinde kapanan canlılar, mübadele nesneleri ve kelimeler tarafından açılmış bir oyuğa yerleşmektedir. Onların ortasında, onların meydana getirdikleri çember tarafından sıkıştırılan insan, onlar tarafından işaret edilmektedir-daha da ötesi, talep edilmektedir-, çünkü konuşan odur, çünkü onun hayvanların arasında (ve yalnızca ayrıcalıklı olmakla kalmayıp, aynı zamanda onların oluşturduğu bütünü düzene sokan bir yerde: insan evrimin son durağı olarak kavranmasa bile, uzun bir dizinin uç noktası olduğu kabul edilmektedir) oturduğu görülmektedir, nihayet çünkü ihtiyaçlar ile bunları tatmin etmek için sahip olduğu araçlar arasındaki ilişki öyledir ki, her üretimin zorunlu olarak ilkesi ve aracı olmaktadır. Fakat bu emredici işaret ediş ikirciklidir. İnsan bir bakıma çalışmaya, hayata ve dile tabi durumdadır: somut varoluşu, belirlenmelerini burada bulmaktadır; insana ancak kelimeleri, organizması, imal ettiği nedenler boyunca ulaşılabilir -sanki gerçeği öncelikle onlar (belki de sadece onlar) ellerinde tutuyorlarmış gibi-; ve insanın kendi de, düşünür düşünmez kendini kendine, çoktan zorunlu olarak gizli olan bir kalınlığın içinde, indirgenemez bir önceliğin içinde, ancak bir canlı, bir üretim aracı, ondan önce var olan kelimeler için bir taşıyıcı biçimi altında açık edebilmektedir. Bilgisinin ona dışsal ve daha eski olduklarını açık ettiği bütün bu içerikler onu öncelemekte tüm sağlamlıkları içinde onun üzerine sarkmakta ve onu sanki bir doğa nesnesinden veya tarih içinde silinecek bir çehreden başka bir şey değilmiş gibi kat etmektedirler, insanın sonluluğu, kendini bilginin pozitifliği içinde -ve emredici bir şekilde- ilan etmektedir; insanın sonlu olduğu, tıpkı fiil çekiminin bilindiği gibi bilinmektedir; veya daha doğrusu, bütün bu sağlam, pozitif ve dolu figürlerin filigranında, dayattıkları sonluluk ve sınırlar fark edilmekte, olanaksız hale getirdikleri her şey açıkça tahmin edilmektedir.

Fakat gerçeği söylemek gerekirse, sonluluğun bu ilk keşfi istikrarsızdır; onu kendi üzerinde durdurmaya izin veren hiçbir şey yoktur; ve reddettiği bu aynı sonsuzluğu, güncellik sistemine göre, kendinin de aynı şekilde vaat ettiği varsayılamaz mı? Belki de cinsin evrimi tamamlanmamıştır; üretim ve çalışma biçimleri değişmeye ara vermemektedirler, ve belki insan, yabancılaşmasının, ihtiyaçlarının, sınırlarının sürekli hatırlatılmasının ilkesini bir gün artık emeğin içinde bulamayacaktır; ve tarihsel dillerin ışık geçirmezliğini çözecek kadar saf simgesel sistemleri keşfetmeyeceğini kanıtlayan bir şey de yoktur. Pozitiflik içinde ilan edilen insanın sonluluğu, profilini sonsuzluğun paradoksal biçimi altında çizmektedir; bu biçim daha çok sınırın sağlamlığını, hiç kuşkusuz sınırı olmayan, ama herhalde umutsuz da olmayan bir yol alışın tekdüzeliğini işaret etmektedir. Ancak, bütün bu içerikler, sakladıkları ve aynı zamanda zamanın sınırlarına doğru yoğunlaştırdıklarıyla birlikte, bilgi mekânının içinde pozitifliğe sahip değillerdir, kendilerini mümkün bir bilgi edinme ödevine, ancak sonluluğa tepeden tırnağa bağlanmış olarak sunmaktadırlar. Çünkü, eğer kendini onlar boyunca keşfeden insan, hayvansal hayatın dilsiz, karanlık, dolaysız ve mutlu açıklığının içinde yer alsaydı, bunlar burada onları kısmen aydınlatan bu ışığın içinde olmazlardı; ama eğer insan onları sonsuz bir idrakin parlaklığı içinde hiç eksiksiz kat edebilseydi, kendilerini, onları kendilerinden hareketle gizleyen dar açının içinde de sunamazlardı. Fakat insanın deneyine, onun bedeni olan bir cisim -kendine özgü ve indirgenemez uzaysallığı şeylerin mekânıyla eklemleşen ikircikli mekânın parçası- sunulmuştur; arzu da bu aynı deneye, her şeyin ondan itibaren değer ve nispi değer kazandığı başat iştah olarak sunulmuştur; bir dil de bu aynı deneye, bütün zamanların bütün söylemlerinin, bütün ardışıklıkların ve bütün eşanlılıkların içinde verilebildiği bir sıranın içinde sunulmuştur. Bunun anlamı, insanın sonlu olduğunu öğrenebileceği bu pozitif biçimlerin her birinin, ona ancak kendi sonluluğunun zemini üzerinde verildiğidir. Hayatın varoluş tarzı ve hayatın biçimlerini bana dayatmadan var olamaması olgusu, bana temel olarak bedenim tarafından verilmiştir; üretimimin varoluş tarzı, belirlenmelerimin varoluşunun üzerindeki çekim gücü bana arzum tarafından verilmiştir; ve dilin varoluş tarzı, kelimelerin telâffuz edildikleri ânda ve belki de daha da algılanamaz bir zamanın içinde açık ettikleri tarihin bütün izi, bana ancak benim konuşan düşüncemin ince zinciri boyunca verilebilmişlerdir. Bütün ampirik pozitifliklerin ve kendini insanın varoluşuna somut sınırlandırmalar olarak işaret edebilecek şeylerin arkasında bir sonluluk -bir anlamda aynı olan: bedenin uzaysallığı, arzunun açıklığı ve dilin zamanı tarafından vurgulanmaktadır; ama gene de tamamen başkadır: sınır burada kendini, insana dışarıdan dayatılan belirlenme olarak değil de (çünkü bir doğası veya bir tarihi vardır), ancak kendi olgusuna dayanan ve her somut sınırın pozitifliğine açılan temel sonluluk olarak dışa vurmaktadır- keşfedilmektedir.

Böylece, insanın varlığının sonsuz olmadığını onu işaret eden bütün biçimleri, pozitiflikleri içinde temellendirebileceği bir sonluluk analitiğine kadar çıkma, veya eğer öylesi istenirse, inme zorunluğu, kendini bizzat ampirikliğin kalbinde işaret etmektedir. Ve bu analitiğin insanın varoluşunun ilk karakteri olarak kaydedeceği şey veya daha doğrusu, bu analitiğin kendini içinde tam olarak sergileyeceği yer, tekrarın mekânı olacaktır -pozitif ile temelli arasındaki özdeşlik ile farklılığın mekânı-: canlılığın gündelik varoluşunu anonim bir şekilde kemiren, bana ampirik hayatımın ondan itibaren verildiği temel şeyle aynıdır; insanları ekonomik sürecin yansızlığı içinde birleştiren ve ayıran arzu, benim için her şeyin ondan itibaren arzulanır olduğu şeyle aynıdır; dilleri taşıyan, onlara yerleşen ve sonunda onları aşındıran zaman, benim söylemimi daha hiç kimsenin egemen olmadığı bir ardışıklığın içinde söylememden önce çekip uzatan zamandır. Sonluluk, deneyin bir ucundan diğerine, kendi kendine cevap vermektedir; Aynı’nın biçimi içinde, pozitifliklerin ve onların temellerinin özdeşliği ve farklılığıdır. Modern düşüncenin, daha bu analitiğin ilk harekete geçişinden itibaren, klasik düşüncenin emrettiği üzere tablo halinde serpilmesiyle birlikteki temsilin sergilenişini belli bir aynı düşüncesine -burada Farklılık, Özdeşlikle aynı şeydir- nasıl döndürdüğü görülmektedir. Bütün bu sonluluk analitiği -modern düşüncenin kaderine ne kadar da bağlıdır-, işte pozitifin temelli içindeki tekrarı tarafından açılmış olan bu ince ve muazzam mekânda sergilenecektir: aşkının ampiriği tekrarladığı, cogito’nun düşünülmemiş’i tekrarladığı, kökenin geri dönüşünün kendi geri çekilmesini tekrarladığı, birbiri ardına işte burada görülmektedir; klasik felsefeye indirgenemez nitelikteki bir Aynı düşüncesi, kendini kendinden itibaren burada iddia edecektir.

Sonluluk fikrinin gün ışığına çıkarılabilmesi için XIX. yüzyılın beklenmesinin gerekmediğini söyleyenler olabilir. XIX. yüzyılın belki de bu fikre daha karmaşık, daha ikircikli, kuşatması daha güç olan bir rol oynatarak, sadece onun düşünce mekânı içindeki yerini değiştirdiği herhalde doğrudur: XVII. ve XVIII. yüzyıllar düşüncesi açısından, insanı hayvansal bir hayat sürdürmeye, alın teriyle çalışmaya, ışık geçirmez kelimelerle düşünmeye zorlayan onun sonluluğuydu; onun kendi bedeninin mekanizmalarını, ihtiyaçlarını tatmin araçlarını, tamamen alışkanlıklar ve hayal gücü tarafından dokunmuş bir dilin tehlikeli yardımını almaksızın düşünebilme yöntemini tam olarak bilmekten alıkoyan da, gene bu aynı sonluluktu. Sonsuzluğa ulaşamama olarak insanın sınırlılığı, kendi ampirik içeriklerinin varlığını olduğu kadar, onları dolaysız olarak bilebilme olanaksızlığını da belli etmekteydi. Ve böylece, sonsuzlukla olan negatif ilişki -ister yaradılış, ister düşüş, ister ruh ile beden bağlantısı, ister sonsuz varlığın içindeki belirleniş, ister toplumsallık hakkındaki kendine özgü bakış açısı, isterse temsilin izlenimle bağı olarak algılansın-, kendini insanın ampirikliğinden ve buna ilişkin olarak sahip olabileceği bilgiden eski olarak sunmaktaydı. Bu bilgi tek bir hareketle, ama karşılıklı gönderme ve dairesellik olmaksızın, bedenin, ihtiyaçların ve kelimelerin varlığını ve onlara mutlak bir bilginin içinde egemen olmanın olanaksızlığını temellendirmekteydi. XIX. yüzyılın başında oluşan deney sonluluğun keşfini artık sonsuzluğun düşüncesinin içinde değil de sonlu bir bilgi tarafından, sonlu varoluşun somut biçimleri olarak verilmiş olan bu içeriklerin bizatihi kalbine yerleştirmektedir. İkizlenmiş bir atfın nihayetsiz oyunu buradan kaynaklanmaktadır: insanın bilgisi sonluysa, bunun nedeni, kurtulmanın olanaksız olduğu bir şekilde, dilin, çalışmanın ve hayatın pozitif içeriklerinin içinde hapsedilmiş olmasıdır; ve bunun tersine, hayat, çalışma ve dil kendilerini pozitiflikleri içinde sunuyorlarsa, bunun nedeni, bilginin sonlu biçimlere sahip olmasıdır. Başka bir deyimle, klasik düşünceye göre sonluluk (sonsuzluktan itibaren pozitif olarak oluşturulmuş belirlenme olarak), beden, ihtiyaç, dil ve onlara ilişkin olarak sahip olunabilen sınırlı bilgi olan şu negatif biçimleri açıklamaktadır; modern düşünceye göre, hayatın, üretimin ve çalışmanın pozitifliği (bunlar kendi varoluşlarına, kendi tarihselliklerine ve kendilerine özgü yasalara sahiptirler), negatif korelasyonlar olarak bilginin olabilirliğini pozitif olarak, ama hayatın, çalışmanın ve dilin ne olduğuna ilişkin, her zaman sınırlı bir deneyin içinde kurmaktadır. Bu ampirik içerikler temsil mekânının içine yerleştirildikleri sürece, bir sonsuzluk metafiziği yalnızca mümkün olmakla kalmayıp, aynı zamanda talep de edilmekteydi: nitekim, bu içeriklerin insanın sonluluğunun aşikâr biçimleri olmaları, ama kendi bağlarına ve gerçekliklerine temsilin içinde sahip olmaları gerekiyordu; sonsuzluk fikri ve onun sonsuzluğun içinde belirlenmesi fikri her ikisine de izin veriyordu. Fakat, ampirik içerikler temsilden kopunca ve varoluşlarının ilkesini bizzat kendileri kapsar hale gelince, sonsuzluk metafiziği yararsız hale geldi; sonluluk kendi kendine gönderme yapmaktan vazgeçmedi (içeriklerin pozitifliğinden bilginin sınırlandırılmalarına ve bilginin sınırlı pozitifliğinden içeriklerin sınırlı bilgisine). Böylece, Batı düşüncesinin tüm alanı tersine dönmüş oluyordu. Eskiden bir temsil ve sonsuz metafiziği ile canlı varlıkların, insanların arzularının ve insanın dilinin kelimelerinin çözümlenmesi arasında korelasyon bulunan yerde, şimdi bir sonluluk ve insan varoluşu analitiği ile, onunla zıtlık içinde olan (ama bağlantılı bir zıtlık), bir hayat, çalışma ve dil metafiziği oluşturma konusundaki sürekli bir eğilimin ortaya çıktığı görülmektedir. Ama bunlar, hemen itirazla karşılaşan ve adeta içten mayınlanan eğilimlerden ibarettirler, çünkü yalnızca, insanın sonluluğu tarafından ölçülen metafizikler söz konusudur: orada durmasa bile, gene de insanda yoğunlaşan bu hayat metafiziği, insanı sonunda ondan kurtulacak bir şekilde özgürleştiren bir çalışma metafiziği, insanın kendi kültürü içinde yeniden sahiplenebileceği bir dilin metafiziği. Böylece modern düşünme, kendini kendi metafizik ilerlemeleri içinde inkâr edecek ve hayat, çalışma ve dil üzerindeki düşüncelerin sonluluğun analitiği olarak değere sahip olmaları ölçüsünde, metafiziğini sorununu dışa vurduklarını gösterecektir: hayat felsefesi, metafiziği yanılsama örtüsü olarak ihbar etmektedir; çalışma felsefesi, onu yabancılaşmış düşünce ve ideoloji olarak ihbar etmektedir; dil felsefesi ise, onu ikincil bir kültürel olgu olarak ihbar etmektedir.

Fakat metafiziğin sonu, Batı düşüncesinde meydana gelen çok daha karmaşık bir olayın negatif çehresinden ibarettir. Bu olay, insanın ortaya çıkmasıdır. Ama, insanın bizim ufkumuzda aniden zuhur ederek, bedeninin, emeğinin, dilinin kaba olduğunu bizim düşüncemize adeta püskürmeli ve tamamen şaşırtıcı bir şekilde dayattığını sanmamak gerekir; metafiziği aniden yok eden, insanın pozitif sefaleti değildir. Modernlik görünüşler düzeyinde, hiç kuşkusuz insan kendi organizmasının içinde, kafasının kabuğu içinde, organlarının donanımı içinde ve fizyolojisinin bütün sinir dokusu içinde var olmaya koyulduğunda başlamaktadır; modernlik , insanın ilkesi ona egemen olan ve ürünü elinden kaçan bir çalışmanın kalbinde var olduğunda başlamaktadır; modernlik, insan düşüncesinin, kendinden çok daha eski olduğu için, onun sözünde hayat bulmasına rağmen anlamlarına egemen olamadığı bir dilin kıvrımlarının arasına yerleştirildiğinde başlamıştır. Fakat, kültürümüz bundan da temelli olmak üzere, modernliğimizi teşhis ettiğimiz eşiği, sonluluğun kendine yönelik nihayetsiz bir atfın içinde düşünüldüğü ân aşmıştır. Sonluluğun farklı bilgiler düzeyinde, hep somut insandan ve onun varoluşuna yüklenebilen ampirik biçimlerden itibaren işaret edildiği doğruysa da; bilgilerin her birinin tarihsel ve genel apriori’sini keşfeden arkeolojik düzeyde, modern insan -bedensel, çalışkan ve konuşkan varoluşu içinde saptanabilen şu insan- ancak sonluluk biçimi olarak mümkündür. Modern kültür insanı, sonluluğu ondan itibaren düşünebildiği için düşünebilmektedir. Bu koşullarda, klasik düşüncenin ve onu önceleyen bütün düşüncelerin beden ve ruhtan, insandan, onun evrenin içindeki çok sınırlı yerinden, onun bilgisini veya özgürlüğünü ölçen bütün sınırlardan söz edebilmiş olmaları; ama bunlardan hiçbirinin insanı hiçbir zaman, modern bilgiye sunulduğu haliyle tanıyamamış olması anlaşılmaktadır. Rönesans’ın “hümanizma”sı, klasiklerin “rasyonalizm”i, insanlara dünya düzeninde istedikleri kadar ayrıcalıklı bir yer vermiş olsunlar, insanı düşünememişlerdir.

Michel Foucault
Kelimeler Ve Şeyler
İmge Kitabevi

*Kendini Bilmek, Michel Foucault

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz