Kelimeler ve Şeyler: Söylem ve insanın varlığı – Michel Foucault

Bu dört teorik kesitin (sonluluk, ampirik-aşkın tekrar, düşünülmemiş ve köken çözümlemeleri), bağımlı dört alanla belli bir ilişki sürdürdükleri ve bunların hepsinin birden, klasik dönemde genel dil teorisini oluşturdukları işaret edilebilir. İlk bakışta, benzerlik ve simetri olan ilişki.

Fiil teorisinin, dili kendi dışına nasıl taşırabildiğim ve varlığı iddia edebildiği hatırlanmaktadır-bunu, karşılık olarak bizatihi dilin varoluşunu sağlayan bir hareketin içinde yapmaktaydı, çünkü kendini ancak “olmak” fiilinin zaten olduğu (en azından gizli bir biçimde) yerde ihdas edebilir ve mekânını açabilirdi-, sonluluk çözümlemesi de aynı şekilde, insanın varlığının ona dışsal olan, ama onu şeylerin kalınlığına bağlayan pozitiflikler tarafından nasıl belirlendiğini, ama bunun karşılığında, her belirlemeye kendi pozitif gerçekliği içinde ortaya çıkma olanağını verenin sonlu varlık olduğunu açıklamaktadır. Eklemleşme teorisi, kelimelerin ve temsil ettikleri şeylerin bölümlere tek bir kerede ayrılmasının nasıl yapılabildiğini gösterirken ampirik-aşkın ikizlenme çözümlemesi, deneyin içinde verilmiş olanla deneyi mümkün kılanın sonsuz bir salınınım içinde nasıl birbirlerine denk düştüklerini göstermektedir. Dilin ilk işaretleri’nin araştırılması, kelimelerin, hecelerin, bizzat seslerin en sessizlerinin kalbinde, onların unutulmuş ruhunu meydana getiriyormuş gibi olan (ve düşüncenin daha doğru olması, şiirin daha büyük bir büyüleme gücüne sahip olması için gün ışığına çıkarılması, yeniden konuşturulması ve şarkı söyletilmesi gereken) bir temsili fışkırtmaktaydı; düşünülmemiş’in hareketsiz kalınlığı da, modern düşünce açısından, bir cogito tarafından hep aynı tarzda işgal edilmektedir, ve düşünülmemişin içinde uykuda olan bu düşüncenin canlandırılması ve yeniden “Düşünüyorum”un hükümranlığına yöneltilmesi gerekmektedir. Nihayet dile ilişkin klasik düşüncede bir türeme teorisi vardı: bu teori, dilin tarihinin başlangıcından itibaren ve belki de köken anında, tam konuşmaya başladığı noktada, kendi mekânının içinde kaydığını, ilk temsiline sırt çevirerek kendi etrafında döndüğünü ve en eskileri bile dahil, kelimelerini ancak, retoriğin figürleri boyunca zaten sergilenmiş olarak koyabildiğim gösteriyordu; bu çözümlemeye, zaten hep saklanmış olan bir köken’i düşünme, insanın varlığının, kendine nazaran hep onu oluşturan bir uzaklık ve bir mesafe halinde tutulduğu şu yönde ilerleyebilme çabası tekabül etmektedir.
Fakat bu mütekabiliyet oyunu yanılsama yaratmaktadır. Klasik söylem çözümlemesinin, yalnızca yeni bir nesneye uygulanarak, çağlar boyunca hiç değişmeden sürdürüldüğünü, bazı tarihsel yerçekimlerinin gücünün onu çok sayıdaki komşu değişime rağmen, kendi kimliğinin içinde tuttuğunu düşünmemek gerekir. Genel gramerin mekânını resmeden dört teorik kesit, fiili durumda muhafaza edilmemişlerdi; bunlar, temsil teorisi XVIII. yüzyılın sonunda yok olunca, çözülmüş, işlev ve düzey değiştirmiş, bütün geçerlik alanını değiştirmişlerdir. Genel gramer klasik çağ boyunca, temsillerin ardışık zincirinin içine, kendini söylemin basit ve kesinlikle inatçı hattı boyunca dışa vururken, eşanlılık biçimleri (varoluşların ve birlikte varoluşların iddia edilmesi, temsil edilen şeylerin bölümlere ayrılması ve genelliklerin oluşturulması; kelimelerin ve şeylerin kökensel ve silinmez ilişkisi; kelimelerin retorik mekânlarının içinde yer değiştirmeleri) varsayan bir dili nasıl dahil edebildiğini gösterme işlevine sahipti. Bunun tersine, insanın varoluş tarzının çözümlenmesi, XIX. yüzyıldan beri geliştiği haliyle, bir temsil teorisinin içine yerleşmemektedir; görevi, genel olarak şeylerin temsile nasıl olup da sunulabildiklerini, bunların algılamanın çeşitli tarzlarında olduğundan daha derin bir pozitiflik içinde nasıl, hangi koşullarda, hangi zemin üzerinde, hangi sınırlar içinde ortaya çıkabildiklerini göstermektedir; insan ile şeylerin bu birlikte var olmalarının içinde, temsilin açtığı büyük uzaysal sergileniş boyunca, bu durumda keşfettiği şey, insanın kökten sonluluğu, zamanın aşılamaz mesafesidir. İnsanın analitiği, söylem çözümlemesini başka yerde oluşturulmuş ve ona gelenek tarafından verilmiş haliyle ele almamaktadır. Bir temsil teorisinin mevcudiyeti veya namevcudiyeti, daha doğrusu, bu teorinin birincilik karakteri veya türev konumu, sistemin dengesini tepeden tırnağa değiştirmektedir. Temsil kendiliğinden, düşüncenin genel unsuru olarak kaldıkça, söylem teorisi aynı ânda ve tek bir hareketin içinde, hem mümkün her gramerin temeli hem de bilgi teorisi olarak değere sahip olmaktadır. Fakat, temsilin önceliği kaybolunca, söylem teorisi çözülmüştür ve onun ruhunu kaybetmiş ve başkalaşmış biçimine iki düzeyde rastlar hale gelinmiştir. Ampirik düzeyde, dört kurucu kesite rastlanmaktadır, ama yerine getirdikleri işlev tamamen tersine dönmüştür; fiilin ayrıcalığının, söylemi kendi kendinden çıkarma ve onun köklerini temsilin varoluşunun içine salma gücünün çözümlendiği yerde her dile içkin olan ve artık kendi üzerinde özerk bir varlık oluşturan iç bir gramatikal yapı ikame edilmiştir; büküm teorisi için de aynı şekilde, kelimelere özgü değişim yasalarının araştırılması, kelimeler ve şeylerdeki ortak eklemleşme çözümlemesinin yerine geçmektedir; kök unsuru teorisi, temsil eden kök çözümlemesinin yerine geçmiştir; nihayet, türemelerin sınırsız sürekliliğinin arandığı yerde, dillerin yanlamasına akrabalığı keşfedilmiştir. Başka terimlerle söylenilmesi halinde, şeylerle (temsil edildikleri halleriyle) kelimeler (temsil etme değerleriyle birlikte) arasındaki ilişki boyutunda işlev görmüş her şey dilin içine alınmış ve onun içsel meşruiyetini sağlamakla görevlendirilmiştir. Teorinin dört kesiti, temeller düzeyinde de hâlâ bulunmaktadır: tıpkı klasik çağda olduğu gibi, insani varlığın bu yeni analitiğinin içinde de, şeylerle olan ilişkileri dışa vurmaya yaramaktadırlar; fakat değişim bu kez, bir öncekinin tersidir; artık şeyleri dile iç kin bir mekâna taşımak değil de, onları içine hapsedildikleri temsil alanından kurtarmak ve insanın sonlu, belirlenmiş, düşünmediği şeyin kalınlığına angaje olmuş ve bizatihi kendi varlığı içinde zamanın dağılmasına tabi kılınmış olarak ortaya çıktığı şu dışsallık boyutunun içinde işletmektir.

Klasik söylem çözümlemesi, bir temsil teorisiyle artık süreklilik içinde olmadığı ândan itibaren, kendini iki parçaya ayrılmış olarak bulmuştur: bir yandan, gramatikal biçimlerin ampirik bir bilgisinin içine dahil edilmiş ve öte yandan da, bir sonluluk analitiği haline gelmiştir; fakat bu aktarmaların hiçbiri, işleyişin tam bir ters yüz edilmesi olmaksızın gerçekleşmemiştir. Klasik söylem (temsilin sorgulanmayan aşikârlığına dayanmaktadır) ile modern düşüncenin içindeki haliyle insan varoluşu (ve izin verdiği antropolojik düşünceyle birlikte) arasında hüküm süren uyuşmazlık şimdi baştan sona anlaşılabilir hale gelmiştir: insanın varoluş tarzının analitiği gibi bir şey, ancak temsil eden söylem çözümlemesinin çözülmesi, aktarılması ve ters yüz edilmesinden sonra mümkün hale gelebilmiştir. Buradan hareketle, dilin çağımızda, birliğinin ve varlığının esrarı içinde yeniden ortaya çıkışının, bu şekilde tanımlanan ve konulan insan varoluşu üzerinde nasıl bir tehdit oluşturabileceği de tahmin edilmektedir. Acaba gelecekteki ödevimiz, kültürümüz açısından şimdiye kadar meçhul olan ve ne süreksizlik ne de çelişki olmadan hem insanın varlığını hem de dilin varlığını düşünmeye izin verecek bir düşünce tarzına doğru ilerlemek midir? Bu durumda, klasik söylem teorisine safça bir geri dönüş (bu cazibesi o kadar fazla bir geri dönüştür ki, dilin kıvılcımlı ama çetin varlığını düşünme konusunda donatımsız kalmaktayız, oysa buna karşılık, eski temsil teorisi tamamen oluşmuş olarak oradadır, bize bu varlığın yerleşebileceği ve kendini saf bir işleyiş halinde çözebileceği bir yer sunmaktadır) her şeyden büyük bir özenle kaçınmak gerekecektir. Fakat, aynı ânda hem dilin varlığını, hem de insanın varlığını düşünme hakkı ebediyen dışlanmış olabilir; burada yok olmaz bir açıklık (tam da bizim içinde var olduğumuz ve konuştuğumuz açıklık) olabilir; öylesine ki, dilin varlığının söz konusu olduğu her antropolojinin, insanın kendine özgü varlığı- katılmak, bunu dışa vurmak ve özgürleştirmek isteyen her dil veya işaretleme kavrayışının kuruntular âlemine gönderilmesi gerekir. Çağımızın en önemli siyasal tercihi, herhalde köklerini buraya salmaktadır. Ancak, gelecekteki bir düşüncenin sınanması içinde yapılabilecek seçim. Çünkü hiçbir şey bize, yolun hangi tarafının açık olduğunu önceden söyleyemez. Şu ân için kesinlikle emin olarak bilebildiğimiz tek şey, insanın varlığı ile dilin varlığının, Batı kültüründe hiçbir zaman birlikte var olamadıkları ve eklemleşemedikleridir. Bunların uyuşamazlıkları, düşüncemizin temel çizgilerinden biri olmuştur.
Söylem çözümlemesinin bir sonluluk analitiği haline dönüşmesinin bir başka sonucu da olmuştur. Klasik işaret ve kelime teorisi, birbirlerini ayırımların ortaya çıkamayacağı kadar dar ve sıkı bir zincir halinde izleyen ve bu yüzden, sonuçta hepsi de eş olan temsillerin, sabit farklılıkların ve sınırlı özdeşliklerin sürekli bir tablosu halinde sergilenebileceklerini göstermek durumundaydı; burada Farklılığın, Eş’in gizlice çeşitli tekdüzeliğinden hareketle oluşumu söz konusuydu. Sonluluk analitiği bunun tam tersi bir role sahiptir: insanın belirlenmiş olduğunu gösterirken onun için söz konusu olan, bu belirlemelerin temelinin bizatihi köklü sınırları içindeki insanın kendinin olduğunu dışa vurmaktır; deneyin içeriklerinin zaten onların kendi koşulları olduklarını, düşüncenin onlardan kaçan ve yakalamak ödevine sahip olduğu düşünülmemişe önceden musallat olduğunu da dışa vurmak zorundadır; sonluluk analitiği, insanın asla çağdaş olmadığı bu kökenin ondan nasıl hem uzaklaşmış olduğunu hem de ona kaçınılmazlık tarzı içinde sunulduğunu göstermektedir: kısacası, bu analitik için, Başka’nın, Uzağın aynı zamanda nasıl en Yakın ve Aynı olduğunu her zaman göstermek söz konusudur. Böylece, Farklılıklar düzeni hakkındaki bir düşünceden (varsaydığı çözümleme ve süreklilik varlıkbilimi kesintisi olmayan, mükemmelliği içinde sergilenen tam bir varlığa yönelik taleple birlikte, bunlar bir metafiziği varsaymaktadırlar), kendi çelişkisi içinde hep fethedilmesi gereken bir Aynı düşüncesine geçiş: bu (sözünü ettiğimiz etiğin dışında), bir diyalektik ve sürekliliğe ihtiyacının olmaması için, varlığı yalnızca onun sınırlı biçimleri veya mesafesinin uzaklığı içinde düşünebilmesi için metafizikten vazgeçebilen ve vazgeçmek zorunda olan şu varlıkbilim biçimini gerektirmektedir. Diyalektik bir işleyiş ve metafiziksiz bir varlıkbilim birbirlerini davet etmekte ve birbirlerine modern düşünce boyunca ve onun tüm tarihinin uzantısı içinde cevap vermektedirler: çünkü modern düşünce, artık Farklılığın hiçbir zaman tamamlanmamış olan oluşumuna değil de, Aynı’nın her zaman tamamlanması gereken, örtüsünün açılmasına doğru giden bir düşüncedir. Oysa, böylesine bir örtü açma işi, Çift’in eşanlı ortaya çıkışı olmadan ve geri çekilme ve geri dönüşün, düşünce ve düşünülmemişin, ampirik ve aşkının, pozitiflik sınırından olan ve temsiller sınıfından olanın “ve”sinin içinde yer alan minik, ama kaçınılmaz açıklık olmadan yürümez.
Ona bir anlamda iç olan, ama başka bir anlamda onu kuran bir mesafenin içinde kendi kendinden ayrılan özdeşlik özdeşi veren, ama uzaklaşma biçimi içinde veren tekrar, hiç kuşkusuz, modern düşüncenin kalbinde yer almaktadır (bu düşüncenin zamanı bulduğuna aceleyle karar verilmektedir). Fiili durumda, eğer biraz daha dikkatle bakılacak olursa, klasik düşüncenin şeyleri bir tablo halinde uzaysallaştırma olabilirliğini, saf temsili ardışıklığın kendini kendinden itibaren hatırlama, ikizleme ve kendini sürekli bir zamandan hareketle oluşturma özelliğine eklemekteydi: zaman, mekânı kuruyordu. Modern düşüncede, şeylerin tarihinin ve insana özgü tarihselliğin temelinde kendini ifşa eden, Aynı’yı kazan mesafe, onu dağıtan ve kendi iki ucunda bir araya getiren açıklıktır. Modern düşünceye hep zamanı düşünme -onu ardışıklık olarak tanıma, onu kendine tamamlanış, köken veya geri dönüş olarak vaat etme- olanağını veren işte bu derin uzaysallıktır.

Michel Foucault
Kelimeler ve Şeyler
Söylem ve insanın varlığı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Halk Tembel mi? Halk çok çalışkandır ama çalışması verimsizdir – Yaşar Kemal

Bazı aydınlarımız arasında yer etmiş bir düşünce var, halk tembel. Çalışsalar, didinseler bu durumlara düşmezler. Böyle sefil, böyle perperişan olmazlar....

Kapat