Michel Foucault: Erdem kendimize karşı sorumluluklarımızdır, topluma değil

İnsan Bilimlerinin Biçimi
Olağan durumda, matematiğin işlevinde tanımlanmaya çalışılmaktadır: ya insan bilimlerinin içinde matematikselleştirilebilir nitelikteki her şeyin envanterini çıkararak ve öylesine bir biçimselleştirmeye yatkın olmayan her şeyin henüz bilimsel pozitifliğe ulaşmadığını varsayarak…

onu mümkün olduğunca matematiğe yaklaştırarak ya da bunun tersine, matematikselleştirilebilirin alanı ile, yorumun yeri olduğundan, özellikle anlama yöntemleri uygulanacağından, bilginin klinik kutbunda yoğunlaşmış olacağından ötürü ona indirgenemez nitelikte olanın alanını birbirlerinden ayırmaya çalışarak. Bu cins çözümlemeler, yalnızca aşınmış olduklarından ötürü değil, aynı zamanda yerindelikten yoksun olduklarından ötürü de bıktırıcıdırlar.
Kuşkusuz, insana uygulanan bu ampirik bilginin (hangi sınırlar içinde “bilim” denileceğini henüz bilmeksizin, genel âdete uymak üzere, bunlara “insan bilimleri” adı verilebilir” matematikle ilişkisinin olduğu kesindir: diğer bütün bilgi alanları gibi, bu bilgiler de, bazı koşullar altında matematikten yararlanabilirler; bazı girişimleri, sonuçlarının çoğu biçimselleştirilebilir. Bu aletleri tanımak, bu biçimselleştirmeleri uygulayabilmek, tamamına erecekleri düzeyleri tanımlamak kesinlikle başat öneme sahiptir; Condorcet’nin olasılık hesaplarını siyasete nasıl uyguladığını, Fecher’nin duygu artışıyla tahrik artışı arasındaki logaritmik ilişkiyi nasıl tanımladığını, çağdaş psikologların öğrenim olgularını anlamak için enformasyon teorisinden nasıl yararlandıklarını bilmek, bilgi tarihi açısından hiç kuşkusuz ilginçtir. Fakat ortaya konulan sorunların spesifikliğine rağmen, matematikle olan ilişkinin (matematikselleştirmenin olabilirliği veya tüm biçimselleştirme gayretlerine direnç), insan bilimlerinin kendilerine özgü pozitifliklerinin kurucu unsuru olması pek olası değildir. Ve bunun iki nedeni vardır: çünkü bu sorunlara esas olarak birçok diğer disiplinle (biyoloji, genetik gibi) ortak olarak sahiptirler (tamamen özdeş bir şekilde olmasa bile) ve özellikle de çünkü, arkeolojik çözümleme, insan bilimlerinin tarihsel apriorisinin içinde, yeni bir matematik biçim veya matematiğin insani alandaki bir ilerlemesinden çok mathesis’in bir cins geri çekilmesine ve hayat, dil ve emek gibi ampirik örgütlenmelerin, mümkün en küçük farklılıkların çizgisel düzenine nazaran serbest kalmalarına tanık olmuştur. İnsanın ortaya çıkışı ve insan bilimlerinin kurulması (bir tasarı biçiminde bile olsa), bu anlamda, bir cins “matematiksizleşme” ile bağlantılı olacaktır. Hiç kuşkusuz, bütünü itibariyle mathesis olarak kavranmış olan bir bilginin bu çözülüşünün matematiğin bir geri çekilmesi olmadığı, çünkü bu bilginin hiçbir zaman (astronomi ve fiziğin bazı noktalarındaki durum hariç) fiili bir matematikselleştirmeye yönelmediği söylenecektir; bu bilgi ortadan kaybolarak, doğayı ve tüm ampiriklikler alanını matematiğin her ân sınırlı ve denetimli bir uygulanışı için serbest bırakıyordu; matematik fiziğin ilk büyük ilerlemeleri, olasılık hesaplarının kitlesel olan ilk uygulamaları, nicelleştirilmeyen düzenlerin genel bir bilimin kurulmasından vazgeçilmesinin hemen arkasında ortaya çıkmamışlar mıdır? Nitekim, bir mathesis’ten vazgeçilmesinin (en azından geçici olarak), bazı bilgi alanlarında nitelik engelinin kaldırılmasına ve matematik aletinin henüz girmediği alana uygulanmasına izin verdiğini inkâr etmek mümkün değildir. Fakat, fizik alanda mathesis tasarısının çözülmesinin, matematiğin yeni uygulamalarının keşfiyle bir ve aynı şey olmasına karşılık, durum bütün alanlarda böyle olmamıştır: örneğin biyoloji, niteliksel düzenler bilimlerinin dışında, olgular ile işlevler arasındaki ilişkilerin çözümlenmesi, yapıların ve dengelerin incelenmesi, bireylerin ve cinslerin tarihi içinde bunların oluşum ve gelişimlerinin araştırılması olarak kurulmuştur; bütün bunlar biyolojinin matematik kullanmasını ve bu kullanımın eskisinden daha büyük ölçekte olmasını engellememiştir. Fakat, biyoloji özerkliğini matematikle olan ilişkisi içinde kazanmamış, pozitifliğini bu ilişki içinde tanımlamamıştır. İnsan bilimleri için de aynı durum söz konusu olmuştur: insana kendini bilgi nesnesi olarak kurma olanağını veren matematiğin ilerlemesi değil de, mathesis’ın geri çekilmesi olmuştur; bu yeni alanın ortaya çıkışına dışarıdan hükmeden, emeğin, hayatın ve dilin kendi kendilerini kapsar hale gelmeleridir; ve bu ampirik-aşkın varlığın, düşünce dokusu düşünülmemişle sonsuza kadar karışmış olan bu varlığın, ona geri dönüşün dolaysızlığı içinde vaat edilmiş olan bir kökenden hep ayrı olan bu varlığın ortaya çıkışı, insan bilimlerine kendine özgü edasını sağlamaktadır. Diğer disiplinlerde olduğu gibi, burada da matematiğin uygulanması gene de, XIX. yüzyılda Batı düşüncesinde meydana gelen bütün değişimler tarafından kolaylaştırılmış (ve giderek artan bir şekilde) olabilir. Fakat insan bilimlerinin en kökten tasarılarının, olasılık hesabının siyasal kanaat olgularına uygulanmaya ve duyguların artan yoğunluğunu ölçmek için logaritmadan yararlanmaya kalkışıldığı gün tanımlandığını ve bu bilimlerin pozitif tarihinin de gene aynı gün başladığını hayal etmek, bir yüzey karşı etkisini temel olay olarak kabul etmek olacaktır.

Başka terimlerle söylenilmesi halinde, insan bilimlerine kendine özgü mekânı açan ve kitle oluşturdukları hacmi sağlayan üç boyutun içinde, matematiğinki herhalde en az sorunlu olanıdır, her halü kârda en açık, en sakin ve bir bakıma en şeffaf ilişkileri onunla sürdürmektedirler: öte yandan, matematiğe şu veya bu biçim altında başvurulması, insan hakkındaki pozitif bilgiye, bilimsel bir üslup, bir meşruluk atfetmenin en basit biçimi olmuştur. Buna karşılık, en temelli güçlükler (insan bilimlerinin özleri itibariyle ne olduklarını en iyi tanımlayanlar), bilginin diğer iki boyutunun tarafında yer almaktadırlar: sonluluk analitiğinin sergilendiği boyut ve nesne olarak dili, hayatı ve emeği alan ampirik bilimlerin onun boyunca dağıldıkları boyut.
Nitekim insan bilimleri, insana yaşaması, konuşması, üretmesi ölçüsünde yönelmektedirler. Çünkü insan canlı varlık olarak gelişmekte, ihtiyaçlarını ve işlevlerini bulmakta, hareketli koordinatlarını birbirlerine kendi içinde bağladığı bir mekânın açıldığını görmektedir; bedensel varoluşu onu genel olarak, canlıyla her bir yandan çakıştırmaktadır; aletler ve nesneler üreterek, ihtiyaç duyduğu şeyleri mübadele ederek, tüketebileceği şeylerin onun boyunca yol aldığı ve kendinin de burada bir menzil olarak tanımlandığı koskoca bir dolaşım şebekesi örgütleyerek, kendi varoluşu içinde diğerleriyle dolaysız bir şekilde iç içe girmiş olarak gözükmektedir; nihayet çünkü bir dili vardır, kendine koskoca bir simgesel evren kurabilir ve bunun içinde geçmişiyle, şeylerle, başkalarıyla ilişki halinde olabilir, gene bu evrenden hareketle bilgi gibi bir şey kurabilir (özellikle, kendiliğinden sahip olduğu ve insan bilimlerinin mümkün biçimlerinden birini meydana getirdikleri şu bilgi). Öyleyse, insan bilimlerinin yerini, hayatın, emeğin ve dilin söz konusu olduğu bütün şu bilimlerin yakınında, sınırında ve bütün uzantısı boyunca saptamak mümkündür. Bu bilimler tam da, insanın kendini ilk kez pozitif bir bilginin olabilirliğine sunduğu dönemde oluşmuş değiller midir? Ancak, ne biyoloji, ne iktisat, ne de filoloji insan bilimlerinin ne ilkleri, ne de en başatları olarak alınmalıdır, insandan başka canlılara da yönelik olarak biyoloji için bu zahmetsizce kabul edilmektedir; aynı şeyi, sadece insanla ve faaliyetleriyle uğraşan iktisat veya filoloji için kabul etmek daha zordur. Fakat, insan biyolojisi veya fizyolojisinin, dilin kortikal merkezlerinin anatomisinin neden hiçbir şekilde insan bilimi olarak kabul edilemeyecekleri sorulmamaktadır. Bunun nedeni, insan bilimlerinin nesnesinin kendini hiçbir zaman biyolojik bir işleyişin varoluş tarzı içinde (ne de insandaki bir uzantısı olarak, özel halinde) sunmamasıdır; daha çok bunun tersi geçerlidir; eylem ve sonuçların değil de, bu işleyişin kendine özgü varlığının durakladığı yerde başlamaktadır -doğru veya yanlış, açık veya kapalı, tamamen bilinçli veya bazı uykuların derinliklerinde, doğrudan veya dolaylı olarak gözlenebilir, insanın kendi kendine telaffuz ettiğinin içinde gözlenebilir veya ancak dıştan teşhis edilebilir temsillerin serbest kaldıkları yerde-; dilin çeşitli bütünleşme merkezleri (işitsel, görsel, motor) arasındaki intrakortikal bağlantıların araştırılması insan bilimlerine ait değildir; ama bu bilimler şu kelimeler mekânı, onların anlamlarının mevcudiyeti veya unutulması, söylenilmek istenenle bu hedefin içinde yer aldığı eklemleşme arasındaki açıklık sorguya çekilir çekilmez, işleyiş alanlarını bulacaklardır (özne herhalde bu alanların bilincine varmamıştır, ama eğer bu aynı özne temsillere sahip olmasaydı, onlara tahsis edilecek hiçbir varoluş tarzı olmazdı).

Daha genel olarak, insan, insan bilimleri için, kendine özgü bir biçimi (oldukça özel bir fizyoloji ve hemen hemen benzersiz bir özerklik) olan bir canlı değil de tamamen ait olduğu ve tüm varlığı boyunca onun tarafından kat edildiği bir hayatın içinde, sayelerinde yaşadığı ve onlardan itibaren şu hayatı kendine temsil etme konusundaki garip kapasiteye sahip olan canlıdır. Aynı şekilde, insan istediği kadar yeryüzünün tek çalışan canlısı değilse bile, en azından üretimi, dağıtımı, tüketimi çok önemli hale getirmiş ve çok farklı ve çeşitlenmiş biçimlere sokmuş olan cins olsa da, iktisat bu yüzden bir insan bilimi değildir. Herhalde iktisatın, aslında genelde, üretim mekanizmalarına içkin olan yasaları (sermaye birikimi veya ücret haddi ile maliyet arasındaki ilişki gibi) tanımlayabilmek için, insan davranışlarına ve iktisadı kuran bir temsile (faiz, en yüksek kâr arayışı, tasarruf eğilimi) başvurduğu söylenecektir; ama iktisat bunu yaparken, temsilleri bir işleyişin (nitekim, açık bir insan faaliyetinden geçer) talepleri olarak kullanmaktadır; buna karşılık, bir insan bilimi ancak, bireylerin veya grupların üretim ve mübadele içindeki muhataplarını kendilerine temsil etme tarzlarına, bu işleyişi aydınlattıkları, bilemedikleri veya maskeledikleri tarza ve burada işgal ettikleri yere, bu işleyişin içinde meydana geldiği toplumu kendilerin temsil etme tarzlarına, kendilerini bu toplumla bütünleşmiş, bağımlı, tabi veya özgür veyahut ondan soyutlanmış hissetme biçimlerine yönelmesi halinde var olabilecektir; insan bilimlerinin nesnesi, dünyanın şafağından veya altın çağın ilk çığlığından itibaren kendini çalışmaya adamış olan varlık değil de, bütün varoluşuna onların aracılığıyla hükmedilen üretim biçimlerinin içinden, ihtiyaçlarının, bu ihtiyaçlarını onun sayesinde, onunla birlikte veya ona karşı gizlediği toplumun temsilini oluşturan şu varlıktır; öylesine ki, iktisatın temsilini sonunda kendine bu noktadan itibaren sunabilmektedir. Dil için de aynı durum söz konusudur: insanın dünyanın tek konuşan varlığı olmasına rağmen, fonetik değişimleri, dillerin akrabalığını, semantik kaymaların yasasını bilmek hiç de insan bilimi yapmak değildir; buna karşılık, bireylerin veya grupların kelimeleri kendilerine teslim etme, bu kelimelerin biçimleri ve anlamlarını kullanma, hakiki söylemler oluşturma, belki de kendilerine rağmen düşündüklerini, söylediklerini bu söylemlerde gösterme ve saklama, her halü kârda bu düşüncelerden, şifreleri çözülmesi ve temsili canlılıklarına olabildiğince iade edilmesi gereken bir sözel izler kitlesi bırakma biçimlerinin tanımlanması söz konusu olduğunda, hemen insan bilimlerinden söz etmek mümkün hale gelmektedir. Demek ki, insan bilimlerinin nesnesi dil (ancak gene de yalnızca insanlar tarafından konuşulmaktadır) değil de, konuşurken kendini çevreleyen dilin içinden, kelimelerin anlamını veya telaffuz ettiği cümleleri kendine temsil eden ve kendini sonunda, bizzat dilin temsiline teslim eden şu varlıktır.

İnsan bilimlerinin, insanın doğası gereği olduğu şeyin çözümlenmesi değil de insanın pozitifliği içinde olduğu şeyle(canlı, çalışan, konuşan varlık) bu aynı varlığa hayatın ne olduğunu, çalışmanın özünün ve yasalarının neler olduğunu ve hangi biçimde konuşabildiğini bilme (veya bilmenin peşinden koşma) olanağı veren şeyin arasında yayılan çözümlemedir. Öyleyse insan bilimleri, biyoloji, iktisat ve filolojiyi, onlara bizatihi insanın varoluşu içinde olabilirlik vereni ayıran (ama birleştirerek) şu mesafeyi işgal etmektedir. Öyleyse insan bilimlerini biyolojik mekanizmaların insan cinsinin, onun karmaşık organizmasının, davranışının ve bilincinin içindeki içselleşmiş uzantısı haline getirmek hata olacaktır; iktisat ve dil bilimlerini insan bilimlerinin içine yerleştirmek de daha az hata olmayacaktır (bu iki bilimin insan bilimlerine indirgenemezliği, saf bir iktisat ve saf bir lengüistik oluşturma gayreti tarafından dışa vurulmuştur). Fiili durumda insan bilimleri, bu bilimlerin yönünü insanın öznelliğine doğru bükerken onları içselleştirdiğinden daha büyük bir ölçekte, bu bilimlerin içinde değildir; insan bilimleri bu bilimleri temsil boyutunda yeniden ele alıyorlarsa da, bunu daha çok onları dış kanatlarında yeniden kavrayarak, onları kendi ışık geçirmezlikleri içinde bırakarak, bunları soyutladıkları mekanizma ve işleyişleri şeyler olarak kabul ederek, onları oldukları şey olarak değil de, temsil mekânı açıldığında olmaktan çıktıkları şey olarak sorgulayarak yapmaktadırlar; ve buradan itibaren, onların ne olduklarının bir temsilinin nasıl doğabileceğini ve sergilenebileceğini göstermektedirler.
Hayat, emek ve dil bilimleri, insanın tanıdığı bu şeylerle kendi varlığında nasıl uğraşabileceğini ve onun varoluş tarzını pozitiflik içinde belirleyen bu şeyleri nasıl tanıyabileceğini gösteren bu sonluluk analitiği cephesine doğru sessizce götürmektedirler. Fakat, analitiğin içselliğin içinde veya en azından, sonluluğunu yalnızca kendi kendine borçlu olan bir varlığa derin mensubiyetin içinde talep ettiği şeyi, insan bilimleri, bilginin dışsallığının içinde geliştirmektedirler. İşte bu nedenden ötürü, insan bilimlerinin kendilerine özgü yanları, belli bir içeriğin (insani varlığın meydana getirdiği şu emsalsiz nesne) hedeflenmesinden daha çok, tamamen biçimsel bir karakterdir: insan bilimlerinin, insanın nesne olarak verili olduğu (iktisat ve filoloji için tamamen veya biyoloji için kısmen nesne) bilimlere nazaran bir ikizlenme konumunda olmaları ve bu ikizlenmenin a fortiori kendileri için de geçerli olabilmesi gibi basit bir olgu.

Bu konum, iki düzeyde hassas kılınmıştır: insan bilimleri, insanın hayatını, emeğini ve dilini, kendilerini sunabilecekleri en büyük şeffaflığın içinde değil de, hal ve gidişlerin, tavırların, tutumların, çoktan yapılmış jestlerin, çoktan söylenmiş veya yazılmış cümlelerin bu tabakasının içinde incelemektedirler; hayat, emek ve dil bu tabakanın içinde, ilkönce hareket edenlere, kendilerini yönetenlere, mübadele edenlere, çalışanlara ve konuşanlara sunulmuştur; başka bir düzeyde (hep aynı biçimsel özellik söz konusudur, ama en uç ve en ender noktasına kadar geliştirilmiştir) bazı bireyler veya toplumlar için hayata, üretime ve dile ilişkin spekülatif bir bilginin -limitte bir biyolojinin, bir iktisatın ve bir filolojinin- olması olgusunun insan bilimlerinin üslubu içinde (psikolojinin, sosyolojinin, kültür tarihinin veya fikir veya bilim tarihinin üslûbu içinde) incelemek her zaman mümkündür. Burada söz konusu olan, hiç kuşkusuz yalnızca, nadiren icra edilen ve ampiriklikler düzeyinde herhalde büyük bir zenginlik sunmaya yatkın olmayan bir olabilirliğin işaretidir; fakat muhtemel mesafe, insan bilimlerine bizatihi geldikleri yere nazaran verilmiş olan geri çekilme mekânı olarak var olması olgusu, aynı zamanda bu işleyişin insan bilimlerine de uygulanabilir olması olgusu (insan bilimlerinin insan bilimlerini, psikolojinin psikolojisini, sosyolojinin sosyolojisini vb. yapmak her zaman mümkündür), bunların eşi olmayan dış biçimlerini göstermeye yetmektedirler. Demek ki insan bilimleri, biyolojiye, iktisata, dil bilimlerine nazaran bir kesinlik veya güç eksikliği içinde değillerdir; ikizlenme bilimleri olarak daha çok “metaepistemolojik” bir konumdadırlar. Belki de örnek iyi seçilmemiş olabilir: çünkü bir meta- dil’den, ancak bir ilk dilin yorumlanmasının kurallarını tanımlamak söz konusu olduğunda bahsedilmektedir. İnsan bilimleri burada, dil, emek ve hayat bilimlerini ikizlediklerinde, kendilerini en ince uç noktalarında ikizlendirdiklerinde, biçimselleştirilmiş bir söylem kurmayı hedeflemektedirler: bunun tersine, nesne olarak aldıkları insanı sonluluk, görecelik, perspektif tarafına gömmektedirler -zamanın sonsuz erozyonunun tarafına- Belki de onların konumuna ilişkin olarak “ana” veya “hipoepistemolojik” demek gerekecektir; eğer bu ikinci önek içerebileceği küçültücü anlamlardan arındırılacak olursa, şeyleri herhalde daha iyi belirtecektir: hemen bütün insan bilimlerinin bıraktıkları, aşılamaz nitelikteki bulanıklık, kesin olmama, belirgin olmama izleniminin, onların pozitiflikleri içinde tanımlanmalarına izin veren şeyin yüzey etkisinden ibaret olduğunu anlamamıza olanak verecektir.

Michel Foucault
Kelimeler ve Şeyler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Masumiyet, çoklunun hakikatidir” Varoluş ve Masumiyet – Gilles Deleuze
Kapat