Dostoyevski: Halkımızın hepsi alçak değil ya, azizler, ermişler de vardır

Halkla Uzlaşmanın Kaçınılmazlığı

Günlüğümün ocak sayısında halkımızın kaba, kara cahil, kendini karamsarlığa ve ahlaksızlığa kaptırmış, “ışığı bekleyen barbarlar” olduğunu yazmıştım. Öte yandan Bratski Pomoçi’de (Slavların kurtuluşu için savaşanlara yardım amacıyla kurulan Slav Komitesinin çıkardığı dergi) her Rus’un kalbinde yeri olan müteveffa Konstantin Aksakov’un, Rus halkının çoktan beri aydınlandığına ve “eğitim” düzeyinin yükseltildiğine ilişkin bir yazısını okumuştum geçenlerde. Ne var? K. Aksakov’la aramdaki görüş ayrılığı nedeniyle şaşırıp kalacağımı mı sandınız?
Asla, aynı görüşe tümüyle katılıyorum ve uzun zamandır da görüşlerini yerinde buluyorum. Bu çelişkiyi nasıl olur da kabul ediyorum, öyle mi? Hayır, kendi açımdan bu konuyu kabul etmem çok kolay, ancak beni asıl şaşırtan bunu hâlâ başkalarının kabul etmeyişidir. Basit Rus insanının gönlündeki güzelliği lığlı barbarlıktan kurtarmamız gerekiyor. Bütün Rus tarihine şöyle bir baktığımızda koşulların zoruyla, halkımız kendini öylesine sefahate vermiş, öylesine bozulmuş, kandırılmış, sürekli acı çektirilmiştir ki, bırakın iç güzelliğini, insanlığını koruyarak nasıl dayanabildiğine şapka çıkarmamız gerekir! Ama o, suretindeki güzelliği korumayı da bilmiştir. Halkın ve insanlığın gerçek dostu olan, halkın çektiği acılara karşı yüreği bir kez olsun titreyen kişi, halkımızın saplandığı bu geçilmez lığlı batağı anlayacak, hoş görecek ve bu çamurda kaybolan pırlantayı bulup çıkaracaktır. Yine söylüyorum: Rus halkını sık sık yaptığı kötülükler ve alçakça davranışıyla değil, bu iğrençliğinde her zaman iç çekerek aradığı yüce ve kutsal değerleriyle yargılayın. Halkımızın hepsi alçak değil ya, azizler, ermişler de vardır, hem de nasıl: Işık saçladırlar, yolumuzu aydınlatırlar! Alçak ve iğrenç olduğunu, başkaları da alçak olduğu halde böyle davrandığını, bununla böbürlendiğini, bu rezilliğini ilke olarak yücelttiğini ve bunu bir l’Ordre ve uygarlık belirtisi olarak kabul ettiğini ve bütün bunlara körü körüne, dürüstçe inandığını bilmeyen bir alçağın, rezilin Rus halkı arasında bulunmadığına nedense derinden inanıyorum. Hayır, halkımızı nasıl olduğuyla değil, nasıl olmak istediğiyle yargılayın. Ülküleri güçlü ve kutsaldır, acılar ve zorluklar döneminde onu kurtaran bu ülküleri olmuştur; ülküleri ezelden beri ruhuyla kaynaşmış ve onu daima saf yüreklilikle, dürüstlük, içtenlik ve kavrayış zenginliğiyle, zihin açıklığıyla ödüllendirmiştir, bunların hepsi en çekici uyumlu bir bütünde birleşmiştir. Saplandığı çamur derinleştikçe, Rus halkı herkesten çok acı çeker ve bütün bunların yüzeysel, geçici, şeytansı bir sanrı olduğuna, karanlığın sona ereceğine ve sonsuz bir ışığın bir gün mutlaka parlayacağına inanır. Halkımızın tarihsel ülkülerini hatırlatmayacağım, Sergiyevler’i, Feodosiyev Peçerskiler’i, hatta Tihon Zadanski’yi… Aklımdayken, Tihon Zadanski’yi tanıyanımız var mı? Neden hiç bilmezler, okumamak için adeta direnirler, anlamış değilim? Zamanları mı yoktur, nedir? İnanın beyler, sizleri şaşırtacak çok güzel konular öğrenirdiniz. En iyisi edebiyatımıza bir bakalım: Onda gerçek güzellik adına ne varsa -Puşkin’in yarattığı saf, alçakgönüllü Byelkin tipinden başlayarak- halktan alınmıştır. Hepsi hemen hemen Puşkin’den başlamıştır zaten. Henüz erken dönem yapıtlarında halka dönmesi o denli duyulmamış, şaşırtıcı, o dönem için öylesine beklenmedik bir değişikliktir ki, eğer bu, mucize değilse, ancak olağanüstü deha yüceliğiyle açıklanabilir. Söz açılmışken bu dehayı hâlâ değerlendirecek güçte olmadığımızı ekleyeyim. Sadece zamanımızda yaratılan halk tiplerinden söz etmeyeceğim; Oblomov’u, Turgenyev’in Asilzade Yuvası’nı hatırlayın. Bu tipler elbette halk tipleri değildir; ancak Gonçarov ve Turgenyev’deki bu tiplerin evrenselliği ve güzelliği onların halkla iç içe olmalarıdır; halkla yakın ilişkiye girme, kişiliklere olağanüstü güç katmıştır. Bozulmuş, düzmece, yalınkat ve körü körüne alıntıların tersine, halkta var olan saf yürekliliği, ahlak temizliğini, uysallığı, bilinç derinliğini, dinginliği halktan almışlardır bu tipler. Rus edebiyatına birden kendimi bu kadar kaptırmama şaşırmayın öyle. Hemen her seçkin temsilcisi ve öncelikle aydınlarımızın -buna dikkatinizi çekerim- halk gerçeğinin önünde eğilmeleri ve halkın ülkülerini en güzel doğrular olarak kabul etmeleri edebiyatımız için kazanım olmuştur. Zaten edebiyatımız ister istemez halkın ülkülerini örnek almak zorundaydı. Doğrusunu isterseniz, burada iyi niyetten çok, sanatsal sezgiler etkileyici olmuştur sanıyorum. Edebiyatı şimdilik bırakalım, ama zaten sırf halkımız nedeniyle edebiyata girmiştim…

Halk, ona bakış açımız ve onu anlama sorunu tüm geleceğimizi de ilgilendiren, bugün en önemli, nasıl denir, en güncel sorunumuzdur. Gelgelelim halk bizler için hâlâ bir kuram ve muamma olmayı sürdürmektedir. Biz halk sevdalıları, aynı kuram gibi bakıyoruz, gerçekte olması gerektiği gibi değil, tasavvur ettiğimiz gibi seviyoruz halkı; o kadar ki Rus halkı her birimizin düşündüğü gibi çıkmadığı takdirde, herhalde hepimiz ona beslediğimiz sevgiye rağmen, hiç acımadan ona o saat sırtımızı dönerdik. Slavcıları da katarak herkes için söylüyorum bunu, kim bilir belki de onlar herkesten hızlı çıkabilirler. Bana gelince, Günlüğümde zamanla gelişecek eğilimleri -ki burada Günlüğüm kafa karışıklığına asla meydan vermeyecektir- daha bir açıklıkla ortaya koyarken inançlarımı, görüşlerimi asla gizlemeyeceğim; herkes önceden bilecek: Edebiyattan yararlanmaya değer mi, değmez mi? Benim düşüncem şöyle: Bizlerin, kendimizi halka ideal olarak gösterecek ve halktan mutlaka bizim gibi olmasını isteyecek kadar iyi ve dürüst olduğumuz şüphelidir. Sorunu böyle anlamsız açıdan ele almama hemen şaşırmayın. Ama bu sorun başka türlü de olsa hiç ortaya konmadı ki! “Kim daha iyi: biz mi, halk mı? Halk mı bizim peşimizde, yoksa biz mi onun?” Birazcık olsun düşünen ve toplumsal bir dava için kaygı duyan herkes şimdi bunları konuşuyor. Bu yüzden içtenlikle yanıt vereceğim: Tersine, bizler halkın önünde eğilmeliyiz, her şeyi, düşünceyi de, sureti de ondan beklemeliyiz, halksal gerçekliğin önünde eğilmek, bu gerçeği kabullenmek zorundayız, en kötü ihtimalle kısmen Çetyi-Minei’den çıkmış olsa bile… Kısacası, iki yüzyıl evine uğramayan ve yine de bir Rus olarak geri dönen yolunu şaşırmış çocuklar gibi eğilmek durumundayız. Öte yandan, tek şartla eğiliriz, bu da sine qua non: Yanımızda getirdiklerimizden de halk almalıdır. Onun karşısında tümüyle silinemeyiz, halkın gerçeği ne olursa olsun – bu gerçeğin önünde bile, halkla kaynaşmanın şansı için en son çare de olsa. Bizim olan bize kalsın, dünyada vermeyiz onu. Aksi takdirde halk da, biz de ayrı ayrı yok olalım. Evet, tersi bir durum asla olmayacaktır; yanımız sıra getirdiğimiz şeyin aslında var olduğuna derinden inanıyorum, hayal değildir, biçimi, sureti, bir ağırlığı vardır. Ancak, bir kez daha söylüyorum, gelecekte çok şey bir bilmecedir, öyle ki beklemek bile korku veriyor. Kimileri geleceğe ilişkin kehanetlerde bulunuyor, örneğin uygarlığın halkı bozacağını söylüyor. Öyle bir süreç yaşanacakmış ki kurtuluş ve aydınlanma, sahtelik ve yalanla el ele gidecekmiş; yok efendim, öyle iğrenç alışkanlıklar ortaya çıkacakmış ki sadece gelecek kuşaklarda, hem de bir iki yüzyıl sonra ancak iyi aileler yetişecekmiş, bizleri ve çocuklarımızı çok zorlu zamanlar bekliyormuş falan filan… Sizce de bunlar olabilir mi, beyler? Halkımız illa, bizim uygarlık aşamasından geçmemiz gibi, yeni bir ahlaksızlık ve yalanlar aşamasından mı geçmek zorunda, yazgısı bu mu Allah aşkına? (Sanıyorum, kimse uygarlığımızı düpedüz ahlaksızlıktan başlattığımızı yadsıyamaz.) Bu konuda rahatlatıcı sözler duymak isterdim. Halkımızın büyüklüğüne, yeni bulanık sellerin -bir yerlerden boşanıp geliyorsa- kendiliğinden yok olacağına inanmayı çok istiyorum. İşte buna elinizi uzatın; gelin, her birimiz “bir damlacık” da olsa, çabamızla sorunun doğru, hatasız saptanmasına katkıda bulunalım. Aslında bu konuda hiç yeteneğimiz, çabamız yok, yalnızca “yurdumuzu sevmekle” yetiniyoruz, yolu yordamı üzerinde anlaşamıyor, çoğu defa da birbirimize küsüyoruz; ancak iyi insanlar olduğumuzda birleşirsek, ne olursa olsun, sonunda her şey yoluna girecektir. Buna derinden inanıyorum. Yine söylüyorum: Burada, her çeşit işi iki yüzyıl yadırgama vardır, bundan başka da bir şey değildir. İşte, bu yadırgamayla bizler, “kültür dönemimizi”, hayatın her alanında birbirimizi anlamayı bırakmakla sonuçlandırdık. Kuşkusuz, ağırbaşlı, içten insanlardan söz ediyorum, onlar sadece birbirlerini anlamayanlardır; spekülasyon yapanların durumu farklı: Onlar her zaman birbirlerini çok iyi anlamışlardır.

Fyodor Mihailoviç Dostoyevski
Kaynak:  Bir Yazarın Günlüğü

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Seri katilleri kahraman sayanların ülkesine buyrun – Perihan Mağden

Kapat