Dostoyevski: Kendini suçlu hisseden birini buldun mu o saat sıkıntılarından arınırsın

Küçük Manzaralar

Yaz ayı, tatil zamanı… Toz toprak, bir yandan sıcak… Kentte kalmak can sıkıcı, ağır… Herkes ayrılmış. Birkaç gün önce yazı işlerinde birikmiş yazıları gözden geçirmiştim… Üzerinde konuşulacak yazılar var, ama sonra ele alacağım. Şimdi hava almak, özgürce dolaşmak istiyorum; ne var ki hava ve özgürlük yerine tozlu, kireçli sokaklarda tek başına amaçsız dolaşmak kalıyor insana ve sanki biri tarafından incitilmiş gibi, evet, buna benzer bir duygu sarar insanın içini. Bilindiği gibi, karşında kendini suçlu hisseden birini buldun mu o saat sıkıntılarından arınırsın, ama böyle birini bulamazsan daha bir artar sıkıntın.
Geçenlerde Nevski Bulvarında güneşten kaçmak için gölgeli karşı kaldırıma geçmek istemiştim. Bildiğiniz gibi Nevski Bulvarını her zaman büyük bir dikkatle geçmek gerekir; yoksa bir anda ezip geçiverirler adamı; bu tehlikeli yolculuğa başlamadan önce sağına soluna bakar, zamanını kollar, iki üç sıra olmuş, birbiri peşinden hızla gelen arabaların aralarında yeterli boşluk olup olmadığını beklersin.

Kışın, Noel’den bir iki gün önce, yolu karşıdan karşıya geçmek özellikle ilginçtir: Hele hele kentin üzerine sabahtan dondurucu bir sis çökmüşse tam tehlikedesin demektir, öyle ki üç adım önünden geçeni göremezsin. İşte, Politseyski Köprüsüne doğru hızla yol alan faytonların ve arabaların önünden zoru zoruna süzülerek geçtin, korkulacak bir şey yokmuş diye için için seviniyorsun; nal sesleri, tekerlek gürültüleri, arabacıların keskin çığlıkları geride kalmıştır, ancak zamansız bir sevinçtir bu, çünkü bu tehlikeli geçişin ancak yarısına varmışsındır; daha önünde ne tehlikeler, ne bilinmezlikler vardır! Çabucak ve tedirgin sağma soluna bakıyorsun ve Aniçkov Köprüsüne doğru giden ikinci sıra arabaların önünden nasıl süzüleceğin aklına geliyor birden. Ama düşünecek zamanının olmadığını hissediyorsun, üstüne üstlük bu korkunç sis: Duyduğun yalnızca nal sesleri, bağırtılardır ve ancak bir iki metre önünü görebiliyorsun. İşte tam bu sırada sisin içinden müthiş bir hızla yaklaşan keskin, ürpertici, üç beş kişinin satırla bir teknede lahana doğrarken çıkardığı sesi andıran iç karartıcı sesler duyuyorsun ansızın. “Ne yöne kaçsam, ileriye mi, yoksa geriye mi? Zamanım var mı, yok mu?” Allahtan olduğun yerde kalmışsın; sisin içinden sana sadece bir adım uzaklıkta, birden ekspres treni hızıyla yaklaşan soluk soluğa bir atın boz burnu beliriyor: gemi köpükler içinde, boyunduruğu havaya kalkmış, dizginleri kısılmıştır, güzel güçlü ayaklarıyla her sıçrayışta uyumla tam iki metre öteye sıçrıyor. Birkaç saniye arabacının umutsuz haykırışları ve her şey sisin içinde bir görünüp bir kayboluyor; nal sesleri, gürültüler, çığlıklar…

Sonra her şey hayalet gibi gözlerden yitiyor. Tam bir Petersburg görüntüsü! Haç çıkarıyorsun ve bir dakika önce seni öylesine dehşete düşüren ikinci araba dizisine hiç aldırmadan, hâlâ tir tir titreyerek yaşadığın korkunç olayın etkisiyle karşı kaldırıma ulaşmayı başarıyorsun. Tuhaftır, bir çeşit haz duyuyorsun, kesinlikle tehlikeden kurtulduğun için değil, özellikle bu tehlikeyi yaşadığın içindir bu haz… Gerici bir hazdır bu, üzerinde durmayacağım; hem günümüzde yararı da yoktur; aslında sevinmek yerine isyan etmek gerekirdi, çünkü cins at hiç de hoşgörülü değildir, bir süvari erini ya da zevk düşkünü küçük tüccarı hatırlatır, o halde eşitsizlik, küstahlık, la tyrannie vs… Tartışmayacağım, evet biliyorum, ancak sözümü bitirmek istiyorum şimdi. Kışın verdiği o alışılmış dikkatle geçenlerde Nevski Bulvarını karşıdan karşıya geçiyordum ki daldığım düşüncelerden birden uyanınca yolun ortasında şaşkınlıktan kalakaldım: Kimsecikler yoktu; ne bir araba, ne de çıngırtılı drojka! iki yanım neredeyse 100 metre kadar bomboştu, yolun ortasında durup dostlarınla edebiyat üzerine tartışma yapabilirdin, o kadar tehlikesizdi! Handiyse hayıflanacaktım. Hiç böyle olmuş mudur?

Toz toprak, bir yandan sıcak!.. Müthiş bir koku, bozuk kaldırımlar, yıkılıp yeniden inşa edilen binalar… Bina cepheleri şık ve özgün görünsün diye eski cephe kaplamalarını söküp yeni süslemeler yapıyorlar. Zamanımız mimarisi şaşırtıyor beni. Genelde bütün Petersburg’un son derece değişik, kendine özgü mimarisi vardır; bu beni her zaman şaşırtmıştır; kurulduğundan beri bayağılığı, kişiliksizliği yansıttığı için özellikle şaşarım. Olumlu anlamda bu kentte değişik ve kendine özgü tek şey, olsa olsa, en parlak caddelerinde bile koskoca binaların yakınında, ayakta kalabilmiş ve mermer bir sarayın önüne istif edilmiş odun yığını gibi, şaşkın bakışlarınıza neden olan şu ahşap çürük kulübelerdir. Saraylara gelince, onlarda en baştan sona kadar Petersburg döneminin düşüncesindeki gevşeklik ve özündeki tüm olumsuzluk yansır. Bu anlamda Petersburg gibi bir başka kent yoktur; mimari yönden dünyadaki bütün mimari özelliklerin, bütün dönemlerin ve akımların yansıması vardır; bunların hepsini yavaş yavaş benimsemiş ve kendi tarzına uydurmuştur. Bu binalarda Avrupa’dan bize düzgün biçimde ya da ansızın giren ve gittikçe bize egemen olan ve bizleri tutsak eden bütün büyük küçük düşünce akımlarını kitap gibi okursunuz. İşte geçen yüzyılın kişilikten yoksun kilise mimarisi. İşte yüzyılımızın başlarındaki Roma tarzının önemsiz bir kopyası ve işte Rönesans dönemi ve mimar Ton’un sözümona bir önceki çar döneminde bulduğu, aslında eski Bizans tarzı yapılar… İşte birkaç yapı: hastaneler, kurum binaları, yüzyılımızın ilk on yılında inşa edilmiş saraylar; I. Napolyon dönemi tarzı, sahte bir heybetle dikilen, inanılmaz derecede sıkıcı, devasa yapılar. O zamanlar başlayan yeni dönemin büyüklüğünü ve sonsuzluğu kafasına takmış, bir eşi görülmemiş hanedanın gücünü yansıtmak için, zorlamayla, o yıllar Napolyon’un erguvan pelerinindeki arılarla beraber bile bile uydurulan bir şeyler vardır. İşte, bazı soylu ailelerimizin, genellikle geç dönemde inşa edilmiş sarayları andıran evleri… Bunlar İtalyan sarayları ya da Fransız Devrimi öncesi pek sade olmayan Fransız mimari tarzında yapılardır. Ama orada, Venedik ya da Roma saraylarında bütün eski aileler kuşağı arka arkaya yüz yıl boyunca yaşamıştır, yaşamaya da devam ediyor. Bizdeki saraylar sadece bir önceki çar döneminde, ama anlaşıldığı kadarıyla yüzyıllara adını yazdırmak için inşa edilmiştir: O zamanki düzen çok sağlam ve cesaret vericiydi; bu sarayların ortaya çıkmasında bir çeşit bu düzene duyulan inanç yansıyordu. Bu binalar da yüzyıllarca yaşamaya hazırlanıyordu. Gelgelelim o zamanlar bir Kırım Savaşı yaşandı, birkaç yıl sonra da köylülerin özgürlüğü geldi… Gün gelir de bu sarayların giriş kapısında eğlence amaçlı bahçeli bir meyhanenin ya da yabancılar için bir Fransız otelinin tabelasını okursam bu beni çok üzecek. İşte çağdaş, büyük otel mimarisi: Bu bir işgüzarlık, bir Amerikanizmdir artık, yüzlerce odasıyla kocaman bir işletmedir: Bizde demiryollarının inşa edildiğinin ve bir anda iş becerir insanlar haline geldiğimizin göstergesi oluveriyorlar hemen. Ya peki şimdi, evet, şimdi… Günümüz mimarisini nasıl değerlendireceğini bilemezsin doğrusu. Binalarda bir düzensizlik, bir savrukluk ki sorma! Günümüzün düzensizliğiyle de tamamen uyuşuyor hani! Kiraya vermek amacıyla inşa edilmiş, çok sayıda epeyce yüksek (yükseklik başta geliyor), mimari cephesiyle kişiyi hayretler içinde bırakan meskenlerdir bunlar. Masraftan kaçınarak yapıldığı, ipince duvarları olduğu söyleniyor: Burada Rastrelli’den tutun, geç rokoko tarzı İtalyan balkonlar ve pencereler, beş katlı ve üstelik hepsi de aynı cephede.

“Şöyle mükemmel İtalyan tarzı pencere yap, kardeş! Onların züğürt beyzadelerinden ne eksiğim var? Beş katlı olsun ki kiraya vereyim; pencere pencereye, kat da kata benzemeli, değil mi ya! Tüm paramı bir kuş kafesine yatıracak değilim elbet!..”
Hoş, Petersburglu bir fıkra yazarı değilim ve bunlardan söz etmek istemezdim. Yazı işlerindeki yazılardan başladım, bakın nerelere dalıp gittim!

Fyodor Dostoyevski
Bir Yazarın Günlüğü

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
İlhan Sami Çomak: “En çok özlediğim şey, uzun upuzun yürümektir sanırım…”

Kapat