Hayri baba’nın japon balıkları – Emrah Serbes

Red Kit, otuz yaşına bastığı gün büyük arayışına son verdi ve Tunalı Hilmi’deki meşhur terapistin kapısında aldı soluğu. Kapıyı Selma açtı. Uyarı levhası gibi hatundu, “Burada sigara içilmez,” dedi.
“İçen kim!”

Selma, Red Kit’in dudağının kıyısından sarkan Maltepe’nin yanmadığını fark etti. “Randevunuz dörtteydi değil mi?” diye sordu.

“Galiba.”

“Daha yirmi dakika var.”

“Olabilir.”

“Randevularınıza hep böyle erken mi gelirsiniz?”

“Hep böyle çok mu sorarsın?”

Selma holdeki masasına kinli bir tebessümle döndü. Sekreterdi herhalde. Red Kit saten boyalı bekleme odasında kaldı. Üçlü koltuğun köşesine oturdu, siyah yeleğinin düğmesini açtı, san gömleğinin yakasını düzeltti. Birbirlerinin görüş alanına girmeleri için oturdukları yerde iki büklüm olmaları gerekiyordu artık. Bir süre sonra eğilen Selma oldu, yanağı masaya değmek üzereyken sordu “Nescafe içer misiniz?”

“Her sabah içerim.”

Selma iki nescafe söyledi, biri kafeinsiz. Akşam Refik’le –sevgilisi olur – buluşacaktı. Profesör erken çıkmasına izin verir miydi acaba? Selma’ya kalsa Sevgililer Günü’nü resmî tatil ilan ederdi.

Bu arada Red Kit, ruh sağlığını bozan bir iki bekleme odası tablosuna baktı. Pencerenin önündeki kafesten caddeyi izleyen yeşil san muhabbet kuşunun kulak tırmalayan cik ciklerini dinledi. Eğilmeden sordu: “Bu kuşun adı Egocan mı?”

“Hayır, Zıpır.”

Vakit geçsin diye cam sehpanın üstündeki Cosmopolitan‘ı aldı eline. Önce tarttı, bir buçuk kilo çekerdi, % 75’i reklâm. Erkeğinizi nasıl elinizde tutarsınız? Daha önce denemediğiniz 14 seks önerisi. Bu yıl kırmızı moda. Sapsız çantalar çok şık.

Harbi nescafe’yle -kafeinli- profesör aynı anda geldiler. Red Kit bir eliyle fincanı tutarken, boştakiyle profesörün elini sıktı. Profesörün gözlüğü yoktu, kravatı da yoktu ve hatta saçı sakalı da ağarmamıştı. Profesörün odasına geçtiklerinde, gözleri arkaya yatan koltuk aradı. Onu da göremeyince profesörün profesör olduğuna yönelik şüpheleri iyice arttı. Oturacak yer arıyormuş gibi yaparak duvardaki diplomayı kontrol etti. Ardından, masanın önündeki deri koltuğa oturdu. Profesör de geldi tam karşısına oturdu. “Sigara mı içmek istiyorsun?” diye sordu.

“Hayır, bıraktım.”

“Ne zaman?”

“Bugün. Ağzımın kenarından sarkması rahatsız mı ediyor?”

“Hayır. Anlıyorum.”

“Neyi anlıyorsun?”

“Ben de bayağı zorlanmıştım bırakırken.”

“Buraya gelmemi bir arkadaşım tavsiye etti. Şimdi çocukluğumu mu anlatmam gerekiyor?”

Profesör ilk tanısını koymuştu: “Biraz agresif. Korkusunu espri yaparak dengeliyor.”

Red Kit de ilk tanıyı koymuştu: “Yumuşak başlı bir tip. Espriden pek anlamıyor.”

Profesör “Çocukluğun nerede geçti?” diye sordu.

“Yetiştirme yurdunda. Yani yedi yaşından sonrası. Ne oldu? Hemşeri mi çıktık?”

“Nerelisin?”

Red Kit güldü. “Ben bir yalnız kovboyum, yuvamdan uzaktayım.”

Yurt müdürü Hayri Baba’nın odasına temizlik malzemeleriyle girdiler. Red Kit, Pembo ve Gorbaçov Haşan. Hizmetli Rakım Efendi kapıyı kapatırken, “Müdür Bey gelene kadar pırıl pırıl olacak burası!” dedi. Red Kit toz almaya, yangında ilk kurtarılacak dolabın üstündeki Atatürk büstünden başladı. Pembo paspası aldı. Paspasın sapı kendi boyundan uzundu.

Ortak yapılan işlerdeki kişisel ense yapma payını hesaplayan Gorbaçov Haşan, bunu değerlendirmeye karar verdi. Zaten dokuz yaşındaydı, diğerlerinin ağbisi sayılırdı. Masanın arkasındaki akvaryuma yaklaştı, yüzünü dayadığı camda burnu yassılaştı. Sağa sola giden Japon balıklarım seyretmeye koyuldu.

Red Kit, büstün tozunu aldıktan sonra merakını yenemedi, ters çevirip içine bakmak istedi. Bir hayli zorlandı, zira yedi buçuk yaşındaydı. Az kalsın, üstüne çıktığı sandalyeden Ata’nın büstüyle beraber yere kapaklanacak ve böylece okkalı bir dayak yemeyi garantileyecekti. Ne aradığını bilmiyordu ama büstün içinin boş olduğunu görünce hayal kırıklığına uğradı biraz.

Dışarıda sağanak vardı. Damlaların tıpırtısı panjurda büyürken Gorbaçov Haşan yüzünü akvaryumdan ayırıp Red Kit’e döndü, “Senin anan baban teröristmiş,” dedi. Red Kit, büstü ona atmayı düşündü bir an, yetiştiremeyeceğini anlayınca omuz silkmekle yetindi. Pembo da paspası bırakmış bakıyordu. Sakızdan şişirdiği balonu patlatıp yüzüne yapışan kısmı ayırdıktan sonra “Derörest ne?” diye sordu. Gorbaçov Haşan belki Red Kit konuşma ihtiyacı duyar diye hemen cevap vermedi. Pembo tekrar sordu “Dürorast ne?”

Garbaçov Hasan “Dürorast değil, terörist,” dedi. “Silahla adam öldüren teröriste terörist denir,” diyerek de TDK sözlüğüne taş çıkaran bir tanım yaptı. Altı buçuk yaşındaki Pembo’nun kafası karışmıştı. Zihnindeki ihtimalleri tarttı. Tommiks’le Ten Ten’i eleyip “Yani Red Kit gibi mi?” diye sordu.

“Lan salak oğlu salak,” dedi Gorbaçov Haşan. “Red Kit adam öldürür mü hiç?” Pembo düşünürmüş pozlarında kafasını kaşıyordu, “Öldürmez,” dedi mecburen. Daha okula başlamadığından çizgi kahramanları resimlerinden, biraz da Milliyet Çocuk okuyanların anlattıklarından biliyordu. Gorbaçov Haşan konunun uzmanı edasıyla “Öldürmez tabii,” diye devam etti. “Teksas Postası’nı okumadın mı? Red Kit, adamlar çok kaşınırsa ateş eder, o zaman da silahlarından vurur. Ama terörist öyle değil, öldürür.”

“Kimi öldürür?”

“Bebekleri öldürür. Askerleri öldürür.”

Pembo iyice düşünüp taşındıktan sonra “Daltonlar gibi mi?” diye sordu.

“Eh, ona yakın.”

Pembo üzüldü. Hüzünle Red Kit’e baktı, severdi onu. 23 Nisan’da Çokomel dağıttıklarında boyu yetişemediğinden alamamıştı, iki tane alan Red Kit, birini ona vermişti. Ranzaları da yan yana olduğundan, stratejik ortak olarak gördüğü bu arkadaşıyla arasını bozmak istemezdi. Daha fazla üstelemedi.

Red Kit ise bu terörle mücadele muhabbeti esnasında bir iki sefer Gorbaçov Hasan’a düşmanca bakmakla yetinmişti. Gerçi bir ara “Sen önce alnındaki lekeye bak,” demeyi düşünmüştü ama sonra nedense vazgeçmişti. Zaten Hasan’a da Gorbaçov lakabının takılmasına daha çok uzun zaman vardı, şimdilik, yetiştirme yurdu ortamlarında umumiyetle Piç Haşan olarak biliniyordu.

Red Kit, pencere kenarındaki saksının tozunu almaya başladı. Saksının yanında unutulmuş su bardağını gördü, evirip çevirdi. Kahvelerde duble çay isteyince gelen milli su bardağıydı, Paşabahçe Palaks.

Gorbaçov Haşan tekrar balıklara dönüp “Bunların yemi nerede?” diye sordu. Sorunun yanıtını akvaryumun altındaki dolabı karıştırmaya başladığında buldu. Elindeki yem paketini salladı sevinçle. Böylece üç çocuk, akvaryumun içinde dolanan üç Japon balığının çevresinde toplandı.

Yurt Müdürü Hayri Baba’nın hayatta sevdiği üç şey vardı: Zilli, Hafız ve Yangider. Bu üçlüyü bir soyutlamayla aynı potada eritip, “Hayri Baba hayatta en çok Japon balıklarını severdi,” demenin âlemi yoktu. Zira Hayri Baba, her balığının kendine özgü bir mizacı olduğunu bilirdi. Örneğin Hafız hiçbir şeyi unutmazdı. Yangider’in zaten adı üstündeydi. “Bunlar havaya uçmadı ya evladım!” diye bağırdı.

Üç çocuk Hayri Baba’nın çevresine dizilmişti. Akvaryumda Japon balığı yoktu. Hizmetli Rakım Efendi “Hanginiz aldı lan! Çabuk söyleyin!” diye diklendi. Hayri Baba onu bir el işaretiyle yatıştırdı. Bu muammayı çözmek için pedagojik inceliklerden faydalanması gerektiğini anlamıştı. “Bakın evladım,” dedi en şefkatli sesiyle. “Korkmanıza gerek yok. Nereye koyduysanız söyleyin. Size tıpkısının aynısından böyle bir akvaryum alacağım. İçine de üç tane Japon balığı koyacağım.”

Gorbaçov Hasan’la Pembo bu vaat üstüne sevindiler. Yüzlerine şapşal bir tebessüm yayıldı. İkisi de Red Kit’ten şüpheleniyordu. Garbaçov Haşan onu göstererek “Bu almıştır Hayri Baba,” dedi. “Söylesene lan sen aldın değil mi? Bak şimdi Hayri Babacım, ben Pembo’yla tuvalete gittim, bu yalnız kaldı odada. O zaman almıştır. Anası babası terörist değil mi zaten? Kesin bu aldı.”

Hayri Baba “Sen nereden duydun bakayım bu terörist laflarını?” dedi.

“Siz konuşurken duydum Hayri Baba. Geçen akşam…”

Hayri Baba sert bir tokat çıkardı. “Sen bizi mi dinliyorsun len gizli gizli!”

Gorbaçov Haşan yanağını tuttu. “Yok Hayri Baba!”

Boyu paspasa yetişmeyen Pembo, “Balıklara da yem vermişti kaybolmadan önce,” diyerek fiştekledi.

Hayri Baba “Yemi nereden buldun len?” diye sordu.

Pembo parmağıyla dolabı gösterip “Orayı karıştırdı,” dedi. Hayri Baba bir tokat daha yapıştırdı. “Gizli gizli odayı mı karıştırıyorsun len!”

Gorbaçov Haşan ağlamaya başlamıştı. Burnunu sildiği elini Pembo’ya sallayıp “Lan salak oğlu salak,” dedi. “Ben senin en iyi arkadaşın değil miyim?”

Hayri Baba, dengeyi sağlamak için Pembo ve Red Kit’e de birer tokat attı. “Nerede len bu balıklar? Hanginiz aldı!”

Pembo kızarmış yanağını tutup “Ne vuruyorsun buşt!” dedi ve müdürün kaval kemiğini 28 numara ayakkabısının ucuyla tepikledi. Odaya bir sessizlik çöktü, Hayri Baba ve Rakım Efendi şaşkın gözlerle Pembo’ya baktılar. Hayri Baba elinin dışıyla pantolonunu silkeledi.

Pembo esasen uysal bir çocuktu ama meşru müdafaa hakkına büyük önem verirdi. Hayatında bir kez gördüğü babası -geçen yıl bayram ziyaretine gelmişti- “Hiçbir şeyden korkma,” demişti. “Biri sana küfrederse küfret, ne olursa olsun kavgadan kaçma.” Bunu o zamandan beri hayat felsefesi haline getirmişti ve bu yüzden bir yıldır yemediği dayak kalmamıştı. Gorbaçov’un salak oğlu salak demesi dışında, -ama o zaten herkese böyle hitap ederdi- hiçbir küfre ve fiilî saldırıya tahammülü yoktu. Elindeki bütün imkânlarla anında misilleme arayışına giriyordu. Hayri Baba arka arkaya üç tokat atınca neye uğradığım şaşırdı.

Gorbaçov Haşan, Pembo’ya sarılıp, “Valla billa biz almadık Hayri Baba,” dedi. “Ekmek kuran nimet çarpsın!” Red Kit sustu. Hayri Baba, Gorbaçov Hasan’la Pembo’yu kolundan itti, “Siz çıkın dışarıda bekleyin!”

Red Kit’le baş başa kaldıklarında masanın üstünden Maltepe’sini aldı. Paketi kontrol etse eksilen sigaraları da fark edebilirdi. Eli çakmağa gitmeden Rakım Efendi yetişip yaktı. Nikotini alınca biraz sakinleşti. “Sen aldıysan söyle bak,” dedi. “Valla kızmayacağım. Konuşsana oğlum. Ben de senin bir baban sayılırım.”

Red Kit yine omzunu silkince Hayri Baba’nın şalteri attı. Dudağının kenarındaki Maltepe’nin dumanı tüterken, onu yakasından kavrayıp silkelemeye başladı “Susma len it! Nereye koydun balıkları! Konuşsana len! Susma len! Konuş len!”

Emrah Serbes
Kaynak: Son Hafriyat
Hayri baba’nın japon balıkları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tayyip Erdoğan neden anayasayı değiştirmek istiyor? – Fikret Başkaya

Mülk sahibi sınıflar da artık asgari hak-hukuk, sınırlı özgürlük ve demokrasi koşullarında bile yönetemeyeceklerini biliyorlar. Bunların kırıntısına bile tahammülleri yok....

Kapat