Dostoyevski: Puşkin Rusların arasına tıpkı bir peygamber gibi geldi

Puşkin ’le İlgili Yaptığım Konuşma Üzerine Bir Açıklama

“Bir Yazarın Günlüğü”nün (Bu yıl tek sayı olarak çıkardık. Sağlığım el verirse, “Bir Yazarın Günlüğü” serisini 1881’de de sürdüreceğimi umuyorum) bu sayısının içeriğini oluşturan, aşağıda yer verdiğimiz, Puşkin’in anlamı ve önemi üzerine söylevim, bulunduğumuz yılın 8 Haziranında Rus Edebiyatını Sevenler Derneğinin resmi toplantısında, kalabalık bir dinleyici kitlesinin önünde yapıldı ve çok büyük bir etki yarattı. Herkesin kendisini Slavcıların önderi gördüğünü söyleyen İvan Sergeyeviç Aksakov kürsüden, konuşmamın bir “olay” olduğunu bildirdi. Şimdi bu konuyu hatırlatmamın nedeni kesinlikle övünmek için değil, yalnızca şu noktayı vurgulamak içindir: Eğer konuşmam “bir olay” olarak nitelendiriliyorsa, salt aşağıda belirteceğim görüş açılarındandır. Önsözü de bunun için yazıyorum. Puşkin’in Rusya için taşıdığı önemi özellikle şu dört ana nokta üzerinde belirtmeye çalıştım:

Puşkin derin öngörüsü, üstün zekâsı ve tertemiz Rus yüreğiyle, tarihsel bir gerçek olarak önümüzde duran, öz toprağından köklerini koparmış, halkın üstüne çıkmış aydın sınıfımızın hastalığının belli başlı belirtilerini keşfeden ve gözler önüne seren ilk kişi olmuştur. Huzursuz, kimseyle uzlaşamayan, yurdunun toprağına, yurdunun gücüne inancını yitirmiş, Rusya’yı ve sonunda kendini (yani kendi toplumunu, yurdumuzun toprağında doğmuş kendi aydın sınıfını…) yadsıyan, başkalarıyla olmayı istemeyen, içten acılar çeken bizim olumsuz kişi tipini belirlemiş ve olanca canlılığıyla gözler önüne sermiştir. Aleko ve Onegin, edebiyatımızda sonraları boy gösterecek pek çok benzerinin kaynağı olmuşlardır. Onların ardından Peçorinler, Çiçikovlar, Rudinler, Lavretskiler, Bolkonskiler (Lev Tolstoy’un Savaş ve Barış romanının kahramanı) ve başka birçok tip, ilk kez Puşkin’in ortaya koyduğu düşüncenin gerçekliğine tanıklık etmişlerdir. Büyük Petro reformlarından sonra ortaya çıkan toplumumuzdaki korkunç hastalığı gözler önüne seren Puşkin’in yüce dehasına ve yaratıcı zekâsına şan olsun! Bu hastalığımızın ortaya çıkarılmasını Puşkin’in şaşmaz tanılarına borçluyuz. Bizleri avutan ilk o olmuştur: Çünkü bu hastalığın ölümcül olmadığı, toplumumuzun iyileşebileceği, yenilenip yeniden canlanabileceği büyük umudunu bizlere veren o olmuştur. Eğer halkın gerçeğine inilirse… çünkü:

Doğrudan doğruya Rus özbenliğinden fışkıran, kökleri halkın gerçeklerinde, öz toprağımızda var olan ve bu toprakta bulup çıkardığı Rus ahlak güzelliğinin tiplerini ilk o yarattı. (Özellikle ilktir ve ondan önce kimse çıkmamıştır.) Bir yığın yalandan kendini koruyan, tam anlamıyla Rus kadını Tatyana tipi! Örneğin Boris Godunov’daki keşiş ve diğer tarihsel tipler… Yüzbaşı’nın Kızı’nda çizilen gerçekçi tipler; şiirlerinde, öykülerinde, notlarında, hatta Pugaçev İsyanı Tarihinden adlı yapıtında karşılaşacağımız pek çok tip buna tanıklık ederler. En önemlisi -özellikle altını çizmek gerekir- Rus insanının ve Rus benliğinin olumlu güzelliklerini yansıtan bu tiplerin tümüyle halkın ruhundan çıkmış olmasıdır. Burada bir gerçeği söylememiz gerekir: Puşkin bu güzelliği ne günümüz uygarlığında, ne sözde “Avrupa kültüründe” (söz açılmışken, bu kültür hiçbir zaman bizim olmamıştır) ve ne de dıştan benimsenen Avrupa düşüncesinin ve kalıplarının garabetinde bulmuştur. Puşkin bu güzelliği, yalnızca halkın ruhunda bulmuştur, evet, yalnızca bunda… Böylelikle, yine söylüyorum, tutulduğumuz hastalığa tanı koyarken büyük umut da verdi bizlere: “Halkın ruhuna inanın, tek kurtuluşu ondan bekleyin, kurtulacaksınız!..” Puşkin’i derinliğine kavrarken böyle bir sonuca varmamak mümkün değildir.

Puşkin’in anlamı ve önemi üzerine belirtmek istediğim üçüncü nokta, onun sanatçı dehasının en ayırıcı özelliği -ondan başka kimsede ve hiçbir yerde göremeyeceğimiz- başka ulusların dehasıyla özdeşleşme, tam anlamıyla bir beden olma ve evrensel duyarlılık bilincidir. Konuşmamda, Avrupa’da dünya çapında büyük dehaların bulunduğunu söylemiştim: Shakespeare, Cervantes, Schiller gibi, ama hiçbirinde bu özelliği göremeyiz, yalnızca Puşkin’de vardır. Burada olan salt sevgi gücü değil, özellikle başka uluslarla özdeşleşme yeteneğidir. Puşkin’i değerlendirirken, tüm dünya sanatçılarının içinde sadece onda olan ve onu diğerlerinden ayıran dehasının bu en belirgin özelliğini belirtmeden geçemezdim. Ancak Shakespeare, Schiller gibi büyük Avrupalı dehaları küçümsemek için söylemedim bunu; sözlerimden böyle saçma bir sonuç çıkarmak için insanın aptal olması gerekir. Shakespeare’in yarattığı Ari kavmin insan tiplerinin evrenselliğinden, anlaşılabilirliğinden ve açımsanamaz derinliğinden en ufak kuşku duymam söz konusu olamaz. Eğer Shakespeare Othello’yu bir İngiliz değil de Venedikli bir Faslı olarak yaratsaydı, o zaman yerli, ulusal bir kimlik katmış olurdu sadece, ancak bu tipin evrensel önemi, aynı eskisi gibi kalırdı; çünkü Shakespeare’in yapıtında vurgulamak istediğini, İtalyan’da da aynı güçte yansıtabilirdi. Yine söylüyorum, Puşkin’in başka ulusların dehasıyla özdeşleşme gücünü vurgularken niyetim, Shakespeare’in, Schiller’in evrensel önemine dil uzatmak değildi. Bu güçte, bu gücün doluluğunda bizler için büyük ve yol gösterici bir işaretin bulunduğunu belirtmek istedim, çünkü:

Bu tamamen Rus halkına özgü ulusal bir güçtür ve Puşkin de bu gücünü halkımızla paylaşmış ve üstün bir sanatçı olarak, en azından kendi alanında, sanatında bu gücün kusursuz aktaranı olmuştur. Halkımız bu evrensel duyarlılığını ve barışçı eğilimini yüreğinde yaşatmaktadır ve Petro devrimlerinden bu zamana kadar geçen iki yüzyıl boyunca bu eğilimini defalarca göstermiştir. Halkımızın bu gücünü dile getirirken, aynı zamanda bu gücün bizler için büyük bir teselli, aydınlık geleceğimiz için büyük, belki de en büyük umut olduğunu göstermeden edemezdim. En önemlisi, bütün aşırılığına ve düşkünlüğüne karşın, Avrupa emellerimizin, geçerliliği ve akla yatkınlığı kadar, temelinde halka da özgü olduğunu, halksal ruhun talepleriyle tamamen örtüştüğünü ve en nihayet tartışmasız en yüce amaç olduğunu belirttim. Bu kısa, hatta çok kısa denebilecek konuşmamda, düşüncelerimi tam anlamıyla geliştirdiğim kuşkusuz söylenemez, ancak hiç değilse düşüncelerimi açıkça ifade ettiğimi sanıyorum. Evet, zavallı ülkemiz, belki de sonunda “tüm insanlığa yeni sözünü söyleyecektir!” dediğim için kimseler öfkelenmemeli bana. Dünyaya yeni bir söz söylemeden önce, “bilimsel, ekonomik ve toplumsal yönden gelişmemiz gerektiğini, ancak bundan sonra Avrupa ülkeleri gibi (sözde) kusursuz yapılara ‘yeni söz’ söylemenin düşlerini kurabileceğimizi” öne sürmek bence daha gülünç bir yaklaşımdır. Rusya’yı Batı ülkeleriyle ekonomik ve bilimsel alanda bir tutmaya kalkışmadığımı konuşmamda özellikle vurguladım. Ben sadece, tüm insanlığın birleşmesi ve kardeşçe sevgi ülküsünü, düşmanlığı bağışlama, birbirine benzemezliği hoş görme ve karşıtlıkları ortadan kaldırma düşüncesini içine sığdırmada Rus ruhunun, Rus halkının dehasının belki de bütün halklardan daha güçlü olduğunu söylüyorum. Bu ne ekonomik, ne de başka bir özelliktir; bu, ahlaki bir özelliktir, bu özelliğin Rus halkında var olmadığını kim inkâr edebilir ve tartışabilir? Evet, kim söyleyebilir ki halkımızın üstüne çıkmış Avrupalılaşmış aydınlarımızın ekonomik olarak palazlanmalarına ve gelişmelerine kol gücüyle hizmet etmeye yazgılı Rus halkının bilinçsiz bir yığın olduğunu? Sorarım, kendisinden hiçbir şey beklenmeyen, hiçbir umut belirtisi taşımayan, ölü bir durağanlığı bünyesinde barındırdığını kim söyleyebilir? Yazık ki pek çok kişi bunu iddia ediyor. Bense meseleye değişik açıdan yaklaşma cesaretini gösterdim. Yine söylüyorum, “fantazyamı” -kendim böyle ifade etmiştim- kuşkusuz ayrıntılı ve tam anlamıyla dile getiremedim. Ama söz etmeden geçemezdim. Karışıklıklar yaşayan ülkemizin, Batı benzeri ekonomik ve toplumsal atılımları gerçekleştirmedikçe bu yüce emelleri beslemesinin bir hayal olduğunu öne sürmek düpedüz saçmalıktır. Ruhun ahlaki hâzineleri hiç değilse temelde iktisadi güçlere bağlı değildir. Evet, ülkemiz yoksuldur, düzensizdir, ama yüksek sınıf dışında insanlarımız tek bedenmişçesine birbirine kenetlenmiştir. Seksen milyonluk nüfus, kuşkusuz, hiçbir Avrupalı ulusta görülmeyen manevi birlik örneği gösteriyor, öyleyse, ülkemizin karışık, düzensiz, hatta yoksul olduğu ciddi anlamda söylenemez. Tam tersine, Avrupa’da, onca zenginliğin biriktiği Avrupa’da bütün ülkelerin temelleri tamamen oyulmuştur; belki de yakın gelecekte iz bırakmadan temelli çökecek ve yerini, şimdiye kadar hiç duyulmamış, eskisine hiç benzemeyen yeni bir yapı alacaktır.

Avrupa’yı bu çöküşten biriktirdiği zenginlikler de kurtaramayacaktır, “çünkü bu zenginlik bir anda yok olacaktır.” Gelgelelim içten içe oyulan bu hastalıklı çürümüş toplum düzeni ulaşılması gereken ve ulaşıldığı takdirde ancak, Avrupa’ya varlığımızı hissettirebileceğimiz yüce bir ülkü olarak gösteriliyor halkımıza. Bizim iddiamız şudur: Günümüzün ekonomik sıkıntılarında, hatta bundan daha ağırı olsa bile, sevgi ve evrensellik bilinci taşımak ve yüreğine sığdırmak mümkündür. Evet, Tatar istilasından ya da Rusya’nın salt ulusal birlik ruhuyla kurtulduğu o “Karışıklıklar Döneminden” sonra yaşananlara benzer o korkunç sıkıntılarda bile bu gücü korumak ve yüreğinde yaşatmak mümkündür. Nihayet, insanlığı sevmeyi ve tüm insanlığın birliği duygusunu içimizde yaşatmayı, bize benzemedikleri için yabancı uluslardan nefret etmeme gücünü içimize sığdırmayı, başka ülkeleri sıkılacak bir limon gibi görüp (Avrupa’da böyle düşünen ülkeler var) her şeyin kendi ülken için olması isteğine gem vurmayı, evet, bütün bunları zorunlu görüyorsak ve bütün bunlara ulaşmak için, yine söylüyorum, öncelikle zengin bir ülke olmamız, Avrupa toplum düzenine ayak uydurmamız gerçekten gerekiyorsa (yarın yıkılıp gidecek olan) bu Avrupa düzenine körü körüne öykünmek mi zorundayız? Kendi ulusal ve örgensel gücüyle Rus canlı yapısının gelişmesine izin verilmeyecek mi? Avrupa’ya uşakça, kişiliksizce öykünmek zorunda mıyız yoksa? O zaman Rus organizmasını nereye koyacağız? Bu baylar canlı yapının nasıl bir şey olduğunu biliyorlar mı? Bir doğa bilimidir dolamışlar dillerine! İki yıl önce sohbet ettiğim biri, azılı Batı yanlısı biriyle bir konuda tartışırken: “Halk buna izin vermez!” dediğinde, Batıcıdan oldukça sakin ve kibirle: “Öyleyse halk ezilmelidir!” diye karşılık gördüğünü aktarmıştı bana. Bu Batı sevdalısı zat öyle rastgele biri de değildi, aydın sınıfımızın önde gelen temsilcilerinden biriydi. Bu olay gerçektir.

Konuşmamda bu dört ana maddeyle Puşkin’in bizler için taşıdığı anlamı ve önemini belirttim, yine söylüyorum, konuşmam büyük bir etki yarattı. Bu etki ne değer ifade etmesinden (bunu özellikle belirtmeliyim), ne de konuşma yeteneğimden ileri geliyordu (bu konuda rakiplerimle aynı düşüncedeyim, övünülecek bir yanım yok), ama içten olması -çekinmeden söyleyebilirim- konuşmamın kısalığına ve yetersiz olmasına karşın, ortaya koyduğum gerçeklerin tartışılmaz gücüydü etkileyici olan… Peki, İvan Sergeyeviç Aksakov’un sözünü ettiği “olay” neydi? Evet, burada asıl önemli olan, Slavcıların ya da Rus Partisi denilen tarafın (aman Tanrım, bir “Rus Partimiz” var!) Batıcılarla uzlaşmada belki de nihai ve büyük adımı atmalarıydı, çünkü Slavcılar, Batı yanlılarının Avrupa özlemlerini, hatta en aşırı özentilerini getirdiği sonuçlarıyla haklı görmeye başladılar ve bunu ulusal bilinçle örtüşen, ulusumuzun bir özlemi olduğunu açıkladılar. Bu düşkünlüklerini tarihsel koşulların getirdiği bir zorunluluk ve tarihsel kader görerek aklamış oldular; öyle ki sonuçta, günü gelip de muhasebesi yapıldığında -zamanla bu yapılırsa tabii- Batıcıların da Rus yurduna ve onun emellerine, anayurtlarını gönülden sevmiş ve “Rus yabancıların” aşırılıklarından bugüne kadar yurtlarını belki de büyük kıskançlıkla korumuş olan katışıksız Ruslar kadar hizmet ettikleri görülecektir. Sonunda iki parti arasında yaşanan bilinmezliklerin ve sürtüşmelerin, kötü çekişmelerin bu zamana kadar büyük bir yanlış anlamadan ileri geldiği belirtildi. İşte “olay” bu olabilirdi; nitekim burada bulunan Slavcılarm temsilcileri, konuşmam bittikten sonra, sözlerimi hemen tüm sonuçlarıyla onaylamışlardı. Şimdi söylüyorum, konuşmamda da söylemiştim: Atılan bu yeni adımın şerefi (barışmayı içten istemek de bir şereftir), kuşkusuz, bu yeni sözün getireceği yarar, yalnızca benim değil, tüm Slavcılarm, “Partimizin” eğilimine ve ruhuna aittir. Slavcılığı tarafsız olarak inceleyenler bunun her zaman böyle olduğunu görmüşlerdir, dile getirdiğim düşünceler, Slavcılar tarafından açıkça vurgulanmasa bile, dolaylı olarak birçok defa ifade edilmiştir. Benim yaptığım, zamanı iyi değerlendirmekti. Şimdi sonuç olarak: Batıcılar vardığımız sonuçları onayladıkları ve paylaştıkları takdirde, kuşkusuz iki grup arasındaki yanlış anlamalar ortadan kalkacaktır, İvan Sergeyeviç Aksakov’un belirttiği gibi, “artık her şey açıklığa kavuştuğu için, Batı yanlıları ve Slavcıların sürtüşmeleri için herhangi bir neden kalmayacaktır.” İşte meseleye bu açıdan baktığımızda, konuşmam bir “olay” olarak görülebilirdi. Ne ki “olay” sözcüğü içten bir coşku anında, yalnızca tek taraftan duyuldu; ötekiler bunu onaylar mı, salt düşüncede mi kalır – bu tümüyle ayrı bir meseledir. Konuşmam bitip kürsüden iner inmez beni kucaklayan, elimi sıkan Slavcıların yanı sıra Batıcılar da koşarak içten kutladılar, sıradan kişiler değillerdi, etkinliklerini bugün de sürdüren Batılılaşma hareketinin önde gelen temsilcileriydi. Slavcılar gibi büyük bir coşku ve heyecanla kutlayarak, defalarca konuşmamı bir deha olarak nitelediler. Ama korkuyorum, gerçekten korkuyorum. Bu sözler bir coşku, bir “esrime” halinde söylenmiş olabilir! Ah, beni korkutan, konuşmamı dâhiyane bulma düşüncesinden bir süre sonra vazgeçecekleri değildi, konuşmamın pek dâhiyane olmadığını ben de biliyorum ve bu övgülerin çekiciliğine asla kapılmış değilim; öyle ki, dehamın onları sonraları düş kırıklığına uğrattığını öğrensem bile, gönülden bağışlayabilirim onları, gelgelelim, olur a, Batıcılar biraz düşündükten sonra (Note bene: Sadece beni tebrik edenleri değil, bütün Batıcıları kastediyorum. Bunu özellikle belirteyim.) belki de (dikkatinizi çekerim, sadece “belki de” diyorum, “artık” değil): “Hah!” diyecekler. “Efendim, bunca kavga ve çekişmeden sonra, batılılaşma çaba ve emellerimizin haklılığını nihayet kabul ettiniz; bizim tarafın da doğruları olduğunu gördünüz ve süngülerinizi indirdiniz; eh, itiraflarınızı memnuniyetle karşılıyoruz, bu arada şunu hemen belirtelim ki sizin açınızdan hiç de fena değil bu: Hiç değilse aklı başında biri olduğunuzu gösterir; zekânızdan hiçbir zaman kuşku duymamıştık zaten, ama haza kalın kafalı olanlarımız hariç tabii; onların sorumluluğunu üzerimize almak istemiyoruz, istesek de alamayız, fakat… işte burada, bakın görüyorsunuz bir ‘fakat’ çıkıyor ortaya, bir an önce açıklanması gerek. Evet, efendim, durum şu: Biz Batıcıların aşırı coşkularımızda sözde ulusal ruhla omuz omuza gittiğimiz ve gizliden gizliye bizi bu ulusal ruhun yönlendirdiği üzerine ileri sürdüğünüz savlarınız, vardığınız sonuç bizlerde derin kuşku yaratmaktadır; bu nedenle aramızda bir uzlaşma olması kesinlikle mümkün değildir. Bakın, bizlere yön veren asla halkın ruhu değildir, Avrupa, Avrupa bilimi ve Petro reformlarıdır, çünkü efendim, biz bu ruhu halkta hiç göremediğimiz gibi, batılılaşmaya giden yolda kokusunu bile hissetmedik, tam tersine, onu bulunduğu yerde bırakıp tabana kuvvet kaçtık. Ta işin başından beri kendi başımıza hareket ettik; Rus halkını evrensel sevgi gücüne ve tüm insanlığın birleşmesi ülküsüne götüren bir içgüdüyü falan da hiç takmadık, evet, sözün kısası, demin söyleyip durduğunuz konulardan hiçbirini… Artık tüm açıklığıyla konuşmanın zamanı gelmiştir: Geçmişte olduğu gibi, bizler Rus halkını, ondan asla bir şey öğrenemeyeceğimiz, tersine, Rusya’nın daha iyiye gitmesini engelleyen ve organik olarak olanaksız olsa da hiç değilse mekanik olarak, yani sonsuza dek bizi dinlemeye zorlayarak, yeniden yaratılması ve biçimlenmesi gereken geri kalmış bir güruh olarak görmekteyiz. Boyun eğdirmek için de az önce sözünü ettiğimiz Avrupa ülkelerindeki gibi aynı toplumsal düzeni benimsemesi gerek. Aslında her zaman olduğu gibi halkımız bugün de yoksul ve koyu cahildir, ne ülküsü, ne kişiliği olabilir. Halkımızın tüm tarihi olmaz. saçmalıklarla doludur, kim bilir siz ne anlamlar çıkarıyorsunuzdur bu saçmalıklardan, oysa halkımıza nesnel ve gerçekçi açıdan bakan yalnızca bizleriz. Bizim gibi bir halkın tarihi falan olmamalıdır; tarihe benzer ne varsa nefretle bir kenara atılmalıdır. Yalnızca aydın toplumumuzun tarihi olmalı ve halk tüm gücüyle ve çabasıyla yalnızca bu topluma hizmet etmelidir.

Aman efendim, endişelenmeyin, bağırmayın öyle! Halka boyun eğdireceğiz dediysek, köle durumuna düşürmek değil niyetimiz; elbette hayır! Lütfen bu yargıya varmayın hemen!’ Bizler insancılız, Avrupalıyız, gayet iyi biliyorsunuz bunu. Tanı tersine, niyetimiz halkımızı sırası geldiğinde yavaş yavaş eğitmektir, onu bambaşka bir toplum haline getirip kendi düzeyimize çıkardıktan sonra eserimizi tamamlayacağız. Eğitiminin temelini biz atacağız ve kendi başladığımız yerden başlatacağız; yani bu eğitim halkın tüm geçmişini yadsıması ve lanetlemesi temeline dayalı olacak, halk geçmişini tarih sayfalarına kendisi gömecek. Halkımızdan birine okuma yazmayı öğretir öğretmez, hiç zaman geçirmeden Avrupa zevkleri tattıracağız ona, Avrupa hayatının incelikleriyle -giyimi kuşamı, içkiler, danslar, eğlencelerle- baştan çıkaracağız onu, kısacası, ayağındaki çarıktan, içtiği kvastan, kadim türkülerinden utandıracağız; gerçi bu türküler içinde güzel, ezgisel olanları yok değil, ama siz ne kadar sinirlenirseniz sinirlenin, biz yine de uyaklı vodviller söyleteceğiz ona. Özetle, hayırlı amacımız için her yolu deneyerek, her şeyden önce, bize de yapıldığı gibi, insanoğlunun zayıf tellerine dokunacağız ve işte o zaman bu halk bizim olacaktır! Geçmişinden utanç duymaya başlayacak ve lanet okuyacaktır. Lanetleyen bizdendir – işte bizim reçetemiz!.. Halkı kendi düzeyimize çıkarır çıkarmaz, bu formülümüzü tümüyle uygulamaya sokacağız. Eğer halk gelişime ayak uydurmazsa, o zaman ‘halk ortadan kaldırılmalıdır!’ Çünkü efendim, halkımızın değersiz, boyun eğdirilmesi gereken barbar bir sürü olduğu açıkça ortaya çıkmış olacaktır. Artık başka da yapacak bir şey yoktur çünkü: Gerçek yalnızca Avrupa’da ve aydınların elindedir, bu yüzden de sizin şu 80 milyonluk nüfus (bununla övünüyorsunuz herhalde), evet, bu milyonlar her şeyden önce Avrupa gerçeğine hizmet etmek zorundadır, zira başka bir gerçeklik olamaz. Bizleri milyonlarınızla korkutamazsınız. İşte, bizim tüm çıplaklığıyla değişmez yargımız budur ve bundan asla dönmeyiz. Vardığınız sonuçlar bizi ilgilendirmez, sizinle artık tartışamayız; le Pravoslavie gibi garip konuları örneğin… Çok bir önemi varmış da… Avrupa’da ve Avrupa biliminde, genel bir görüşle son sözü, aydınlanmış, insancıl bir tanrıtanımazlığın söylediği günümüzde, hele bizden bu gibi isteklerde bulunmayacağınızı umarız. Bizler Avrupa’nın peşinden gitmeden edemeyiz.
Bu yüzden bizlere övgüler düzdüğünüz konuşmanızın yarısını belli sınırlar içinde kalmak kaydıyla kabul edebiliriz; bak, nasıl kibar davranıyoruz sana. Ne var ki kendinizle ve ‘ilkelerinizle’ ilgili bölümü -kusura bakmayın ama-kabul edemeyiz…”

İşte olabilecek en hazin sonuç budur. Yine söylüyorum: Konuşmam bittikten sonra kutlamak için bana koşan Batı yanlılarını bırakın, diğer Batıcıların bile bu sözleri söyleyeceğini düşünmeye cesaret edemem, onlar ki benimsedikleri inanç ve kuramlarına karşın tam anlamıyla Rus, eylem adamı, çok sevilen ve sayılan Rus yurttaşlarıdır. Buna karşılık toplumdan bağlarını koparmış, yersiz yurtsuz yığın, düşüncelerini sokaklara taşıyan ortadakiler, sizin şu Batıcı yığın, bu “akımın” bozulmuş tipleri (denizde kum kadar çokturlar), ah, buna benzer sözleri kesinlikle söyleyeceklerdir, belki de söylemişlerdir bile. (Note bene: Sözgelimi bir gazete kendine özgü o mizah anlayışıyla, din üzerine, Slavcıların amacının tüm Avrupa’yı Ortodoks yapmak olduğunu yazdı.) Bu karanlık düşünceleri bir kenara bırakalım ve bizim batılılaşma hareketinin önde gelen temsilcilerine güvenelim. İnançlarımızın ve onlara beslediğimiz umudun hiç değilse yarısını kabul ederlerse eğer, övgüyle, şerefle anarız, yürekten coşkuyla karşılarız onları. Yalnızca yarısını kabullenseler, yani Rus ruhunun bağımsızlığını ve özgünlüğünü; onun var olduğu gerçekliğini, evrensel birlik emellerini, insancıllığını kabul etseler artık tartışacak bir mesele kalmaz, en azından önemli bir neden kalmaz. Asıl o zaman konuşmam yeni bir olayın temellenmesine katkı sağlamış olur. Son kez yine söylüyorum, konuşmam bir “olay” olarak değerlendirilmemeli (böyle bir değeri hak etmiyor), bizlerin bir araya gelmesini sağlayan yüce Puşkin’i anma toplantısının güzel bir gelecek adına, aydın, içten, umut dolu insanlarımızı kaynaştırmış olması, işte, asıl gerçek olan “olay” budur.

Fyodor Dostoyevski
Bir Yazarın Günlüğü

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
İbrahim Karaca: Bize ayrıldı günlüğün en görkemli sayfası…

Kapat