Dostoyevski: Tüm insanların eninde sonunda kardeş olacağına inanıyorum

Birine Boyun Eğ Diyeceksin, Ötekine Mağrur 0l! Bir Kaşık Suda Fırtına

Buraya kadar sizinle tartıştık, Bay Gradovski. Şimdi sizi düşüncelerimi ve konuşmamın ana fikrini bile bile çarpıtmakla suçlayacağım.

Şöyle diyorsunuz:

Onca yalanları, yüzyıllardır süregelen köleliğin derin izlerini hâlâ içinde taşıyan o, [yani halkımız], Bay Dostoyevski’nin dediği gibi, kendisine tapılmasım isteyecek, üstüne üstlük Avrupa’yı asıl gerçeğin yoluna döndürmeye kalkışacak!

Tuhaf bir iş! Tek tek boş gezenlerin kişiliğinde gururu cezalandıran adam, tüm dünyanın havarisi gördüğü bütün bir halkı gururlu olmaya davet ediyor; birine “boyun eğ” diyor, ötekine “yücel!”

Daha ileride de:

Gerektiği kadar henüz bir ulus olamamışken birden evrensellik rolünü üstlenmeyi hayal etmek! biraz erken değil mi? Bay Dostoyevski Avrupa’ya iki yüzyıl hizmet etmemizle övünüyor. Bu “hizmetin” bizlerde sevinç duyguları yaratmadığını itiraf etmeliyiz. Viyana Kongresi ve o genel kongre dönemleri, sorarım, “gururlanacağımız” bir örnek olabilir mi? İtalya’da ve Almanya’daki ulusal hareketleri bastırdığımız, dindaşlarımız olan Yunanlılara bile yan gözle baktığımız Metternich’e hizmet ettiğimiz dönemler değil miydi? Asıl bu “hizmetler” nedeniyle Avrupa’da ne nefret kazandık!

Bu son küçük, neredeyse masum sayılabilecek yanlış yorum üzerinde duracağım önce: Ben “bizim son iki yüzyılda Avrupa’ya belki de kendimizden daha çok hizmetimiz dokunmuştur” derken, bu hizmeti övdüm mü? Yalnızca hizmet olgusunu belirtmek istedim. Bu bir gerçektir. Hizmet kavramıyla, nasıl hizmet ettiğimiz tümüyle birbirinden farklı şeylerdir. Biz çok siyasal hata yapmış olabilirdik, üstelik Avrupalılar her dakika yığınla hata yapıyorlar, övdüğüm hatalarımız değildir; sadece (her zaman çıkar gözetmeden) verdiğimiz hizmet gerçeğini vurgulamaya çalıştım. Bunların iki ayrı şey olduğunu anlamıyor musunuz? “Bay Dostoyevski hizmet etmemizle övünüyor” diyorsunuz. Hayır, kesinlikle övünerek söylemedim bunu, sadece ulusal bilincimizin özelliklerini, en belirgin özelliklerini belirtmek istedim. Ulusal ruhumuzun kimi güzel, sağlıklı özelliklerinin izini sürmek ve keşfetmek, bu illa övünme anlamına mı gelir? Metternich’ten, kongrelerden ne diye söz ediyorsunuz? Bana tarih dersi mi veriyorsunuz? Siz daha öğrenciyken ben, Metternich’e yaptığımız hizmeti sizinkinden daha sertçe eleştirmiştim ve Metternich’e bu talihsiz hizmetimizi yermenin bedelini (kuşkusuz diğer sözlerimle birlikte) otuz yıl önce, sizin de bildiğiniz biçimde ödedim. Sözlerimi neden işinize geldiği gibi yorumluyorsunuz: “Görüyorsunuz işte, ne kadar liberalim, şu şairi, halk sevdalısı ateşli şairi bir dinleyin! Metternich’e hizmetimizle övünerek ne gerici laflar ediyor!” demeye getiriyorsunuz işi. Bu, kendini beğenmişliktir, Bay Gradovski.
Kuşkusuz bunlar boş sözlerdir, ama şu söyleyeceklerim değil tabii:
Demek ki halka: “Kendini yücelt!” demek “gururlu ol!” anlamına geliyor. Pes doğrusu. Onu gurura yönlendirme ona gururu öğretme anlamı mı taşır? Kendi çocuklarınıza şöyle dediğinizi bir düşünün, Bay Gradovski: “Çocuklar, ruhunuzu yüceltin, soylu duygular besleyin!”, acaba bu, çocuklarınıza gururu öğrettiğiniz ya da onlara gururu öğretince övüneceğiniz anlamına mı gelir? Peki, ben ne dedim? Umuttan, “tüm insanların eninde sonunda kardeş olacakları” umudundan söz ettim; “eninde sonunda” sözüne dikkat etmelerini istedim. Onca acıların ve felaketlerin yaşandığı dünyamızda bir gün kardeşliğin gerçekleşeceği ve bütün insanlarla kardeş olmamıza izin verileceği aydınlık umudunu beslememiz acaba bir kibir ve kibirli olmaya bir çağrı mıdır? Evet, konuşmamın sonunda kelimesi kelimesine şöyle dedim: “Ekonominin zaferi, kılıcın ya da bilimin zaferi midir söylemeye çalıştığım? Yalnızca insanların kardeşliğinden, Rus yüreğinin evrenselliğe, tüm insanlığın kardeşçe birleşmesi ülküsüne belki de tüm dünya halklarından daha yatkın olduğunu söylüyorum.” İşte söylediğim bunlar. Bu sözlerimde mağrur olmaya çağrı var mıdır? Konuşmamdan aktardığım bu sözlerden sonra hemen şunu ekledim: “Varsın yoksul olsun ülkemiz, ama bu yoksul ülkeyi boydan boya İsa, köle kılığında kutsayarak geçti. Onun son sözünü neden yüreğimize sığdırmayalım?” İsa’nın sözü mağrur olmaya çağrı, bu sözü umut olarak yüreğine sığdırmak kibir midir? Öfkeyle: “Bize tapılmasını istemek henüz çok erkendir” diyorsunuz. Bu tapılma isteği de nereden çıktı? İnsaf edin. Tüm insanlığa hizmet etme isteği herkesle kardeş olmak ve insanlığa sevgiyle hizmet etmek, yardımına koşmak, tapılmayı istemek mi demektir? Burada böyle istek olsaydı, kutsal ve çıkar gözetmeden duyulan hizmet isteği saçmalığın dik âlâsı olurdu. Uşakların önünde kimse eğilmez, bir kardeş de kardeşinden önünde yerlere kadar eğilmesini istemez.

Bay Gradovski, bir iyilik yaptığınızı ya da birisine yardım etmek üzere yola çıktığınızı düşünün; yolda yürürken yapacağınız iyiliğin duygusallığı içinde şöyle geçiriyorsunuz aklınızdan: “Şu zavallı, yapacağım bu beklenmedik iyiliğime kim bilir nasıl sevinecek, nasıl yüreklenecek, kendine gelecek, sonra gidip evde çoluk çocuğuna sevinçle anlatacak, hep birlikte sevinçle ağlayacaklar…” Kuşkusuz böyle düşünürken duygulandığınızı hissedeceksiniz, hatta gözleriniz bile yaşaracak. (Yoksa böyle bir şey başınızdan hiç mi geçmedi?) Pek bilmiş biri birden kulağınıza: “Bunları kendi kendine uyduruyor, gururlanıyorsun. Bu döktüğün gözyaşları gururundandır!” diye fısıldıyor. Müsaade buyurun, biz Rusların tüm insanlığın içinde bir anlamımız olacağı ve bir gün er ya da geç insanlığa kardeşçe hizmet etme onuruna erişeceğimiz umudu, evet, sadece bu umut o konuşmamda binlerce dinleyiciyi coşturmuş ve sevinç gözyaşlarına boğmuştur. Ne övünme, ne de gururlanmadandır bu hatırlatmam, o anın önemini belirtiyorum sadece, başka insanlara sadece kardeşlik bağlarıyla da olsa, bizlerin insanlık için bir anlamımız olabileceği umudu verildi, işte bir tek ateşli ima bile herkesi tek düşünce ve duyguda birleştiriyor. Birbirlerini tanımayan insanlar kucaklaştılar ve gelecekte daha iyi insanlar olacaklarına söz verdiler. Yaşlı iki bey bana yaklaşıp şöyle dedi: “Biz yirmi yıldır birbirimize düşmandık, çok zarar verdik birbirimize, sizin sözleriniz bizi barıştırdı.” Gazetelerden biri bir acele, bu coşkunun hiçbir anlamı olmadığını, “ellerin öpülmesiyle” böyle bir havanın oluştuğunu, konuşmacıların çıkıp boşuna nutuklar çektiğini, sonuna kadar boşuna konuştuklarını yazdı… “Ne söylerlerse söylesinler bu coşku zaten varmış, çünkü Moskova’da hoşgörülü bir hava esiyormuş.” Şu gazeteci buraya gelseydi de kendi adına konuşsaydı: Konuşmam bittikten sonra bana koştukları gibi, ona da koşarlar mıydı? Konuşmalar üç gün önceden başlamıştı, konuşmacılar müthiş alkış aldılar da, benim konuşmam bittikten sonra neden hiç kimse benim kadar böylesine ilgi görmedi? Puşkin’i anma töreninde biricik andı bu ve tekrarı yaşanmadı. Bunları övünme için söylemediğime yukarıda Tanrı şahit, ancak bu an son derece önemli ve ciddidir. Sessiz kalamazdım. Önemi özellikle şuydu: Toplumda apaçık biçimde yeni unsurlar belirmiştir, özveri, yatıştırıcı düşünceler ve bir davaya adanmışlık tutkusuyla yanan yeni insanlar çıkarmıştır ortaya. Toplumun, Rusya’ya hoşgörülü bir alayla bakışımızı görmezden gelmediğini gösterir bu; Rusya’nın ezeli güçsüzlüğüne değgin öğretiler alçaklıktan başka bir şey değildir. Yalnızca bir umut, üstü kapalı bir söz bile bütün insanlığın davasına, kardeşçe hizmete ve özveriye duyulan kutsal bir tutkuyla yürekleri coşturmuştur. Onlar gururdan mı coşmuşlardı? Kibirden mi gözyaşları dökmüşlerdi? Sözlerimle insanları mağrur olmaya çağırmışım, ah siz!..

Bakın, Bay Gradovski: Bu anın ciddiyeti ve önemi bizim liberal çığırtkanların çoğunda birden korku yarattı, üstelik onlar için hiç beklenmedikti: “Efendim, nasıl olur? Şimdiye kadar gayet güzel kendi yararımıza her şeye gülüp geçiyorduk, içine ediyorduk, derken birden… Bu başkaldırı da ne oluyor? Polis çağırmalı!” Gölgesinden korkan bir iki beyefendi ayağa fırladı: “Şimdi ne yapacağız peki? Hiç değilse yazı yazıyorduk… Ah, şimdi nereye kapılanacağız? İş daha fazla büyümeden önünü kesmeliyiz, evet, bir an önce, iz bırakmadan silip yok etmeliyiz; tezelden Rusya’nın her bir yanına haber salıp, bu hoşgörülü havanın bir dizi ziyafetin ardından sadece Moskova’da yaşanan hoş bir andan başka bir şey olmadığını açıklamalıyız, işte bu kadar, başkaldırıyı da polis gücüyle hallederiz.” Başlattılar da. Bir korkakmışım, şairmişim, bir hiçmişim, konuşmam hiç önem taşımıyormuş, kısacası böyle esip savururlarken dikkatsiz bile davrandılar: Halk bu sözlere inanmayabilirdi. O halde meseleye daha akıllıca ve serinkanlı yaklaşılmalıydı, hatta konuşmamın kimi bölümleri övülebilir, sözgelişi: “Ne olursa olsun yine de bir düşünce akışı var” diyebilirlerdi, sonra yavaş yavaş konuşmamı baştan aşağıya karalayabilirler, yarattığı etkiyi ortadan kaldırabilirlerdi, bundan da hep birlikte keyif alırlardı. Özetle, pek ustaca davranmadılar. Bir eksiklik vardı, hemen doldurulması gerekiyordu ve işte böylece sözü geçen, yaşını başını almış, deneyimli, gözü kara saldırılarını soylulara özgü bir incelikle birleştiren bir eleştirmen çok geçmeden bulunuverdi. İşte bu eleştirmen sizsiniz, Bay Gradovski: Yazdınız, sizi okudular, herkes rahatlayıverdi. Ortak, güzel bir davaya hizmet etmiş oldunuz, her yerde en azından yazınız basıldı: “Bir şairin konuşması sert eleştirmeni doğrularından döndüremez. Şair şairdir, ama aklı başında kimseler tetikte bekliyorlar ve zamanı gelince mutlaka hayalcileri daldıkları düşlerinden uyandıracaklar.” Yazınızın sonunda, yazınızda sert bulacağım ifadeler için sizi bağışlamamı istiyorsunuz. Bense yazımı bitirirken, Bay Gradovski, sert ifadeler kullandıysam sizden özür dilemeyeceğim. A.D. Gradovski’nin kişiliğine değil, yazar Gradovski’ye yanıt veriyorum. Kişisel olarak size saygı duymamak için en küçük bir nedenim yok. Görüşlerinize saygı duymuyor ve bunda İsrar ediyorsam, o zaman özür dilemekle neyi hafifletmiş olacağım? Ne var ki toplumumuzun hayatında bu son derece ciddi ve önemli anın çarpıtılarak ve yanlış yorumlanarak sunulması beni üzdü. Evet, hizmet ettiğim düşüncenin bu biçimde ayağa düşürülmesi çok ağırıma gitti. Bunu da yapan sizsiniz.

Biliyorum, benimkine kıyasla hayli kısa olan yazınıza böyle uzun bir yanıt vermemin gülünç ve buna değmeyeceğini söyleyecekler. Ancak yine söylüyorum, yazınız sadece bir bahane oldu: Genel olarak aklımda olan birkaç önemli konuyu dile getirmek istedim. “Bir Yazarın Günlüğünü” gelecek yıldan itibaren yine çıkarmaya niyetliyim. Günlüğün bu elinizdeki sayısı gelecek için, benim için bir profession de foi, daha doğrusu “örnek” bir sayı olsun!
Size verdiğim bu yanıtla, iki Rus partisine birleşme ve barış çağrısı yaptığım, her iki tarafın da geçerliliğini kabul ettiğim Moskova’da yaptığım konuşmanın anlamını bütünüyle yok ettiğini söyleyecekler belki. Hayır, kesinlikle hayır, konuşmam anlamını ve önemini yitirmemiştir, tam tersine, daha da güçlenmiştir, çünkü size verdiğim yanıtta, karşılıklı düşmanlık ve yabancılık ilişkileri içinde bu iki partinin kendilerini ve çalışmalarını doğal olmayan bir düzeye getirdiğini, oysa karşılıklı anlayış ve birlik ruhu içinde halkın düzeyini yükselteceğini ve kurtaracağı sonsuz güçleri devindireceğini, şimdiye kadar görülmemiş yeni, sağlıklı ve yüce bir yaşam için Rusya’ya çağrıda bulunabileceğini gösterdim.

Fyodor Dostoyevski
Bir Yazarın Günlüğü

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here