“Sen beni öldürdün baba” dedim | Erken Kaybedenler – Emrah Serbes

Erken Kaybedenler“Çalışan benim!” diye bağırdım. “Ama dört yıldızlı otellerdeki bayi toplantılarına giden sensin. Hayatında bir sefer tüp değiştirdin mi? Asalak!”
Babam bunları duyunca bir adım geri attı. Ağzı şaşkınlıktan açık kaldı bir süre.
“Evladım! Sakatım ben.”
“Sakat değilsin. Katilsin!”
Bunu duyunca çıldırdı. Titreyip kendine geldi, yumruğunu sıktı, bana vuracakken durdu, döndü duvara vurdu.
“Değilim! Katil değilim! Nefsi müdafaa, ilk o sıktı, topal kaldım. Keşke ben ölseydim de o topal kalsaydı.”
Başını ak güvercinli duvar takvimine vurarak ağlamaya başladı. Onu can evinden vurmuştum. Yaklaştım, omzuna dokundum şefkatle. Sakinleşmesini bekledim.
“Sen beni öldürdün baba,” dedim.
“Ne diyorsun evladım sen?”
“Beni de bu dükkânda öldürdün, boğarak öldürdün!” “Ne boğması lan?”
“Tüpgazla boğdun, damacana sularla boğdun!”

Kimi Sevsem Çıkmazı

Üç yazdır olduğu gibi bu yaz da dükkânda oturmuş telefonla verilen siparişleri alıyorum. Dursun Amca da dandik kamyonetimizle, benden aldığı adresler doğrultusunda dağıtım yapıyor. Sadece tüp değil damacanayla su da satıyoruz. Babam tüpçülüğe başladıktan sonra bütün tüpçüler gibi mutfak tüpüne benzemeye başladı. Beli kalınlaştı, saçı kelleşti, bıyık bıraktı. Eskiden sahibi olduğu Meydan Kıraathanesinde kâğıt oynamayı bırakmadı ama. Sadece görsel olarak katkıda bulunuyor mesleğe, sıkıntıyı çeken biziz.
Basıp gitmek istiyorum buradan. Bilhassa, her Allah’ın günü ha patladı ha patlayacak tedirginliğiyle oturduğum, gaz kokulu, basık tavanlı, yarı karanlık dükkândan. Yazlıkçıların fazla rağbet göstermediği bir kıyı kasabasına falan atabilsem kapağı, her gün plaja gider yarım kilo çekirdek çitlerdim. Üstüne de bir buçuk litre buzlu su içerdim. Kızlara bakardım göz ucuyla. Hatta yaz günlerine özgü o beklenmedik rüzgârlardan biri şemsiyelerini uçurduğu takdirde, onlar olayın heyecanıyla zıplayıp küçük çaplı çığlıklar atmaya devam ederken daha, yardım amacıyla yanlarına gider, o uçuk şemsiyeyi tutar, bütün gayretimle, ta ki hiçbir rüzgârın deviremeyeceği bir sağlamlığa erişinceye dek saplardım kızgın kumun derinliklerine. Bu arada da tanışırdım bir ikisiyle mutlaka. Akşamüstü plaj tenhalaşınca, deniz süt liman olduğunda, yassı taşlan suların üstünde sektirir, kaygısız kahkahalar atardık, seninki beş sefer sekti canım ama bak benimki sekiz sefer diye alışırdık.
Ama ne gezer! Babam hayli sert biri. Gençliğinde adam öldürmüş, 74 affıyla çıkmış. Gerçi beni fazla dövmedi. Otoritesini şiddete başvurmadan sağlamayı seven tiplerden.
“İyi akşamlar.”
Yüzüme kapattığım ellerimin şahadet ve ortaparmakla-n arasından, soyunurken gözlerini kapa,’ diyen bir kadını oyunbozanlık yapıp çaktırmadan dikizler gibi bakıyorum. Gelen, Handanın kardeşi.
“Nasılsın Berke Agbi?”
“Dehşetin dibindeyim canım. Tüp ya da su lazım mı?” “Yok.”
“Otur bir çay söyleyeyim.” “Annem merak eder.” “Neden geldin o zaman?” “Hiç. Geçerken uğradım.” “İyi ettin.” “Hadi hayırlı işler.” “Sağ ol canım.”
Gitti. Minik kalçalarına baktım. On üç yaşında, ben on yedi. Niyetim Handandı ya da bir mucize olursa Anneleri. Ama bu kız her geçen gün biraz daha fazla karıştırdı aklımı. Üç aylık nabız yoklamasının ardından utangaç bir çıkma teklifinde bulunmuştum 11.unlan a Olur dediğinde, nasıl sevinmiştim. Buluşmaya kardeşiyle birlikte geldiğini görünceye kadar. Bu ne demekti? Buluşmayı kabul ettim ama sakın yanlış anlama, aramızda bir şeyler olabileceği fikrini çıkar aklından. Bir daha arasaydım, belki yalnız gelirdi. Ellerimi yüzümden ayırıp Tüpçüler Odasının masa takvimine bir yumruk attım. Beni yanlış tanımışsın Handan! Benim de bir gururum var. Ayrıca başka güzel kızlar da var okulda. Bir sürü olasılık var. Ama yaz tatilindeyiz. Herkes bir yere gitti, ben buraya çakıldım. Şimdi plajda, tek ayağımın üstünde zıplıyor olabilirdim. Yüzerken kulağıma su kaçmış olabilirdi çünkü.
Dükkânın önüne çıktığımda çoktan gitmişti. Daha on üç yaşındaydı ama o da Handan ve Annesi gibi, bir afeti devran olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Tabii bu tip dönemlerde bir yaşın bile büyük önemi var. İki taraf da yirmi yaşını geçtikten sonra fazla problem kalmıyormuş diyorlar. Handan’ın kardeşi yirmi yaşına geldiğinde ben yirmi dört olacağım, belki o zaman Handan dan ve Annesinden göremediğim ilgiyi ondan görürdüm. O saçma sapan kafedeki buluşmada, ablasının yanında bir nevi gözlemci sıfatıyla bulunurken ne de içten gülüyordu. “Bülent! Bülent!”
Döndüm, babam. Her zamanki gibi hafif aksayarak geliyordu. İlk kurşunu öldürdüğü adam sıkmış, o mezara, babam topallayarak cezaevine. Yine de nefsi müdafaa dememişler. Babam cezaevinden çıktığı günden beri Ecevit’e oy verir. Adalet onun sayesinde yerini bulmuş. Sadece kendi davasında değil, bütün memleket meselelerinde de böyleymiş. Oysa babamın bütün arkadaşları MHP’lidir. Sarkık bıyıklı, takımla gezen, ciddi tipler. Ecevit, MHP’yle koalisyon yaptığında en çok babam sevindi. Sanki koalisyonu kuran kendisiymiş gibi, her an telefon açacaklar da bakan oldunuz diyeceklermiş gibi ağzı kulaklarında gezindi ortalıkta bir iki hafta.
“Ne arıyorsun dışarıda?”
“Şey için çıkmıştım.
“Dükkâna dön!”
Babam, hayatının bize anlatmadığı dönemlerinden birinde anında tersleme kursuna gitmiş. Kendince yanlış gördüğü bir durum mu var, hiçbir açıklamaya müsaade etmez. Beni dükkânın önünde görmesi yeterli, “Baba içeride sızıntı var, patlama olacaktı,” desem de dinlemez. Çünkü ona göre dükkânda oturup telefonlara bakmam gerek, patlarsa çıkarım. Ama artık yetti, ta burama geldi. Basıp gitmek, en azından bunu babama söylemek istiyorum. Bunu dile getirebilmek bile basıp gitmek kadar büyük bir başarı olur benim için.
“Ne bakıyorsun öyle, bir şey mi var?”
“Yok…”
“İyi. Dursun Amcan dönünce dükkânı kapatın, yemeğe gelin.”
Dursun Amca babamın cezaevinden beri arkadaşı. Hangi işe girse yanından ayrılmaz, yemekleri de bizde yer. Babamın girdiği işlerin haddi hesabı yok. Kıraathane mi açtı, Dursun Amca çay ocağına bakar. Emlakçı mı açtı, Dursun Amca evleri gezdirir. İçkili bir lokantayı mı devraldı, Dursun Amca mezeleri hazırlar. Tüpçüyü devralmaları da başlı başına bir hadise. Tüpçünün yaşlı bir kadına borcu varmış. Kadın babama gelmiş, borcunu tahsil etmesini istemiş. Babam da borca mahsuben adamın dükkânına el koymuş, üstüne geçirtmiş noterde. Kadına parasını da kârdan pay vererek taksit taksit ödemeye başlamış. Lakin taksit dilimleri ufak olduğundan kadının ömrü bütün borcunu tahsil etmeye vefa etmedi.
“Berke yemeğini soğutma canım!”
Anneme baktım. Babamdan yirmi yaş küçük. Üçüncü karısı. Babamın diğer evliliklerinden de beş çocuğu var ama bizi onlarla tanıştırmıyor. Bazen kendisi görmeye gidiyor. Dursun Amca da bankaya gidip her ay hesaplarına para yatırıyor.
“Doydum.”
Babam önce Anneme sonra da bana baktı. Anneme tebessüm etti, bana dönünce buz gibi oldu. Bir kaşık daha aldım. Babam Annemi çok sever, zaten kimseyle bu kadar uzun süre evli kalmamış. On sekiz sene, babam gibi daldan dala atlayan bir adam için hayatının en istikrarlı süreci. Annem, diğer evliliklerden olma çocuklara düzenli para yattığını duyunca anında valizleri toplamış, beni koluna takıp çıkmıştı evden, bir hafta teyzemlerde kalmıştık. Sekiz yaşındaydım o zaman. Babam bizi geri döndürmek için bütün beyaz eşyayı yenilemek zorunda kalmıştı. Hiç görmediğim kardeşlerime gönderdiği paraları da azaltmıştı. Annem her ay hesap cüzdanlarını kontrol eder hâlâ. Yemeği zar zor bitirdim.
“Kalkabilir miyim?”
“Nereye gideceksin?”
“Biraz hava alacağım.”

“Çok geç kalma.”
Hırsızlık için keşfe çıkmış gibi Handanların apartmanının önünde dolanmaya başladım. Bir daha deneseydim şansımı, belki yalnız gelirdi. Handan, Annesi ve kız kardeşi. Üçü de birbirinden güzel. Ama gurur yarası.
Handanın Annesi lise birdeyken edebiyat hocamızdı. Kalçasını kalorifer peteğine yaslar, romantik şiirler okurdu ya da en alakasız şiirlere bile romantik bir eda katmasını bilirdi. Alper Tunga Öldü mü diye sorardı mesela, hep beraber içlenirdik: İssız acun kaldı mı? Kalmaz mı hocam kalmaz mı? Özetle, harikulade bir kadındı. Ben buradayım diye bağırmayan yeşil gözleri vardı. Gözde mühim olan budur zaten, irilik, parlaklık değil, yalınlık. Bazen sağda solda duyuyorum, insanlar birbirlerine, “Çok güzel gözlerin var,” diyor. Saçma! Göz, yüzden ayrı bir şey değil ki, hatta bedenden ayrı bir şey değil ki ve hatta ruhtan bile ayrı bir şey değil, ister yedi yaşında olsun ister yetmiş, bu gezegende ben erkeğim diye gezen hiçbir insan evladı Handan’ın Annesine karşı kayıtsız kalamaz. Bir gün bir öğrenci tahtada yazdığı kompozisyonu okurken “Biraz kay,” diyerek yanıma oturmuştu, ben de sıra arkadaşıma doğru yaklaşmıştım bir parça. Bacak bacak üstüne atmıştı. Dizi dizime değmişti. Dizinin dizime değişi. Handan’ın Annesi için bir kelebeğin kanat çırpışıysa benim için kasırgaydı. Kaç sene geçti, hâlâ unutmam, günde en az beş sefer aklıma gelir. Biliyorum bu durumun, kökeni memeden kesildiğim güne kadar uzanan psikolojik nedenleri vardır. Ama bir kadını unutulmaz yapan şey, bir vakitler ona duyulan arzunun şiddetiyle doğru orantılı değil midir? O arzunun kıyısında, gerçekleşme olasılığının tam yanı başında, sanki arada başka hiçbir engel yokmuş gibi rahat davranabilmekle, kendini o tatlı yanılsamaya kaptırabilmekle doğru orantılı değil midir? Bu olgunun da mı sorumlusu benim mutsuz geçen çocukluğum? Cevap? Yok! Kalırsın öyle…
* * *
Bütün yazı dükkânda çekirdek çitleyerek ve siparişlere bakarak geçirdim, diğer yazlardan farklı olarak günlük tutmaya başladım. Sıradan günlerimi, işini ciddiye alan bir zabıt kâtibiymişçesine en ince ayrıntısına kadar kayıt altına aldım. Bu tutkuyu nasıl anlatmalı? Sıradan günlerin üstünde yoğunlaşırsam, o günlerin sıradan olmaktan çıkacağı yönünde çocukça bir hevese kapılmıştım diyelim. Dolayısıyla, gölgede kırk bir derece olan 23 Temmuz 2002 günü Türkiye saatiyle 13.30’da, Dursun Amca’nın, bir omzunda tüp diğer omzunda damacanayla merdiven çıkarken kalp krizi geçirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrıca babamın, “Durumu kritik,” diyen başhekimi “O zaman siktir git kalp masajı yap, elektroşok ver şerefsiz,” diye anında terslediğini de ekleyebilirim buna. Ardından, “Dursun ölürse bu hastaneyi başınıza yıkarım lan!” diye de bağırmıştı. Bunun üzerine “Hoopp! Hiişş! Dayı mısın lan?” diye üstüne yürüyen güvenlik görevlileri babamı aralarına aldılar. Allahtan, Ocaktan elemanlar yetişti de babam haşat olmaktan kurtuldu. Dursun Amca bir hafta yoğun bakımda yattıktan sonra hayata döndü. Ziyarete gelenlerin kafa tokuşturma âdetleri yüzünden başım ağrıdı.
Taburcu olduktan sonra Dursun Amca telefonlara bakmaya başladı, ben de siparişleri teslim etmeye. Bu sayede bayağı kol kası yaptım ama anam ağladı, sahiden ağladı, kaç sefer söyledi babama, “Yeni birini al yanına, bu çocuğu bu kadar yorma, bak ehliyeti de yok, kamyonetle çiğner birini Allah muhafaza,” dedi ama dinletemedi. Babam, “Hele bir okullar açılsın da bakarız canım,” demekle yetindi. Kimseye canım demez, büyük bir gelişmeydi bu onun için. İşten kurtulmak için o kadar kırmızıda geçtim, aşın hız yaptım, hatalı solladım, hatta sağladım. Ceza kesmeyi bırak, ehliyet soran bile olmadı. Tüpçü kamyonetlerine trafik önceliği var şehrimizde, bir ambulans şoförleri bir de biz; kansan eden yok.
O korkunç 22 Ağustos günü, kamyoneti sağa çekmiştim. Bayılacak gibiydim. Asansörü bozuk on katlı bir binanın dokuzuncu katına bir omzumda tüp diğer omzumda damacanayla tırmanmıştım. İnsan çok yorgun olduğu anlarda gururunu yenebiliyor. Sarhoşluk gibi bir şey. Handanı aradım. Buluşalım diyecektim, istersen kardeşini getir, istersen Anneni getir. Hatta hep beraber gelin. Telefonu yedinci çalışında açtı, hastaymış, çıkamazmış. Hazırladığım onca lafı yutmak zorunda kaldım, hasta haklan diye bir şey var.
Kamyonete dönünce Dursun Amca telsizle irtibat kurdu, tütün yorgunu sesiyle bir adres yazdırdı. “Adresin doğru olduğundan emin misin?” diye sordum. “Niye sordun?”
“Çünkü bu Handanların adresi.” “Evet, anası aradı az önce.”
Kamyoneti şık bir patinajla seri kaldırdım, köşeyi dönerken üç yaşlarındaki bir çocuğu eziyordum az daha. Annesi balkondan çığlık attı. Bu çocukları da yapıyorlar yapıyorlar sokağa bırakıyorlar, anlamıyorum.
Tüpü sırtlayıp apartmana girdim. Asansörde saçlarımı düzelttim. Handanların maddi durumu bizden iyi. Babası önemli bir meşrubat şirketinin şehrimizdeki başbayisi. Ayrıca meyveli sodayı Türkiye’ye getiren adam olduğu söyleniyor. Zili çaldım.
“Kapı açık, çekinme gir.”
Handanın Annesinin sesi. Bu kadar ılık ve davetkâr bir ses olamaz. Hafif aralık kapıyı ittim, ayakkabılarımı çıkardım. Çünkü biz tüpçüler terbiyeli insanlarızdır, emlak komisyoncuları gibi ayakkabılarla dalmayız haneye. Mutfağa girdim, orada oturuyordu, mutfak masasının yanında. Okuduğu kitabı ters çevirdi, açık biçimde masanın üstüne koydu.
“Merhaba Nurullah.”
“Merhaba hocam.”
“Berke mi demeliydim? Hep yoklama listesindeki ilk adlar geliyor aklıma.”
“Önemli değil hocam,” dedim. “Nurullah, Bülent, Berke fark etmez, bir adamın bu kadar çok ismi olduktan sonra. Bülent’i babam koymuş, Berke’yi Annem istemiş, Nurullah da rahmetli dedemin adı.
“Türlü yaparken tüp bitti.”
“Anlıyorum hocam, türlü en çok tüp bitiren yemeklerimizdendir.”
Hafif gülümsedi. Artı puan. Dolu tüpü boş tüpün yanına koydum. Dedantörünü çıkardıktan sonra tüplerin yerini değiştirdim. Handanın Annesi tekrar kitabına döndü. Açık balkon kapısının yanına oturmuş, eteğini toplayıp çıplak ayaklarını önündeki sandalyeye uzatmıştı. Kitaba baktım, ismini seçemedim. Güvenlik mekanizmasını söküp dolu tüpü bağlamaya başladım. Ortak geçmişimizden bir espri konusu aradım boş yere. Sevimli gözükme tutkusu. Lanet olsun.
“Yaz tatilinde bir şey okudun mu?” diye sordu birden.
“Ben okumayı pek sevmiyorum. Yazmak daha zevkli.”
“Okumadan nasıl yazıyorsun?”
“Yaşadıklarımı not ediyorum.”
“Okumadan nasıl yaşıyorsun?”
Cevap yok.
“Okudukların yaşadıklarını değiştirir, değiştirmese bile farklı bir gözle görmeni sağlar.”
O sıcakta yeni bir edebiyat dersine hazır değildim ama onu incitecek bir şey söylemeyi de kesinlikle istemiyordum. “Ben bunu biraz düşüneyim,” dedim. Dedantörü dolu tüpe taktım. Handanın Annesi 36 yaşında, okulun web sitesinden özgeçmişine bakmıştım. Belki de hiçbir zaman o yaz olduğu kadar güzel olmamıştır. Üstündeki o genç kız şaşkınlığını, büyüdüm ama çocuksu ruhumu koruyorum saçmalamalarını atalı hayli zaman olmuş, her santimetreküpüyle bir kadın. Çiçekli bir elbise giymiş. Ama şu baba Annelerimizin giydiği türden çiçek desenli basma entarilerden bahsetmiyorum. Böyle bir elbiseyi ancak bir kâinat güzeli mutfakta kitap okurken giyer. Üstten iki düğmesi açık, teşhir amaçlı değil, öyle olması gerektiği için.
Ocağın yanıp yunmadığını kontrol etmek üzereyken bir anda olduğum yere çakıldım. Çünkü açık balkon kapısından eteğini havalandıran beklenmedik bir rüzgâr esti. Sandalyeye uzattığı bacakları, bir heykelin açılış töreninde ipin çekilip örtünün kalktığı anlarda olduğu gibi ansızın ortaya çıktı, yüreğim ağzıma geldi. Ayak tabanlarından kalçasına kadar, her şey oradaydı. Hafif buğday rengi, pürüzsüz. Bir an külotuna da kaydı gözüm, siyah, önü dantelli. Külotun ince kıvrımlarına, o ince kıvrımların kalçanın başladığı yerde bıraktığı ince izlere de bakıverdim o telaşla. Bütün bu gözlem ne kadar sürdü tam hatırlamıyorum, bir saniye de sürmüş olabilir bir yıl da. Ama aceleyle eteğini iki bacağının arasına topladığını çok net hatırlıyorum. Baktığımı görmüştü. Yerin dibine geçtim. Ne gördüğünü çaktırmadı, sadece balkon kapısını ittirdi biraz.
“Sokak kapısını açık bırakmışsın, ondan cereyan yapıyor.”
Cevap veremedim, sanki cereyan yapsın da eteği açılsın diye sokak kapısını bilerek açık bırakmışım gibi, onu kötü emellerime alet etmeye çalışırken planlarım suya düşmüş gibi, kaldım öyle, bin kat yerin dibine geçtim. Cebimdeki yağlı çakmakla, ocağın yanıp yanmadığını kontrol ettim. Başım eğik, mutfak kapısına yöneldim.
“Para almayacak mısın?”
Döndüm.
“Ne kadar?”
“Otuz dört.”
Elli verdi, ellerimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak bir yirmilik uzattım.
“Dur dört lira vereyim.” “Önemli değil, su getirirken alırız.”
“Ama biz suyu başka yerden alıyoruz.*’ “Önemli değil, onlar alır.”
Güldü, beş lira koydu cebime. Daha savaş başlamadan yere serilmiş gerizekâlı bir asker gibi, savaşta değil tatbikatta ölmenin burukluğuyla kendimi zar zor attım koridora.
“Boş tüpü almayacak mısın?” diye seslendi arkamdan.
Allah’ım bitsin bu işkence. Yine döndüm, boş tüpü sırtladım.
“Bu kadar abartmana gerek yok,” dedi. “Neyi?”
“Dalmışım, esen rüzgârı hesaba katmadım. Kim olsa bakardı.”
“Haklısınız, kim olsa bakar, yani size bakar… Yani öyle demek istemedim, yani kötü bir niyetim yoktu herhalde.”
“Bunu da yazacak mısın günlüğüne?” “Yok, ben böyle şeyler yazmam. Ayıp olur. Bir de babam okursa falan, bir hadise çıkarır.”
Kapının önüne boş tüple yürüdüm. Ayakkabılarımı giyerken elinde dondurmayla Handanın kardeşi geldi. Üstünde basketbol forması vardı. Daha doğrusu formanın sadece üst kısmı. Forma büyük geldiğinden dizlerinin bir karış üstüne kadar iniyordu. Bana, turnikeye çıkacakmış gibi yaklaştı, tatlı tatlı gülümsedi. Gözleri Handandan ve Annesinden daha yeşil, saçları da onlar gibi kestane değil, daha açık renk. Böyle bir kızı belli bir kategoriye sokamazsınız, kumral desen değil sansın desen değil, nevi şahsına münhasır bir tipleme işte. Her gün. Handan mı Annesi mi kardeşi mi daha güzel acaba diye düşünüyorum. Buna karar vermek için kalabalık bir halk jürisinin toplanması gerekir. “Merhaba Berke Ağbi.” “Merhaba canım, nasılsın?” “İyiyim.”
Dondurmasını topu potaya bırakır gibi uzattı.
“Kornet ister misin? Şu tarafından al istersen.”
“Hayır canım,” dedim. “Başkasının yaladığı dondurmayı yalamam ve her sabah kendi diş fırçamı kullanırım, prensiplerim var.”
“Çok esprilisin Berke Agbi. Senin en çok bu yönünü seviyorum.”
Sen, bir sefer ablanla beraber saçma sapan bir kafede gördün beni küçük kız, bir iki sefer de tüpçüye uğradın ayaküstü, ne zaman sevilecek yönlerimi tasnif eltin böyle. Oradan kaçmalıydım, yoksa ailecek baştan çıkaracaklardı beni. Dayanamadım. “Handan yatıyor mu?” diye sordum.
“Hayır, dışanda.”
“Hasta değil mi?”
“Değil. Sametle çıktılar.”
“Ne! Şu PAF liginde oynayan gerizekalıyla mı? Avarel Samet.” “Evet.”
Handanın kardeşi sırtını döndü. Formanın arkasında Samet yazıyordu. Bir de imzalamış. İte bak, sanki NBA’de oynuyor. Kapıyı çektim, daha fazla cereyan yaratmadan çıkmak istiyordum. Tam kapanacakken tuttu kapıyı, “Ablam, senin onu sevdiğini düşünüyor,” dedi. “Dün akşam konuştuk, aramızda kalsın tabii.”
Sırtımdaki tüple merdivenin ilk basamaklarını inmeye hazırlanırken durdum, “Bak canım,” dedim. “Şu dünyada üç kadın kalsa bile, ablanı sevmeden önce uzun bir kararsızlık yaşardım. Ona böyle söyleyebilirsin, aramızda kalmasına gerek yok. Ayrıca akıllı kızlar Avarel’den hoşlanmaz, Red Kit’i severler.”
“Sen Red Kit misin?”
“Samet’in yanında herkes biraz Red Kit’tir. Bilhassa bunu söyle, iyice kır kalbini. Bir kalbi varsa tabii.”
* * *
Ertesi aksam kamyoneti dükkânın önüne çektim. İçeri girecektim, baktım Dursun Amca yok, masanın arkasında babam oturuyor. Geri döndüm.
“Bülent! Bir gel bakayım.”
İçeri, elimi alnıma siper edip başım önde girdim.
“Bu kamyonetten niye traktör gibi ses çıkmaya başladı.”
“Bilmiyorum, sıcaktan herhalde, hararet yapıyor.”
Öbür taraftaki tüpleri inceler gibi yapıyordum.
“Sen bir bana baksana!”
Döndüm ama yere bakıyordum.
“Kafanı kaldır, elini alnından çek.”
Sekerek geldi, yüzümü gözümü inceledi.
“Kimden dayak yedin?”
“Yok baba, dayak falan.”
“Kim şişirdi o zaman bu gözü?”
Sağ gözüm şişmiş, kaşımı da kendisiyle beraber şişirerek küçük çaplı bir balon oluşturmuştu yüzümde. Akına da kan oturmuştu.
“Yok baba, küçük bir tartışma.”
“Kimle?”
“Bilmiyorum. Yolda.”
“Sebep?”
“Ters bakma.”
“Sen hiç vuramadın mı?”
“Yok.”
“O kadar tüp taşıyorsun, iki tane çakamadın mı ağızlarına?”
“Of baba ya, of!” diye isyan ettim yıllar sonra.
Şaşırdı.
“Ne oluyor lan ne oluyor!”
“Bıktım buradan, bu gaz kokusundan, üstümdeki basımdaki yağdan, denkleştirmeye çalıştığım kirli para üstlerinden. Yaşamaktan…”
“Ne bıkması lan! Ne olacaktı ya! It mi olacaktın, serseri mi olacaktın! İşin gücün var işte, ne güzel çalışıyorsun.”
“Evet çalışıyorum!”
Sinirden titriyordum. Babam soru dolu gözlerle bakıyor, anlamaya çalışıyordu bu ayaklanmanın nedenini.
“Çalışan benim!” diye bağırdım. “Ama dört yıldızlı otellerdeki bayi toplantılarına giden sensin. Hayatında bir sefer tüp değiştirdin mi? Asalak!”
Babam bunları duyunca bir adım geri attı. Ağzı şaşkınlıktan açık kaldı bir süre.
“Evladım! Sakatım ben.”
“Sakat değilsin. Katilsin!”
Bunu duyunca çıldırdı. Titreyip kendine geldi, yumruğunu sıktı, bana vuracakken durdu, döndü duvara vurdu.
“Değilim! Katil değilim! Nefsi müdafaa, ilk o sıktı, topal kaldım. Keşke ben ölseydim de o topal kalsaydı.”
Başını ak güvercinli duvar takvimine vurarak ağlamaya başladı. Onu can evinden vurmuştum. Yaklaştım, omzuna dokundum şefkatle. Sakinleşmesini bekledim.
“Sen beni öldürdün baba,” dedim.
“Ne diyorsun evladım sen?”
“Beni de bu dükkânda öldürdün, boğarak öldürdün!” “Ne boğması lan?”
“Tüpgazla boğdun, damacana sularla boğdun!” Kapıyı çarpıp çıktım. Peşimden çıktı. “Bülent! Bülent! Bir dur lan,” diye seslendi. Hızlı yürüdüm, yetişemedi.

Devamı>>

Emrah Serbes
Erken Kaybedenler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Her Şeyin Sonundayım” | Tezer Özlü ve Ferit Edgü Mektuplaşmaları

“En Çok Ve En Uzun Sana İnandım” "Öyle bir aşk yaşamışsındır ki, 'Bir daha artık böylesini yaşayamam' dersin. Sonra bir...

Kapat