NİETZSCHE: KİŞİ SUSAMAYACAĞI YERDE KONUŞMALI SADECE

Siz işi en zor olanlara, siz en ender bulunanlara, en tehlikede olanlara, en zekilere, en cesurlara, siz modern ruhun vicdanı olması gereken ve böylelikle siz bilgi sahibi olması gerekenlere, günümüzde hastalık, zehir ve tehlike adına ne var olabilirse kendilerinde bir araya gelenlere – yazgıları “yalnızca yalnız” olmadığınız için, herhangi bir yalnızdan daha hasta olmanız gerektiğini…, avuntuları, yeni bir sağlığa giden yolu bilmek olanlara, ah!

Kişi susamayacağı yerde konuşmalı sadece; sadece aştığı şeyler hakkında konuşmalı – başka her şey gevezeliktir, “edebiyat”tır, terbiye noksanlığıdır. Benim yazılarım yalnızca benim aşmalarımdan söz eder: “ben” varım içlerinde, bana düşman olmuş her şeyle birlikte, ego ipsissimus, hatta gururlu bir anlatıma izin verilirse ego ipsissi mum. Anlaşılır ki: şimdiden çok şey var – altımda. Ama bende yaşanmış ve aşılmış bir şeyi, özgün bir olguyu ya da yazgıyı sonradan bilgi için soymak, elekten geçirmek, açığa çıkarmak, “serimlemek” (ya da nasıl söylemek isteniyorsa öyle) arzusu içimde kıpırdanıncaya dek, daima önce zaman, iyileşme, uzaklık, mesafe gerekmiştir. Bu yüzden yazılarımın tümünü, biricik ama önemli bir istisna dışında, geriye tarihlemek gerekir – daima “arkada-bıraktığım” bir şeyden söz ederler: – hatta bazıları, ilk üç Zamana Aykırı Bakış gibi, daha önceden yayımlanmış bir kitabın (bu durumda “Tragedya’nın Doğuşu”nun: hassas bir gözlemcinin ve karşılaştırmacının gözünden kaçmayacağı gibi) ortaya çıkış ve yaşantılanma döneminin de çok gerisine tarihlenmelidir. Birinci ‘Zamana Aykırı‘nın içeriği, yaşlanmış David Strauss’un Alman milliyetçiliğine, ensesi kalınlığına ve dil-savurganlığına yönelik o öfkeli patlama, önceleri bir üniversite öğrencisiyken, Alman kültürünün ve kültür dar kafalılığının ortasında oturduğum zamanki ruh hallerine tercüman oldu (şimdi çok kullanılan ve çok kötüye kullanılan “kültür dar kafalısı” sözcüğünün babası olduğumu iddia ediyorum); – ve “tarihsel hastalığa” karşı söylediklerimi, bu hastalıktan yavaş yavaş, güçlükle iyileşmeyi öğrenmiş, bir zamanlar ondan çok çektiği için bundan hiç de böyle “tarihten” vazgeçmek niyetinde olmayan birisi olarak söylemiştim. Sonra üçüncü Zamana Aykırı Bakış‘la, ilk ve biricik eğiticim, büyük Arthur Schopenhauer’e duyduğum hürmeti dile getirdiğimde – bugün bu hürmeti çok daha güçlü ve daha kişisel bir biçimde dile getirirdim – kendi kişiliğim açısından çoktan ahlaksal kuşkunun ve çözülmenin ortasında, yani bir o kadar çok da şimdiye kadarki tüm kötümserliğin derinleşmesi olarak eleştirinin içindeydim – ve daha o zamandan, halkın dediği gibi “artık” hiçbir şeye inanmıyordum, Schopenhauer’e bile: tam da o dönemde oluştu gizli tutulmuş bir yazı: “Ahlak dışı Anlamda Hakikat ve Yalan Üzerine”. Benim 1876 Bayreuth zafer töreninde Richard Wagner’in onuruna yaptığım zafer ve şölen konuşması bile – Bayreuth bir sanatçının kazanmış olduğu gelmiş geçmiş en büyük zafer anlamına gelir – en güçlü “güncellik” görüntüsünü üstünde taşıyan bir yapıttı, arka planda ise geçmişimin bir parçasına karşı, yolculuğumun en güzel ve en tehlikeli deniz durgunluğuna karşı bir hürmet ve minnettarlıktı… ve gerçekten bir bağlarından kopma, bir vedalaşmaydı. (Richard Wagner bu konuda acaba kendisini yanıltmış mıydı? Sanmıyorum. Kişi sevdiği sürece elbette böyle resimler yapmaz; henüz “bakıyor” değildir, bakan kişinin yapması gerektiği gibi bu biçimde uzağa yerleştirmiyordur kendini. “Bakmak için zaten gizemli karşıtlık gereklidir, karşıdan bakmanın karşıtlığı” – diye yazılıdır söz konusu yazının 46. sayfasında, belki de sadece çok az sayıda kulağa hitap eden haince ve efkârlı bir deyimle.) Uzun ara yılların en manevi yalnızlığı ve yoksunluğu hakkında konuşabilmenin aldırışsızlığı, ilk önce, bu ikinci savunu ve önsözün de adanmış olacağı “İnsanca, Pek İnsanca” ile geldi bana. “Özgür Tinliler İçin” bir kitap olarak, o kitapta altındaki bir dolu sancılı şeyi ardında bırakmış olan, sonradan kendisi için hâlâ saptamalarda bulunan ve âdeta herhangi bir iğne ucunu sertçe batıran bir psikologun handiyse neşeli ve meraklı soğukluğu vardır biraz: – böyle sivri ve ince bir çalışmada ara sıra birazcık kan da akarsa, bu sırada kan psikologun parmaklarına da – her zaman sadece parmaklarına değil – bulaşırsa şaşıracak ne var bunda?…

Karışık Kanılar ve Özdeyişler de, Gezgin ve Gölgesi de ilkin tek tek, az önce anılan “özgür tinliler için” insanca -pek- insanca kitabın devamları ve ekleri olarak: aynı zamanda da tinsel bir kürün, yani sağlıklı kalmış içgüdümün, romantizmin en tehlikeli biçiminden geçici bir hastalanmaya karşı kendisinin bulduğu, kendisinin verdiği anti-romantik bir kendi kendini tedavinin devamı ve ikiye katlanması olarak yayımlanmışlardı. Şimdi altı nekahet yılından sonra, aynı yazılara bir arada, İnsanca, Pek İnsanca’nın ikinci cildi olarak tahammül edilebilir: belki bir arada incelendiklerinde öğretilerini daha güçlü ve anlaşılır bir biçimde öğretirler – yeni yükselen soyun daha zeki doğalarına disciplina voluntatis için önerilmiş olabilen bir sağlık öğretisi. Bu yazılarda sık sık zıvanadan çıkmış ama her defasında geri dönmüş bir kötümser, yani kötümserliğe iyi niyetli – böylelikle her halükârda artık bir romantik olmayan – bir kötümser konuşur. Nasıl? Bu deri değiştirme yılan akıllılığından anlayan bir tin, hepsi de romantizm tehlikesi altındaki günümüz kötümserlerine bir ders veremeyecek mi? Ve onlara hiç olmazsa gösteremeyecek mi bunun nasıl – yapıldığını?…

– Aslında o sıralar vedalaşmanın tam zamanıydı: bunun kanıtını da hemen bulmuştum bile. Richard Wagner, görünüşte en muzaffer, hakikatte ise en çürümüş en ümitsiz durumdaki romantik, ansızın, çaresizce ve paramparça çöküverdi Hıristiyan haçının önünde… O zaman hiçbir Almanın bu tüyler ürpertici oyunu görecek gözü, duyumlayacak vicdanı yok muydu? Bir tek ben miydim, ondan – acı çeken? Yeter, bu beklenmedik olay bizzat beni bir şimşek gibi kavuşturdu terk ettiğim yer hakkındaki aydınlığa. – Ve farkında olmadan müthiş bir tehlike atlatan herkesin duyumsadığı gibi, o sonradan gelen korkuya. Yalnız başıma yola devam ederken titriyordum; uzun bir süre geçmemişti ki, hastaydım, hastadan da öte yorgundum, yani biz modern insanlara heyecan duymak için geri kalan her şey hakkında duyduğum hayal kırıklığından, her yerde israf edilen enerji, emek, umut, gençlik, aşk hakkında; yorgundum bu romantizmin feminenlerinden ve yaltakçı-terbiye görmemişlerinden duyduğum, burada bir kez daha en mertlerden biri üzerinde zafer kazanmaya yol açan idealist yalancılıklar ve vicdan-yumuşatmasından duyduğum tiksintiden; yorgundum sonunda ve acımasız bir kuşkunun verdiği kederin payı hiç de az değildi bu yorgunlukta – bu hayal kırıklığından sonra her zamankinden daha derin bir güvensizlik duymaya, daha derinden hor görmeye, daha derin bir yalnızlığa yazgılı oluşum yüzünden. Benim görevim – nereye gitmişti? Nasıl? Şimdi sanki görevim benden kendini geri çekiyormuş, şimdi uzun süre onun üzerinde bir hakkım yokmuş gibi görünmüyor muydu? Bu en büyük yoksunluğa katlanmak için ne yapmalı? Kendime esaslı ve ilkeli bir biçimde tüm romantik müziği, tini kendi katılığına ve neşeliliğine getiren ve her türden belirsiz özlemi, süngerimsi arzululuğu hızla çoğaltan kendini büyük gösterme meraklısı, muğlak, bunaltıcı bu sanatı yasaklayarak başladım buna. “Cave musicam,” tin olaylarında temizlikte ısrar edecek kadar erkek olan herkese tavsiyemdir bugün bile; müzik sinirleri gevşetir, yumuşatır, kadınsılaştırır, onun “bengi-kadınsılığı” çeker bizi – aşağıya!… O sıralar romantik müziğe karşı yönelmişti kuşkum, en yakın dikkatim; müzikten hâlâ bir şeyler umuyorduysam, o müzikten ölümsüz bir biçimde intikam alacak kadar cesur, incelmiş, kötücül, güneyli, aşırı sağlıklı bir müzisyenin gelebileceği beklentisiyleydi bu. –

Bundan böyle yalnız başıma ve kendime karşı fena halde güvensizlik içinde, kendime karşı ve tam da bana acı veren ve ağır gelen her şeyden yana, öfkeyle de beraber, öyle bir taraf tuttum ki: – tüm romantik yalancılığın karşıtı olan o mert kötümserliğin yolunu yeniden buldum ve bugün bana görünmek istediği gibi kendi “kendime”, kendi görevime giden yolu da. Sonunda bizim görevimiz olduğunu gösterinceye dek, uzun süre bizde bir adı olmayan o gizli ve harika şey – içimizdeki bu tiran, ondan uzaklaşmak ya da sıyrılmak için yaptığımız denemenin, her vaktinden önce vazgeçmenin, ait olmadığımız kişilerle her eşit tutmanın, bizi asıl davamızdan uzaklaştırdığı sürece her saygıdeğer etkinliğin, hatta bizi en kendimize ait sorumluluğun ağırlığından korumak isteyen o erdemin bile intikamını alır korkunç bir biçimde. Bizim görevimize olan hakkımızdan kuşku duymak istediğimizde, hastalıktır her defasında yanıt, – onu kendimiz için herhangi bir yerde kolaylaştırmaya başladığımızda. Aynı zamanda hem tuhaf hem korkunç! Kolaylaştırmalarımızdır cezasını en ağır bir biçimde çekmek zorunda olduklarımız! Ve bunun ardından sağlığa geri dönmek istersek başka bir seçeneğimiz yoktur: şimdiye kadar yüklendiğimizden daha ağır yüklememiz gerekir kendimizi…

– O sıralar henüz öğrenmiştim sadece en suskunların ve en acı çekenlerin anladığı o münzevice konuşmaları, suskunluktan acı çekmemek için, tanıklar olmadan ya da tanıklara karşı aldırışsızlık içinde konuşuyordum, sadece beni ilgilendirmeyen şeyler hakkında, ama sanki beni ilgilendiriyorlarmış gibi konuşuyordum. O sıralar öğrenmiştim kendimi neşeli, nesnel, meraklı, özellikle de sağlıklı ve kötücül göstermeyi – ve bir hastada bu, bana göründüğü gibi, onun “iyi beğenisi” midir? Yine de daha keskin bir gözün ve duygudaşlığın dikkatinden kaçmayacaktır belki bu yazıların çekiciliğini neyin oluşturduğu – burada acı ve yoksunluk içindeki birinin sanki acı ve yoksunluk içindeki birisi değilmiş gibi konuştuğu. Burada yaşama karşı dengenin, aldırışsızlığın ve hatta şükran duygusunun ayakta tutulması gerekecektir; burada katı, gururlu, sürekli uyanık, sürekli uyarılabilir, yaşamı sancıya karşı savunmayı ve sancıdan, hayal kırıklığından, bıkkınlıktan, yalnızlaşmadan ve başka bataklık zeminlerden zehirli mantarlar gibi bitme eğiliminde olan her türlü ürünü büküp koparmayı kendine görev edinmiş bir istenç hüküm sürmektedir. Belki de kendimizi sınayalım diye tam da kendi kötümser parmak izimizi vermektedir bu istenç? – Çünkü o sıralar, “acı içindeki birinin kötümser olmaya hakkı yoktur henüz!” ilkesini edindiğimde böyleydi bu; o sıralar kendi kendimle can sıkıcı-sabırlı bir savaş yürütüyordum, o romantik kötümserliğin bilimdışı, tek tek kişisel deneyimleri genel yargılar, dünyayı-yargılamalar olarak abartma, yorumlama temel eğilimine karşı… kısacası o sıralar bakışlarımı etrafıma çevirmiştim. İyimserlik, yeniden kurma amacıyla, günün birinde yeniden kötümser olma hakkına sahip olabilmek için – anlıyor musunuz bunu? Tıpkı bir hekimin hastasını böylece tüm “şimdiye kadar”ından, dertlerinden, dostlarından, mektuplarından, ödevlerinden, aptallıklarından ve bellek işkencelerinden sıyrılsın ve ellerini ve duyularını yeni gıdalara, yeni güneşe, yeni geleceğe uzatmayı öğrensin diye tamamen farklı bir ortama yerleştirmesi gibi ben de kendimi hasta ve hekim bir kişide, tersine çevrilmiş, denenmemiş bir ruh iklimine, özellikle yaban ellere, yabancıya doğru uzaklaştırıcı bir gezintiye, yabancı olanın her türüne bir meraka zorladım… Uzun süren bir gezip dolaşmak, aramak, değiştirmek, her türlü sabit kalmaya karşı her türlü hoyratça olumlamaya ve olumsuzlamaya karşı bir tiksinti izledi bunu; aynı şekilde uzağa koşmayı, yükseğe uçmayı, her şeyden önce hep ileriye uçmayı tine olabildiğince kolaylaştırmak isteyen bir perhiz bilgisi ve sıkı disiplin. Gerçekten asgari bir yaşam, tüm kaba arzulardan kopma, her türden maddi elverişsizliğin ortasında bir bağımsızlık, gurur da dahil, bu elverişsizlikte yaşayabilmek; belki biraz kinizm, biraz “fıçı” ama bir o kadar kesin ızgara-mutluluğu, ızgara-çevikliği, çok sessizlik, ışık, daha incelmiş budalalık, gizlenmiş hayranlık – tüm bunlar sonunda büyük bir tinsel güçlenme, artan bir neşe ve sağlık bolluğu oluşturdu. Yaşamın kendisi ödüllendirir bizi inatçı yaşama istencimizden ötürü; o sıralar yaşama yorgunluğunun kötümserliğine karşı kendimle yürüttüğüm gibi böyle uzun bir savaştan ötürü, şükran duygumuzun, yaşamın en küçük, en narin, en geçici armağanlarını bile kaçırmayan o dikkatli bakışından ötürü bile. Sonunda buna karşılık onun büyük armağanlarını alırız, belki de onun verebileceği en büyük armağanları, – kendi görevimizi geri alırız yeniden. – –

– Benim yaşantım – bir hastalık ve iyileşme öyküsü, çünkü bir iyileşmeyle sonuçlandı – sadece benim kişisel yaşantım olarak mı kalsaydı? Ve tam da yalnızca benim “İnsanca – Pek İnsanca”m? Bugün bunun tam tersine inanmak istiyorum; gezinti defterlerimin, zaman zaman göründüğü gibi, sadece kendim için yazılmadıkları güveni hep yeniden geliyor bana. – Bundan böyle, altı yıl sonra artan bir geleceğe güven duygusuyla, onları yeniden bir deneme için yolculuğa gönderebilir miyim? Onları herhangi bir “geçmişe” bağlı olanların ve geçmişlerinin tininden de acı çekecek kadar tinleri kalmış planların yüreğine ve kulağına tuhaf bir biçimde koyabilir miyim? Ama özellikle de size, siz işi en zor olanlara, siz en ender bulunanlara, en tehlikede olanlara, en zekilere, en cesurlara, siz modern ruhun vicdanı olması gereken ve böylelikle siz bilgi sahibi olması gerekenlere, günümüzde hastalık, zehir ve tehlike adına ne var olabilirse kendilerinde bir araya gelenlere – yazgıları “yalnızca yalnız” olmadığınız için, herhangi bir yalnızdan daha hasta olmanız gerektiğini…, avuntuları, yeni bir sağlığa giden yolu bilmek olanlara, ah! Ve yarının ve öbür günün sağlığına gitmek olanlara, siz daha önceden belirlenmişlere, siz kazananlara, siz zamanı-aşanlara, siz en sağlıklılara, siz en güçlülere, siz iyi Avrupalılara! – –

– Son olarak romantik kötümserliğe, yani yoksunluk çekenin, başarısızın, aşılmış olanın kötümserliğinin karşısına koyduğumu, hâlâ formüllendirecek olursam: trajik olana ve kötümserliğe yönelik bir istenç vardır, bir anlağın (beğeninin, duygunun, vicdanın) hem katılığının hem de gücünün işaretidir bu. Göğsünde bu istençle her varoluşa özgü, korkunç ve kuşku götürür olandan korkmaz kişi; bizzat onu arar. Böyle bir istencin ardında cesaret, gurur, büyük bir düşman isteği vardır. – Buydu başlangıçtan itibaren benim kötümser perspektifim – zannettiğim gibi yeni bir perspektif mi? bugün bile yeni ve yabancı bir perspektif mi? Şu ana kadar ona bağlı kalıyorum ve bana inanmak istenirse, hem kendim için hem de en azından zaman zaman, kendime karşı… Bunu önce kanıtlamak mı istiyorsunuz? Peki bu uzun önsözle başka ne – kanıtlanmış ola ki?

Sils – Maria, Oberengadin

Friedrich Wilhelm Nietzsche
İnsanca, Pek İnsanca [Önsöz]

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz