Emrah Serbes: Erkek zekâsı kadınların gözüne girme tutkusu yüzünden gelişmiştir

İngilizceyi sevmem, bir kere bir sürü lüzumsuz tense var. Düzensiz fiiller desen -Irregular Verbs- bir öyle bir böyle, yok ikinci hali yok üçüncü hali. İşin gücün yoksa otur onları ezberle, speak-spoke-spoken, hangi dilde bu kadar çirkin söz öbekleri vardır.

Basit hikâye kitapları veriyorlar alın okuyan diye, onda da bir sayfa okuyana kadar yirmi sefer Redhouse’a bakıyorsun. En basit sözcüğün bile kırk tane anlamı var, cümlenin gidişinden bir şey çıkarmaya çalışıyorsun ama garantisi yok. Bir bilene sorayım desen, hangi birini soracaksın? Adamı da işinden gücünden edersin, hiç uğraşamam yani.

Uğraşmadım zaten, dönem ortasına doğru attım defteri kitabı bir tarafa. Gerçi hoca iyi niyetliydi, karne notlarını teslim etmeden evvel iki yazılıdan da zayıf alanları kurtarma sözlüsüne kaldırdı, ona da çalışmadım. Kırk kişilik sınıf mevcudunda ben ve sınıfın en gerizekâlı mensubu olan tip bütün aşamalarda çakmış iki kişi olarak çıktık hocanın karşısına. Hoca, “Ödev vereyim geçin bari,” dedi. Bu cümledeki “bari” ibaresi koydu bana. Gerizekâlı ödevi birilerine yaptırdı geçti, ben onu da yapmadım. Sonuçta dersten geçeceğiz diye birilerine yalakalık yapmaya lüzum yok, millete yalvaracağıma babamdan yumruk yerim, daha onurlu bir tavır. Nasıl derler, honor. Allah belasını versin, onura honor diyorlar, bilmemek suç. Redhouse’tan başka karşılıklar da aradım halime, ‘loser’ falan, belki…
Hoca, “Benden günah gitti,” dedi, bastı zayıfı. Karneyi aldım, okuldan çıktım, keşke ödevi yaptırsaydım birilerine diye düşünürken sinirden ağladım. Amerika’da okulları basıp katliam yapan gençlerin ruh halini anlayıverdim o an. Tuhaf bir aydınlanma oldu bu. Sonuçta üçte biri gerizekâlı kalanı da durgun zekâlı bir sınıfta İngilizceden çakan tek insan evladı bendim. Tamam, bir dahi olduğumu iddia etmiyorum ama çalışsaydım yapardım. Evden bir açıklama bekleyeceklerdi, hoca bana taktı desem yalan olurdu. Öğretmenlik hayatında zayıf verdiği nadir öğrencilerden biriymişim, o da çok üzülmüş… Üzüleceğine geçirseydin o zaman, ikinci dönem çalışırdık.
Eve gittim, babam karneye baktı. Normalde sert bir adamdır. Bir sefer piknikte maç yaparken kendisine, “Ananın am*na cam dikerim gölgesinde bacını s*kerim,” dedim diye üç yumruk atmıştı. Daha da vururdu ama annem koşmuş kurtarmıştı. Sekiz yaşındaydım o zaman, insan o yaşlarda ilginç bir küfür öğrenince sonuçlarını düşünmeden karşısına ilk çıkanın yüzüne haykırmak istiyor. Babam da haklıydı, sonuçta küfrün içinde rahmetli babaannem ve az ötede pikniğe beraber geldiğimiz halamlar da olunca cinnet geçirmişti adam. Bir seferinde de bizim kuruyemişçinin oralarda takılan tanıdık bir deliye, “Niye kendi kendine konuşuyorsun lan dingil,” diye bağırdım diye dövmüştü. Gerçi o zaman on yaşındaydım ama birdenbire öfkelenmiştim deliye, deli numarası yapıyor zannetmiştim.
Babam karneyi bir yana bıraktı, olası bir yumruğa karşı gardımı almaya hazır bekliyordum. “İkinci dönem çalış düzelt,” dedi, karneyi geri verdi, arkasını getirmedi. Gece gelir döver belki diye düşündüm, hatta uykuya dalmadan önce bekledim bayağı, yine ses çıkmadı. Babama bir haller oldu zaten, dedem öldükten sonra üstüne bir dinginlik çöktü, o ringlerin alım kemer mücadelesi veren çılgın ağır sıkleti gitti yerini mülayim bir eski boksöre bıraktı, binlerce yumruk yedikten sonra dünyayı anlamış bir hal çöktü üstüne. Geçen hafta anneme, “Hacılığa gideceğim seneye,” bile demiş.
Hadisesi dayaksız atlatmama rağmen sevinemiyordum bir türlü. Üstüme bir mahzunluk çökmüştü. Belki de babamdan birkaç yumruk yemiş olsam moralim o kadar bozuk olmazdı. Zihnim babama duyacağım öfkeyle meşgul olacağından, 8-F sınıfında İngilizceden çakan tek insan evladı olduğum gerçeğini unutabilirdim. Ertesi gün, annem bendeki mahzunluğun farkına vardı, gözünden hiçbir ses kaçmaz çünkü. No-Frost’a -No’yu biliyoruz da Frost ne demek- yazın depolayıp yeni çıkardığı taze fasulyeleri kırmayı bıraktı, bir yerlere telefon açmaya başladı, benden gizli bir işler çevireceğim anladım. İki gün sonra çıktı kokusu.
“Sana öğretmen buldum,” dedi.
“Ne öğretmeni?”
“İngilizce.”
“Ya anne manyak mısın, on beş tatilimi zehir mi edeceksin zaten kırk tane öğretmenle uğraştım ilk dönem.”
“Öyle öğretmen değil bu çocuğum, üniversite öğrencisi Amerikan Kolejinden mezunmuş.”
“Parası ne olacak. Babam ödemez, rezil oluruz.”
“Yok, ben konuştum babanla. Zaten İngilizce öğretmeni olmadığı için ucuza veriyor.”
“Kaça veriyor?”
“Saati elli.”
“Yuh! Elli lirayı bana verin, it gibi çalışırım.”
Öğretmenin, daha doğrusu öğrencinin adı Gizem’di, tam vaktinde gelmişti. Böyle kızlar çıtı pıtı oluyorlar, güzelliklerinin bilincine tam olarak varamamaktan kaynaklanan bir şaşkınlıkla bakıyorlar ya çevrelerine, bitiyorum. Denizden yeni çıkmış Tanrıçalar misali, bunların mitolojileri bile ayrı bir güzel oluyor.
“Nereden başlayalım?” diye sordu.
“Ne bileyim işte, nereden başlasak aynı, bana fark etmez,” dedim. “Sonuçta anlamayan benim.”
Oflayarak pöfleyerek defteri kitabı çıkardım, sonuçta on beş tatili yanan da bendim, millet bahçede maç yapıyor, bizim evde dandik filmlerin Fransız mürebbiye atmosferi. Çıt çıkmıyor, annem toz bile almıyor, salondaki koltuğa yapışmış, gürültü çıkmasın diye kıpırdamıyor. Tek avantaj, Gizem’in güzelliği. Bu da bir avantaj mı dezavantaj mı ayrı bir tartışma konusu. Güzel ama kendine güzel. Bana ne faydası var? Hiç. Öpmeye kalksam bir anda soğur, basar tokadı.
Dersler başladı. Gizem bayağı bir şey biliyordu, her şeyden önemlisi sabırlıydı, bazen anladığım halde anlamamış gibi yaptım, başka şekilde anlatmaya çalıştı, günlük yaşamdan örnekler verdi ‘for example’ diye başlayan basit cümleler kurarak. Gıcıklık yapmadı yani, güvenimi kazandı. Bir seferinde çözdüğüm bir exercise’in ardından saçlarımı karıştırmış, “Aferin çocuk,” demişti. “Well done!” Aynı şekilde saçlarını karıştırmak suretiyle karşılık vermiştim. İşte o zaman mesafe koymuş, bir daha dokunmamıştı.
İkinci dönem başladı. Ben Gizem’e sinir olmaya başladım, başlarda sıkı çalışıyordum gözüne girmek için. Zaten kadınların gözüne girme tutkusu kimde yok ki? Erkek zekâsı bu tip kafa yormalar yüzünden gelişmiştir. Ben İngilizcede aşama kaydettikçe annem komşulara, bizim oğlan anadili gibi İngilizce konuşuyor demeye başladı. Babam bunun doğru olup olmadığını anlamak için kabloluda her akşam CNN’i açtı, beni yanına çağırdı, dinletti, dinletirken de sürekli, “Ne dedi! Anlıyor musun? Ne dedi!” diye sorup durdu panikle.
Görüntüye göre bir şeyler salladım, sevindi ama çaktırmadı.
Sonuçta Gizem hayatımı mahvetti. Haftada bir saat ders anlattı gitti, ben altı gün yirmi üç saat onu bekledim. Onu düşündüm. Gizem’in gözleri, Gizem’in saçları, Gizem’in bakışları, Gizem’in bacakları, Gizem’in göğüsleri, Gizem’in kokusu, Gizem’in unuttuğu tokası, Gizem’in şaşkınlıkları, Gizem’in dersten derse değişen ruh halleri, Gizem’in sözcükleri doğru telaffuz etmem için çırpınan dudakları, Gizem’in adamı durduk yerde umutlandıran gülüşleri… Gizem’in o kadar çok şeyi vardı ki, başka bir şey düşünmeye imkân bırakmıyordu.

(…)

Emrah Serbes
Alçak Gönüllü Arzular
Kaynak: Erken Kaybedenler

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Osmanlı devletinde din, bir baskı ve istibdat unsuru muydu? – Sevan Nişanyan

Osmanlı yönetiminin tarikat olgusuna karşı tavrı hiçbir zaman bütünüyle olumlu olmamıştır. Fatih döneminde tüm tarikatlere yöneltilen baskıların benzeri gerçi daha...

Kapat