Ataol Behramoğlu: Dostoyevski’nin felsefesi şu: İnsan ruhu öldürmeye karşıdır

0
170

Dostoyevski, insanda kötülüğe doğru bir akış, bir yönelim görüyor

Marx ve Dostoyevski. Gerçekten iki büyük dev, iki büyük yazar, iki büyük düşünür. Tabii, çok zor bu kadar ağırlığı birden yüklemek salona. Bence oldukça zor bir şey. Ben bir Dostoyevski uzmanı değilim. Rus edebiyatı okudum. Rus edebiyatından çeviriler yapmış bir kişiyim. Dostoyevski’nin diyebilirim ki bütün yapıtlarını okudum. Ama Dostoyevski’nin yapıtı üzerinde özellikle düşünmüş, yani bir çalışma yapayım demiş değilim. Ama bir yazar olarak, Rus edebiyatı üzerinde düşünen bir kişi olarak tabii ki fikirlerim var, onları özetlemeye çalışacağım. Dostoyevski’yi anlamak aslında bu; herhangi bir sanatçı veya yazar için de söylenebilir şimdi sıralayacağım unsurlar. Çünkü genellikle bir yazarı sevmek ya da sevmemek çok yüzeysel yaklaşımlarla olabiliyor. Ya da çok kişisel şeylerle olabiliyor. Yani anlamadan, temellendirmeden sevmek ya da sevmemek. İşte rastlıyoruz, “ben Dostoyevski hayranıyım, tapıyorum” filan. Niye diyorsun? Çok da belli değil. “İşte çok etkiliyor beni” diyor. Ama neden? O çok belli değil. Şimdi dört tane unsur var bence, sadece Dostoyevski’yi değil, bir yazarı anlamada. Bunlar tabii ki ço

ğaltılabilir. Birincisi o yazarın doğduğu edebiyat ortamı, edebiyat ortamındaki yeri; özellikle de kendinden önceki yazarlar ya da çağdaşları, onlarla ilişkileri. İkincisi yaşadığı toplum; toplumsal ortam, sosyal realite diyebiliriz buna. Üçüncüsü, eğer bir yazardan söz ediyorsak; dünya edebiyatı bağlamındaki yeri. Dördüncü bir özellik olarak ki bence, birçok bakımdan birinci özelliktir esasında; kişisel özellik, mizaç dediğimiz şey. Aile çevresi, çocukluk filan. Bana göre bir yazarı o yazar kılan, yahut bir sanatçıyı o sanatçı kılan, hatta bunu belki bilim alanına bile projekte edebiliriz, o kişiyi o kişi kılan kişisellik. Bunları da görmek lazım, bunlar üzerinde düşünmek lazım. Şimdi bu unsurları Dostoyevski’ye uygularsak ortaya ne çıkıyor? Ortaya bir kere birinci bölümde Puşkin ve Gogol çıkıyor. Puşkin için Dostoyevski’nin kendisi de “o bizim peygamberimizdir” deyimini kullanır. Puşkin için yaptığım bir çalışmada Dostoyevski’nin yazılarına sık sık başvurdum; zaten Dostoyevski’nin fikir dünyasına, düşünce dünyasına girişim biraz da böyle olmuştur, yazıları bağlamında. Puşkin üzerine pek çok sözü var. Puşkin gerçekten de bir mucize. 19. yüzyıl Rus edebiyatı bir taklit edebiyatıyken büyük ölçüde, birdenbire, birdenbire değil tabii, bütün bu birikimlerin sonucunda ve kişisel özelliklerle peygamber denebilecek bir adam çıkıyor ortaya ve 36 yıllık bir yaşamda inanılmaz büyüklükte yapıtlar ortaya koyuyor. Roman alanında, şiir alanında, oyun alanında, drama alanında Rus gerçekliğinin temellerini atıyor Puşkin. Gogol diye bir başka dev var. Bu da bir başka mucize. Ukrayna’dan böyle bir adam çıkıyor ve iki büyük yazar, Puşkin ve Gogol çağdaş Rus edebiyatı diyebileceğimiz edebiyatın temellerini atıyorlar.

Dostoyevski bu anlamda gökten düşmüş değil. Dostoyevski’yi severken bu yazarlarla olan bağını göz ardı etmemek lazım… Şimdi ne gibi bir bağlantısı var onlarla? Bunu kısaca söyleyeyim. Tabii pek çok yön var ama, edebiyat tarihlerinde pek sık tekrar edilen cümle şudur: Puşkin ‘küçük adam’ tipini, toplumsal koşulların ezdiği küçük insanı ilk kez Rus edebiyatında yaratmış bir yazar. Nerede yaratmış? 1830 yılında, belki 1831 olabilir Byelkin’in Öykülerinde… Ya da Menzil Bekçisinde… Puşkin, bir insan tipi çiziyor. İşte bir fukara adam, menzil bekçisi, menzil deniyor, atlarla geçilen yerler, filmlerde filan var. Bir subay geliyor, yakışıklı bir adam, menzil bekçisi fukara bir insan, güzel bir kızı var, Dünya. Yani kızı alıp gidiyor. Esası bu işin. Adamcağız bir zaman sonra kızın peşinden büyük kente gidiyor ve orada büyük kentle o küçük insan karşıtlığı çok çarpıcı biçimde yazılmıştır, üç beş sayfalık bir öyküde. Gerçekten de, gerçekçi bir şekilde küçük insan tipinin yaratıldığı Rus edebiyatında ilk yapıt diyebiliriz buna. Tabii, Puşkin’de bir lirik yaklaşım var, o gerçekliğin yanı sıra sevecen bir yanı var Puşkin’in. Gogol ise tam tersine küçük insanı bir bakıma yerden yere vuruyor; ironi var Gogol’de; Belinski’nin, ağır bir ironi, “kamçılayan bir humor” dediği… İşte “Palto” öyküsü, bildiğimiz. Dostoyevski, bu iki yazardan çok etkilenmiş, bu küçük insan tipinden. Bir söz var, Dostoyevski’ye atfedilir: “Hepimiz Gogol’ün Paltosu’ndan çıktık” diye. Şimdi ben Puşkin’le ilgili tezimi yazarken, Dostoyevski’nin tabii yazılarını okuyorum, hiçbir yerde buna rastlamadım. Sonra arkadaşlara da sordum. Onlar da bilmiyor… Sonra araştırmalar sonunda şuna ulaştım: Dostoyevski’nin söylediği bir laf değil, kimin söylediği de belli değil. Ama iyi bir söz. “Hepimiz Gogol’ün Paltosu’ndan çıktık” sözü iyi bir söz ve yakışıyor esasında Dostoyevski’ye. Goğol’ün Paltosu’ndan çıktıkları doğru. İşte yeni palto için mücadele edip, paltoya sahip olup, sonunda çıldıran, aklını kaybeden adam, yani küçük memur. Tabii bu 50-60 sayfada Gogol’ün yazdığı bir yapıttır. Muhteşemdir. Dostoyevski bu iki kaynaktan etkilenmiş. Birazdan yapıtlarından söz ederken biraz daha yakın olarak İnsancıklar’dan söz ederken buna yine geliriz. “Dünya edebiyatıyla ilgili bağlantısı ne olabilir?” diye düşündüm. Bu konuda çok fazla bir araştırma yapmış değilim ama bildiğim şu: Balzac’ın ilk romanını Rusçaya çeviren insan Dostoyevski; Eugenie Grandet’yi Rusçaya çevirmiş. Fransız edebiyatını iyi biliyor. Zaten mümkün değil başka türlü olması. Bir parantez açacağım burada. Puşkin üzerine çalışırken, aklım durdu diyebilirim, çok kaba bir deyim oluyor ama, bu kadar geniş bilgi, bu kadar inanılmaz bir kültür derinliği akıl almaz bir şey. Bakıyorsunuz eğitimleri, imkânları, tabii bunlar genellikle ta 19. yüzyıla kadar iyi aile çocukları, yani zengin aile çocukları. Puşkin’in kendinden önceki dünya edebiyatına ve kültürüne ait olup da okumadığı, bilgisi olmadığı bir yapıt söz konusu değil. Yazılarına bakıyorum Puşkin’in inanılmaz. Voltaire’in ev sahibiyle mektuplaşmalarına varana kadar… Dostoyevski de böyle. O yazılarına baktığım zaman müthiş bir kültür birikimi görüyorum. Muhakkak ki diyorum ben, Paris Esrarı’nı okumaması mümkün değil. Zaten Fransızca bilmese bile anında çeviriyorlar. Kapitalden birazdan bahsetmek istiyorum ben de, Kapital’in Rusçaya çevrilişi konularında. Eugene Sue’deki o esrarengiz ortam, Paris Esrarı, Balzac gerçekçiliği, Stendhal’ı bilmemeleri mümkün değil bu yazarların. Batı gerçekçiliğini biliyorlar. Yani Victor Hugo kuşkusuz… çünkü, şimdi kişisel mizaca doğru geldim zaten… Dostoyevski hakkındaki ilk anılar şöyle: Yirmili yaşlarda, kızıl saçlı biri, böyle Van Gogh’umsu bir şey. Toplantılarda Puşkin’den ve Victor Hugo’dan şiirler okuyan biri. Dostoyevski sevenler bilmiyorum bu bilgilere sahipler mi? Ben bile şaşırdım. Şiirle başlıyor bu işe Dostoyevski, şiir sevgisiyle filan. Evet Rus edebiyatındaki yeri dedik, dünya edebiyatıyla bağıntısı ne olabilir dedik. Kişisel mizaca biraz çabuk geldim. Toplumsal ortamdan bahsedeyim. Rusya’da toprak köleliği diye bir rejim var. Köylü toprakla beraber alınıp satılıyor, derebeyi onu alıyor satıyor. Gogol’ün Ölü Canlar hikâyesinin esası budur. Büyük bir adaletsizlik var, toplumsal adaletsizlik, şiddet var 19. yüzyıl Rus toplumunda. Petersburg olayı, Gogol’de tabii bu haddinden fazla anlatılmış, çizilmiş bir ortamdır. Puşkin’de bu yoktur, başka türlüdür Puşkin gerçekçiliği. Böyle bir ortamda dünyaya bakan biri Dostoyevski. Böyle bir Petersburg’da yaşayan biri. Kişisel yaşama gelelim. İlginç, çok fazla ilginç hatta. Çok özel. Babası alkolik bir adam.

Yazılarından okuduğumuzu söylüyoruz, adama haksızlık etmek de istemem. Genellikle böyle şablon şeyler söylenir, ama öyle olduğu anlaşılıyor. Birikim esasında, toprak sahibi bir adam. Kumarcı ve kadınlara aşırı düşkün. Sonunda da, emrinde çalışan, o köylülerden biri tarafından öldürülüyor. Bu ciddi bir olay. Yani Dostoyevski öldürülen bir babanın çocuğu, yani kişisel yaşam diye baktığımızda bunlar çıkıyor karşımıza. Bu sara nöbetleri biraz da bununla ilgili, ortamla ilgili. Kişisel yaşamın öğelerini sürdürürsek, yirmili yaşlarda bir gruba giriyor: Petraşevskiy. Bu bilinen bir şeydir, birçok yerde tekrar edilir. O dönemde Rusya’da, o dönemde değil bütün 19. yüzyıl boyunca, toplumsal örgütler var. Küçük gruplar, büyük gruplar ama her neyse, yeni bir anayasa, yeni bir toplumsal düzen çabası içinde gruplar var. Petraşevski grubu bunlardan biri. Çok fazla devrimci yahut radikal bir topluluk değil. Gene de sistemin, çarlık rejiminin elbette beğenmediği bir topluluk. Bunun üyesi Dostoyevski. Yani devrimci bir çıkış var, başlangıç var. Ama tutuklanıyorlar ve; bu hikâyeyi herkes az çok bilir; sehpadalarken son anda çarın bağışı geliyor. Esasında önceden yapılmış ama yani ilmek boyuna geçirilmiş yahut silahlar, bilmiyorum ne şekilde, hatırlayamıyorum ama. İdam anından az önce affediliyor ve sürgüne gönderiliyor. Bütün bunlar çok önemli şeyler. Bu çocukluk böyle bir şey. Bütün bunları, ben dört unsur diye topladım, çoğaltabiliriz… Dostoyevski’yi anlamak bu çerçeveyi iyi bilmekle zannediyorum ki ilgili. Yani falan kitabını okuyup etkileniriz, hiçbir engel yok. Ama eğer daha iyi anlamak istiyorsak, başarılarını ve zaaflarını, bunları, bilmek lazım. Bunların her biri üzerinde sayısız kitap yazılmış olduğunu bilirsiniz, tahmin edersiniz. Benim kişisel yaklaşımım bu konuda, hiçbir unsuru çok fazla abartmadan bütününü görmek. Çünkü öyle yapıtlar var ki, sadece Dostoyevski hakkında değil, bütün yazarlar… Şimdi, Van Gogh hakkında, işte deliydi. Onun için öyle falan deniyor… Yahut da tamamen sosyal bir etüt. O dönemde işte Rusya böyleydi, o yüzden de Dostoyevski şöyle… Bunların hiçbiri tek başına açıklama olamaz, bir yazar bir sanatçı için. Bu benim kişisel görüşümdür. Toplam bir sentez. Ama tek bir unsuru alıp onda derinleşmeye de tabii ki hiçbir engel yok. Pek çok kitap yazılmıştır Dostoyevski’yle ilgili olarak. Yapıtlarını gruplandırabiliriz, belki kabaca diyeyim, şöyle bir gruplandırma yapalım. İlk yapıtlar diye bir bölüm, genellikle yapılıyor edebiyat tarihlerinde. İnsancıklar, 1846’da yayımlanmış. Yazar, 21 doğumlu, 25 yaşında. Gerçekten de Rus edebiyat ortamına böyle bir bomba gibi düşmüş… Belinski, o dönemin büyük eleştirmeni, “İkinci Gogol” diyor, “İkinci Gogol” diye adlandırılıyor. O dönemde yazdığı başkaca yapıtlar var, bizde de biliniyor. Beyaz Geceler (1848). Ama esas olarak ilk dönemin önemli kitabı İnsancıklar’dır. Bizde İnsancıklar diye çevrildi, çok başarılı bir çeviridir, başarılı bir isim. “Zavallı İnsanlar”, (Bedniye Ljudi) yani “Yoksul İnsanlar” ya da “Zavallı İnsanlar”.

Gogol’den farkı şu. Dostoyevski’de ironi yok. Dostoyevski’de merhamet var, acıma duygusu. Bu Puşkin’de de farklı. Puşkin’deki lirik bir şeydir. Dostoyevski’de çok ciddi bir acıma ve sevgi, o insanlara karşı merhametini duyuyorsunuz yazarın. Şimdi, bana sorarsanız, nereden geliyor bu duygu? Bunun cevabı zor. Bunun cevabı biraz kişisellikte. O yazarın mizacında. Diyemem ki “Dostoyevski’den önce falan yazar vardı”. Şunu derim, “Eugene Sue’nin o esrarengiz ortamı, Suç ve Ceza’daki Petersburg’u anlatır”. Yahut “Hoffmann’ın masalsı dünyası, o garip romantizmi, Dostoyevski’nin ilk yapıtlarında Evsahibesi (1847)’nde Beyaz Geceler’de bulabiliriz. Bu merhamet nereden geliyor? Bunu bilemiyorum. Bu bence Dostoyevski’nin mizacından geliyor ve özelliği o. Belki de dünya edebiyatına katkısı bu. Acıma, merhamet olayı. İnsancıklar’1 okurken, yer yer gülersiniz ama ağlamak duygusu yükselir içinizde, o insanların, basit bir sosyal analizi değildir o. İnsani değerleri taşıyan insanların, o değerleri bir türlü gerçekleştirememeleri yani toplumsal baskı yüzünden, adaletsizlik yüzünden… Tabii, Gogol’de bunlar çok büyük ölçüde var ama, Gogol’de dediğim gibi, ironi vardır, ironidir o. Burada iç dünyalara girip psikolojik analizler görüyoruz ve acıyan bir yazar, tarafsız değil yani. Gogol biraz tarafsız gibidir sanki, ama Dostoyevski tarafsız değil, taraf tutuyor. Alay etmiyor kahramanlarıyla, acıyor onlara. Stefan Zweig’lar, Acımaklar falan bence hep Dostoyevski etkisinde yazılmış kitaplardır. Dostoyevski’nin bence, bu birinci grup yapıtlarının içine katabileceğimiz Netoçka Nezanova olabilir. Ezilenler (1861) olabilir; Ezilenlerin Rusçası (Unizennıye i oskorblennıye) “Aşağılanmışlar ve Horgörülmüşler” anlamındadır. “Ezilenler” iyi bir buluş aslında, olabilir. Ölüler Evinden Anılar (1862) birinci grupta, şimdi söyleyeceğim ikinci grup yapıtları birleştiriyor diyebiliriz. 1861’de yazmış.

Katiller, hırsızlar bilmem neler falan. Böyle bir kitap. Ve kürek cezasını, zindanı anlatan ilk Rus yapıtı deniyor buna. Orada, insan tipleriyle karşılaşıyoruz. Yani ben, bu kitabı okuduğum zaman, biraz da şaşırdım. Çünkü hiçbir kitabına benzemiyor aslında. Çünkü Dostoyevski’nin kitaplarında hikâye vardır, baştan sona bir hikâye vardır. Burada pek öyle değildir. Birçok insan vardır, epik bir şey gibidir. Birden aklıma geldi, Memleketimden İnsan Manzaraları böyle bir şey. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda tek bir hikâye yoktur. Pek çok hikâyecik bir bütünü oluşturur. Ölüler Evinden Anılar biraz öyledir. İlk dönemin zirvesi diyebiliriz buna. Burada bir değişim görüyoruz ama Dostoyevski’de… İlk yapıtlardaki o acıma duygusunun yerini aslında insan ruhunun çelişkileri almaya başlıyor. Yani insan o kadar da saf bir yaratık değil. Ezileni de ezeni de; Dostoyevski’nin görüş açısından bunu söylüyorum, tiran özellikleri taşıyan bir şey. İnsanda kötülüğe doğru bir akış, yönelim var. İyi de olabilir insan. Burada insan ruhunun bir çelişkisinin sergilenişiyle karşılaşıyoruz ki, iki dönemi bağlayan yapıt, bence Yeraltından Notlar oluyor. Ölüler Evinden Anılarla karıştırmayalım. Yeraltından Notlar 1864 yılında yazılmıştır. “Ben hasta bir adamım” diye başlar. Biraz, Gogol’ün Bir Delinin Hatıra Defteri gibidir. Yani insan ruhunun artık en karanlık yerlerine doğru gidiş. Nitekim 20. yüzyıl varoluşçu edebiyat ve felsefenin temelinde yer alan kitaplardan biri olarak görülür. İnsanın teke indirgenemezliği, insan ruhunun çelişkilerle dolu oluşu. Yeraltından Notlar böyle bir yapıt. İkinci aşama böyle başlıyor diyebiliriz. Burada sadece bir psikologla karşılaşmıyoruz artık ilk yapıtlarında olduğu gibi, aynı zamanda bir filozof ve bir metafizikçi. Şimdi metafizik meselesine gelirsek; konuşmanın sonunda, Marx’la Dostoyevski arasında bir karşılaştırma yapacağım. İnsan ruhunun, yazgısının, trajedisinin derinliklerine iniş, sadece artık acıma duygusu değil, onun ötesinde incelemeler, eleştiriler. Ve esas olarak da giderek ağır basan bir nihilizm eleştirisi ki Karamazof Kardeşler’de (1879-80), bu konuşmanın esas konusudur o. Ben geç haber aldım, dün öğrendim ben Dostoyevski üzerine burada konuşma yapacağımı; yurtdışındaydım; arkadaşların da kabahati yok, ulaşılamamıştı; dün söylediler, tabii ki dedim, elimden geldiğince bir şeyler toparlamaya çalışırım, O yüzden genel bir Dostoyevski çerçevesi çizmeyi yeğledim. Nihilizm eleştirisi giderek ağır basıyor. Bunu dönemin Rus aydınının hastalığı olarak görüyor Dostoyevski. “Ben hasta bir adamım” cümlesiyle başlayan kitapta soyut bir insan tahlilinden çok, ki o da bir nebze var, somut, o dönem Rus aydınının bir eleştirisi, inançsız bir aydın tipi gibi bakıyor. Giderek Dostoyevski’de ağır basacak olan, sağcılık diye eleştirilen, karşı-devrimcilik diye eleştirilen özellikler… tabii çok basitleştirilerek yapılan şeyler bunlar, oralarda başlıyor denebilir. Nitekim, 1869’da yazdığı Ecinniler* [Büyük Larousse 1872 olarak alıyor bu tarihi ed. n.] çok açık bir şekilde bu nihilizm eleştirisini içeriyor. Gelirken bugün notlara baktım. Çok ilginç, unutmuştum, hatırladım, Ecinniler’de (“Cinler” aslında) ki Puşkin’in bir şiirinin adıdır aynı zamanda, devrimcilerin işlediği suçlar üzerine kurulmuş kitap. Dostoyevski yurtdışındayken bir yangın çıkıyor, bir saray yakılıyor. “Bunu” diyor “muhakkak devrimciler yakmıştır”. Doğru çıkıyor bu söz. Sonra, Petrovsk Akademisi’ndeki, parkın havuzunda, bir akademi öğrencisinin cesedi bulunuyor; öldürülmüş; İlanof adında bir delikanlı. Dostoyevski “ölen de öldüren de devrimcidir” diyor ve doğru çıkıyor. Yani aslında Türkiye toplumunun yabancı olmadığı bir şey bu. Aslında bütün toplumların zannediyorum yaşadığı süreçler. Rus toplumundaki o toplumsal mücadelelerdeki acımasızlıklar ve devrimci, tırnak içinde devrimci kavramının aldığı şekiller. İşte Rusya toplumunun 20. yüzyılına doğru baktığımızda Narodnikler, Çar Suikasti, yüzlerce binlerce idam filan… Ekim Devrimi’ne kadar olan süreçler büyük trajedilerle dolu. Burada Neçayev tipini eleştiriyor Dostoyevski. Neçayev, o cinayette yer alıp yurtdışına kaçmış; onu yakalayamıyorlar, öbürlerini yakalıyorlar; mahkemede ortaya çıkıyor. Yani Bakunin öğretisi… Bakunin’in öğrencisi Neçayev. Dostoyevski Cinler’de Bakunin öğretisini eleştiriyor diyebiliriz. İkinci bölümde nihilizm eleştirisi dedik. Şimdi Suç ve Ceza (1866) çok açık olarak öyle. Raskolnikof çok yoksul bir üniversite öğrencisi, çok bilinen şeyleri tekrarlıyor olabilirim, yahut da özellikle şu bağlamdaki şeyleri sık sık tekrar ettiğim için arkadaşlara, belki sizi de sıkabilir filan diye düşünüyorum.

Raskolnikof, “İnsanlar” diyor “sıradan insanlarla sıradan olmayanlar diye ikiye ayrılır.” Sıradan insanlar yasalara uymak mecburiyetindedir, sıradan olmayan insanlar yani Napolyon’lar, amaçlarına ulaşmak için istediklerini yaparlar. Yani kanunlarla sınırlı olamazlar. Nitekim Napolyon on binlerce kişiyi öldürmüştür savaşta. İhtiyar bir kadıncağız var, bayağı zararlı bir tip, tefeci, parayı da saklıyor filan. “Ben bu kadını niye öldürmeyeyim?” diyor, “öldürürsem bu parayla çok kişiye yardım ederim, kendi aileme, başkalarına, yoksullara” filan. Cinayeti işliyor. Cinayeti işledikten sonra, hiç de düşündüğü gibi olmuyor. Kendini kahraman gibi değil, bir alçak gibi hissetmeye başlıyor. Burada Dostoyevski’nin felsefesi şu: İnsan ruhu öldürmeye karşıdır.

Böyle bir insan felsefesi, Hıristiyanlıkta köklerini bulan, Tanrı’nın buyruğu: Öldürmeyeceksin! Öldürmeyeceksin buyruğuna aykırı davrandığı için Raskolnikov sonunda itiraf etmek zorunda kalıyor. Sonya var, küçük bir fahişe, genç bir kız. O bir iyilik sembolü. Onun etkisiyle cinayeti itiraf ediyor ve sürgüne gidiyor… Bir parantez açarak bir şey söyleyeyim. Ben bu kitabı öğrendiğimde lise öğrencisiydim galiba. Türkçede, o sırada Rusça bilmiyordum, sonlara doğru biraz canım sıkıldı açıkçası. Ben Raskolnikof’un ne o kadını öldürmesini benimsedim ne de hayatının mahvolmasını bu şekilde. Burada bir Dostoyevski eleştirisidir söylediğim, son sözlerimde belki bunun altını çizerim. 1868 ürünü Budala’da, ki ben onun bir Fransız versiyonu filmini de görmüştüm, görenler vardır umarım, Gerard Philippe’nin muhteşem bir kompozisyonuydu. Orada Prens Mışkin bir Hıristiyan tipiydi, saf, iyi insan. Onu çiziyor. Karamazov Kardeşler’den de kısaca bahsederek sonuca doğru zannediyorum ki gelebilirim. Bütün bu kitapların her biri hakkında tabii ki çok uzun konuşmalar yapılabilir. Büyük analizler yapılmış. Rus yazarların yazgısı bizim Türk yazarlarındaki gibi değil. Türkiye’de 80 tane kitap yazar mesela Aziz Nesin… Aziz Nesin hakkında bir kitap var mı diye bakarsanız, bulamazsınız. Nâzım Hikmet hakkında 80 tane anı kitabı çıkar da analiz kitabı 2-3 tanedir. Bu Rus yazarları bu bakımdan hem dünya ölçüsünde, hem de Rusya bakımından şanslıdır. Pek çok yapıt var her bir kitapları hakkında. Mesela Bakhtin büyük bir düşünür, edebiyat düşünürü. Türkçeye çevrildiğini de sanmıyorum henüz. ‘Polifonik roman’, yani ‘çoksesli roman’ dediği bir roman Karamazof Kardeşler: Pek çok kahraman ve olay örgüsü var. Esas olarak da kahramanları sıralarsak, biraz detaya girelim, konumuz “Karamazof Kardeşler”, baba Karamazov, ki bu kitabın Rusçasını okudumdu ben, üniversite ikideydim, Milli Kütüphane’de eski Rus alfabesiyle vardı bu kitaplar. Çok etkilendim o tipten. Tuhaf bir adam. Tarif etmesi de güç. Tam bir sefih, tam bir zındık, tam bir yasa tanımaz, her türlü yasaya küfür eden, cinsi arzulan dizginsiz acayip bir adam. Ama, karikatürize edilmiş bir tip değil. Mesela bir Moliere tipi hiç değil.

Karikatürizenin ötesinde, organik olarak hissediyorsunuz, böyle bir insan var. Baba Karamazov ki merkezde o. Evlatları var: Dimitri, İvan, Alyoşa bir de gayrimeşru oğlu var, Smerdiyakov. Bir de Gruşenka* diye bir kız var [Karamazof Kardeşler’de sözü edilen tipleme Mitya adıyla geçer. (ed. n.)]. Şimdi baba Karamazov şöyle biri. İvan bir felsefeci. Çok iyi eğitim görmüş akıllı ve duygulu biri ama ateist ve bencil. Yani Dostoyevski’nin bir yerde ateizme karşı tavrını görüyoruz İvan tiplemesinde. Dimitri babasının özelliklerini taşıyor karakterinde. Kabalık var, kadın düşkünü o da, şiddetten yana biri ama vicdanı da olan biri yani babasından gene de farklı. Alyoşa dindar ve çok iyi biri. Romanda Zosima Baba vardır, ilginç bir papaz tipidir, yer yer yadırgamıştım ben okurken, tabii kendi izlenimlerimi de söylüyorum. Ben birinin önünde diz çöken papaza rastlamadım. Yani Dostoyevski böyle bir papaz çizmiş. Hatta size şöyle bir papaz anekdotu söyleyebilirim, aklıma gelmişken. Yıllar önce Rusya’daki gezilerimden birinde, 70’li yıllar, kilise gibi bir yere gittim, açık havada. Kafamda da kasket var, çıkarmayı unutmuşum; soğuk, kış. Genç bir papaz, sakallı. “Delikanlı siz buraya niye geldiniz?” diye beni azarladı, kafada şapka var diye. Böyle bir papaz da var. Örneğin Gorki’nin hikâyelerinde papaz eleştirileri çok enteresandır… Yani ben Zosima gibi bir papaz görmedim. Bu biraz Dostoyevski’nin arzu ettiği tip. Hakikaten bir İsa gibi, Alyoşa da onun çömezi. Smerdiyakov, gayrimeşru oğul babayı öldürüyor. Yani romandaki hadise budur. Gruşenka genç bir kadın. Kurnaz, güzel, hesapçı. Kadınlar konusunda, bayan izleyicilere de, okumayanlara da tabii, Ortega Y. Gasset’nin YKY’den çıkan Sevgi Üstüne adlı kitabını tavsiye ederim. Müthiş bir kitap. Yani yer yer diyorsunuz ki “galiba Maço bu adam”… Sonra “öyle değilmiş” falan… Ama kadın ruhu konusunda çok ciddi analizler yapılan bir kitaptır. Bu kitaba bir bakın. Dostoyevski de çok ilginç bir kadın tipi çizmiştir Gruşenka’da. Şimdi isterseniz yavaş yavaş sonuca geldim. Cinayetten herkes sorumludur, diye bir mesaj alıyoruz. Şimdi, tabii, bir yazar asla konu özetlemez, tipler bile özetlemez. Anlatım, kurgu özellikleri, konuyla, tematikle bütünleştiği zaman, işte o yazar ortaya çıkıyor. Dostoyevski’nin patetik bir üslubu var. Hızla gelişen bir olay örgüsü var ama yer yer çok fazla ayrıntı söz konusu. Müthiş betimlemeler var, gerçekçi betimler var, Petersburg sokakları, ev içleri…
Ama Dostoyevski’nin hiçbir kitabında bir tek ağaç lafının geçtiğini duymazsınız mesela, ilginçtir. Tabiatla hiçbir alakası yoktur. Şimdi, şöyle demiş Tolstoy, Karamazof Kardeşler hakkında; gelirken bir yerde rastladım bakarken… Diyor ki Tolstoy “sadece Rus edebiyatının değil dünya edebiyatının en büyük yapıtı”; 1880’de söylediği bir laf, Dostoyevski’nin ölümünden sonra, Dostoyevski 1880’de zannediyorum ki öldü [Yazarın ölümü 1881. (ed. n.)] Şunları da söyledikten sonra son cümlelerimi söyleyeceğim. Ahmet İnsel’in Marx’la ilgili bir cümlesine gelmek istiyorum. “Özgür insan toplumunun bilinçli bir biçimde yeniden kuruluşu, kapitalist yanılsamanın aşılması” şeklinde. Bunu Dostoyevski’ye tercüme edersek, şöyle bir şey ortaya çıkar. Bir parantez: Kapital, yazıldıktan hemen sonra Rusçaya çevriliyor. Dostoyevski Kapitali okudu mu okumadı mı bilemem ama, Dostoyevski’ye tercüme edersek Marx’ın sözlerini, şöyle denebilir: Adil bir insan toplumunun kurulmasında adalet duygusuna sahip olmanın belirleyiciliği gibi bir şey denebilir. Burada, ilginç bir benzerlik ve karşıtlık görüyoruz. Marx materyalist bir tahlil yapıyor, yani maddi, toplumsal ilişkilerin tahlilini yapıyor, değerli dostumuz çok iyi özetledi, ama Ahmet’in deyimiyle ‘fetva’ vermiyor, geleceğe yönelik bir kurgu yapmıyor. Dostoyevski de bana göre bir yazar olarak maddi insan ilişkilerinden çıkıyor esas olarak. Yarattığı tipler uydurma tipler değil. Kafasındaki idealist fikirlerin ürünleri ama yine de o toplumsal ortam içinde oluşmuş kişiler, ilişkiler özellikle de. Çözüm önerisi idealist. Bunu açıkça söylemiyor. Ama Raskolnikof un sürgüne gitmesi, [Suç ve Ceza] bunun gibi romanların sonucundaki durumlarda Dostoyevski’nin bana göre didaktik bir havası var. Bu çapta büyük bir yazarın Cinler’de de mesela, çok tek taraflı bir kötülemesi var, devrimciliği, Batıcıları. Mesela Turgenyev’le adamakıllı dalga geçiyor. Turgenyev’i tanımazsanız bir yazar olarak, “Avcının Notları”nı falan; rezil kepaze bir adam çıkıyor, Cinler’de ortaya. Evet idealist bir yanı var. Ben şimdi şöyle bitiriyorum konuşmamı. “İlk Yapıtlarındaki Özelliklerle Dostoyevski ve Tolstoy” diye bir yazı yazmıştım. Burada iki küçük alıntıyla onların özelliklerini anlatmaya çalıştım. Şimdi, şöyle. Dostoyevski de o patetik anlatımda bir dışavurumun şiddet öğesini yaratıyor. Sanki bir portre ressamı gibi. Ama biraz yüzeysel kalabiliyor bazen Tolstoy’la karşılaştırdığımızda. Tolstoy “gelmiş geçmiş en büyük yapıt” diyor ona ama, ben, hani derler ya bir adaya giderseniz, ıssız adaya; yanınıza Suç ve Ceza’yı mı, Karamazof Kardeşleri mi yoksa Savaş ve Barışı mı alırsınız? Savaş ve Barışı derdim. Kendi seçimim. İki tane ölüm tasviri vardır. Biri Dostoyevski’nin İnsancıklar’ında. Şöyle bir tasvir var. Oğlu ölmüş yaşlı bir kişi, oğlunu gömmeye götürecek. “Sonunda tabutu kapadılar, çivilediler. Bir atlı arabaya yükleyip götürdüler. Onu ancak sokağın sonuna kadar uğurladım. Atlar tırısta gidiyordu. Yaşlı adam arabanın ardı sıra koşuyor, yüksek sesle ağlıyor, koşarken arada bir kesilip duruyordu. Zavallı adamın şapkası başından uçtu fakat onu yerden almak için durmadı. Başı yağmurdan ıslanıyor, sert rüzgâr yüzünü kamçılıyordu. Fakat belli ki farkında değildi kötü havanın. Arabanın bir bu yanına bir o yanına koşuyor, eski redingotunun etekleri köhnemiş kanatlar gibi savruluyordu. Ceplerinden kitaplar sarkıyor, elinde de büyücek bir kitabı sımsıkı tutuyordu. Gelip geçenler şapkalarını çıkarıp istavroz çıkarıyorlar, kimileri durup yaşlı adama şaşkınlıkla bakıyorlardı. Kitaplar ceplerinden çamurlara düşüyordu birbiri ardına. Durdurup gösteriyorlar, yaşlı adam onları yerden alıyor ve yeniden tabutun ardına düşüyordu. Sokağın köşesinde dilenci bir kocakarı da tabutu izlemeye koyuldu. Tabut sonunda sokağın köşesini döndü ve gözlerinden kayboldu.” Evet, İnsancıklar’daki bu sahneyi Camus’nün Yabancı’sındaki cenaze töreni tablosuyla karşılaştırabiliriz. Neyse. Bu bir ölüm tasviri. Dostoyevski’nin ilk kitabı. Tolstoy’un aynı yıllarda yazılmış bir kitabında Çocukluk’unda, “Çocukluk”, “Ergenlik”, “Gençlik” diye üçlüsü vardır, Türkçede de vardır bunlar. Orada, Çocuklukta bir ölüm tasviri vardır. Annesinin ölümü. Onu size okumak istiyorum. “Ertesi gün akşamın geç bir saatinde ona bir kez daha bakmak istedim. İstemdışı korku duygusunu yenerek kapıyı usulca açtım ve ayaklarımın ucuna basarak salona girdim. Odanın ortasında, masanın üstünde duruyordu tabut. Çevresinde uzun gümüş şamdanlarda yanıp tükenmiş mumlarla. Papaz uzak bir köşede oturmuş, usul, tekdüze bir sesle dua okuyordu. Kapıda durdum, baktım fakat gözlerim öylesine yaşla dolu ve sinirlerim öyle altüsttü ki hiçbir şey seçemedim. Her şey tuhaf bir biçimde birbirine karışıyordu. Işık, simli kumaş, kadife, büyük şamdanlar, dantela işlemeli pembe yastık, taç, kurdelalı başlık ve balmumu renginde saydam bir şey daha. Yüzüne bakmak için sandalyeye çıktım fakat yüzün bulunduğu yerde bana yine o solgun, sarı saydam şey göründü. Onun yüzü olduğuna inanamıyordum bunun. Daha dikkatle bakmaya başladım ve yavaş yavaş tanıdık sevgili çizgileri seçebildim onda. Bunun o olduğuna kanaat getirdiğimde korkudan titredim fakat kapalı gözler neden çöküktü böyle? Nedendi bu korkunç solgunluk ve yanakların üzerinde, saydam derinin altındaki karamsı leke? Yüzün tüm anlatımı neden sert ve soğuktu böyle? Neden böyle solgundu dudaklar ve biçimleri böyle güzel ve yüceydiler? Bu dünyadan olmayan öyle bir derinlik ifade ediyorlardı ki bakarken sırtımda ve saçlarımda soğuk bir titreme koşuyordu. Bakıyor ve anlaşılmaz, karşı konulmaz bir gücün, bu yaşamasız yüze çektiğini duyumsuyordum. Gözlerimi ayıramıyordum ondan. Ve imgelemim yaşam ve mutlulukla parlayan tablolar çiziyordu. Karşımda yatan ve herhangi bir nesneye bakar gibi anlamsızca baktığım, anılarımla hiçbir ortak yanı bulunmayan ölü vücudun o olduğunu unutuyordum. Onu bir şu bir bu durumda hayal ediyordum, canlı, neşeli, gülümseyen. Sonra ansızın solgun yüzde bir başka çizgi beni yakalayıp sarsıyor, gözlerim onun üzerinde duruyordu. Korkunç gerçekliği anımsıyor, titriyor fakat bakmaktan alıkoyamıyordum kendimi. Ve yeniden düşler yer değiştiriyordu gerçeklikle ve yeniden gerçeğin bilinci yıkıyordu düşleri. Sonunda imgeler yoruldu. Beni aldatmaktan vazgeçti. Gerçekliğin bilinciyle yitti ve tümüyle yitirdim bilincimi. Bilmiyorum ne kadar süre kaldım o durumda. Bilmiyordum neydi o? Bildiğim sadece bir an için varlığımın bilincini yitirdiğim ve yüce, anlatılmazca hoş ve hüzünlü bir zevk duyduğumdu.” Evet, teşekkür ederim.

Kaynak: Dante’den Mcluhan’a 24 Başyapıt Üzerine Konuşmalar
Salı Toplantıları: “Marx – Kapital”, “Dostoyevski – Karamazov Kardeşler” | 2001-2002 | İstanbul | YKY

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz