Balzac Üzerine: “Napoleon’un kılıçla yapamadığını ben kalemle başardım”

Balzac’ı, bir başlangıç ve bir son, bir çıkış noktası ve bir dönüş olması- yalnızca Fransız edebiyatıyla sınırlanamayacak bu yazarı tek bir denemede bütünüyle ele almak kadar zayıf ve iddialı bir girişimdir. Balzac’ı anlatmak için bütün bir kitap bile yeterli değildir.

Bugünkü gibi bir vesileyle Balzac üzerine söylenebilecekler, yalnızca bir anlamda onun sayfalarının kenarlarına yazılabilecek birtakım notlar, ünlem işaretleri ya da arada sırada iddiasız bir soru işaretçiği olabilir. Ama bütün bunlar hep parça parça, bazı notlar ve izlenimler niteliğiyle kalmaya yargılıdır. Açıklanması olanaksız bir sanatçıyı bütünüyle açıklamaya kalkışmak, nasıl düşünülebilir?

Her şeyden önce, Balzac hangi on ciltle Alman okuruna tanıtılmalıdır? Elbet başyapıtlarıyla! Oysa işin aksi yanı şu ki, Balzac yaşamının başyapıtının, yani bütün yaratısını oluşturan seksen yedi cildin dışında herhangi bir başyapıt yaratmamıştır. Belki bir-iki anlatısında, Çölde ihtiras’ta ve Tuhaf Öykülerin bazılarında, abartılı mimarisinin kendini bütünüyle gösteremediği, bu yüzden bir oyun oynarcasına, sanki küçük takılar yapmakla yetindiği o dar sınırlar içerisinde kalarak yetkinliğin sınırına yaklaşabilmiştir. Bunların dışında kalan bütün yapıtlarını Balzac’ın o yakıp kavurucu yaradılışı yok etmiştir; burada sözü edilen Balzac’ı çoğu kez sanrılarla alabildiğine beslenmiş bir beyinle kesintisiz on sekiz saat çalışma masasının başında yazmaya zorlayan o ateşli yaratma hırsıdır. Böyle günlerde Balzac, hemen hiçbir şey yemezdi; yaratma hırsının kazanını ise yalnızca dumanı tüten koyu kahve ısıtırdı. Balzac’ın bütün romanlarının, tıpkı Floransa saraylarındakiler gibi, sanki özenle kesilmiş taşlardan oluşma, olağanüstü temelleri vardır. Dev bir yapı, hep daha yükselme peşindedir. Tipler son derece ayrıntılı işlenmiştir; durumlar bilinçli bir dinginlik içerisinde oluşturulur; çeşitli yazgılar ise birbirlerinin karşısında ayaklarını yere kendilerinden emin bir tavırla basarak eylemde bulunurlar. Ancak birbirlerine yaklaştıkça, tutumları da daha bir vahşileşir. Sonunda hepsi birden sımsıkı bir yumak içerisinde birleşirler; ateşli bir kargaşa bu yumağı paramparça edip dört bir yana saçar. Başlangıçta sanat, sonda ise ucuz işçilik vardır. Yazar Balzac’ın başladığı işi, peşinde hep borçluların bulunduğu, tedirgin Balzac, romanı bir an önce yayımcısına teslim edebilmek için, ne pahasına olursa olsun bitirir. Bir dokumacı titizliğiyle iplikleri birleştirir, fakat yumağı aceleci bir öğrenci gibi bir çırpıda paramparça eder. Paris’teki Ulusal Kütüphane’de yalnızca bir kez Balzac’ın elyazılarından birini elime aldığımda, bu söylediklerimin kanıtını yazıların karakterinden kendi başıma çıkarabilmişim. Romanın başı ince, acele ürünü olmayan, Balzac’ın süslü yazısının elverdiği ölçüde neredeyse son derece okunaklı harflerle kaleme alınmıştı; son bölümler ise mürekkep lekeleri arasından geçen, çarpık çurpuk, isteksiz olduğu belli bir yazıyla tamamlanmıştı. Gerçek yeteneklerde hep görüldüğü üzere, en olumlu öğelerin kaynağı, aynı zamanda aksaklıkların ve yanlışların gizli gücünü de besler. Balzac olayında ürkmüş bir gökyüzüne ışık ve ateş akıtarak çevreyi olağanüstü bir güzellikle aydınlatan, doğrudan bir volkanı andıran yaradılışıdır; ama aynı yaradılış, söz konusu güzelliği ertesi anda lavların altına gömüverir.

Balzac’ın romanlarından yapılacak bir seçmenin her zaman eksik kalmasına yol açacak bir neden daha var. Balzac’ın hemen bütün yapıtları, yani insanlık Komedyası öyle birbirine kenetlenmiştir ki, her biri ancak ötekiler aracılığıyla bütünüyle anlaşılabilir. Balzac, yaşamı bütün dolgunluğuyla sergilemek için çaba harcamış olanların hepsi gibi, birinci düzlemde yaşamın anlatıcısı değil, fakat yalınlaştırıcısıydı. Balzac, önce bütün dünyayı Paris’te odaklaştırır. Ardından bütün toplumu üç salona toplar. İnsanlığın bütünü ise soyut niteliklerin taşlaşmış kalıplarını sergileyen birkaç tipte somutlaştırılmıştır. Modern romanın en üretken yaratıcısı olan Balzac, gücünü önemsiz bireyleri anlatmak için harcamamış, fakat tanıdığı ve birbirleriyle belli bir anlamda benzeşen yüz insanı bir prototipte eritmiştir. Balzac, çok sayıda doktoru gereksinmez. Bir bilimadamına gerek duyulduğunda Bianchon, bir üniversite öğrencisi, bir profesör ya da eğlendirici bir geveze kimliğiyle beli-riverir. Bu bağlamda olmak üzere, Balzac’ın bütün romanlarında Rastignac salonların aristokratı, Canalis şair, Lucien de Rubempre ise gazetecidir – aynı insanlar, Balzac’ın bütün romanlarının eşiklerinde birbirleriyle karşılaşırlar. Ancak her tip, her romanda yalnızca bütünün bir parçasıdır. İyi yürekli, dindar, dürüst bir üniversite öğrencisi olarak Paris’e gelen ve ancak Goriot Baha’nın trajedisi sayesinde, insana “erkeklerle kadınlara, hedefe daha hızlı varabilmek için bir dahaki mola yerinde ölmelerine belki de ses çıkarılmayacak posta arabası atlarından daha çok değer vermemek gerektiği”ni öğre-nebilen Rastignac’ı bilmeyen, Sönmüş Hayallerdeki züppe, acımasız, vicdansız Rastignac’ı anlayamaz. Balzac’ın kahramanları, örneğin kahramanlarını ebenin ellerinden mezara kadar götüren bizim yeni Alman romanlarımızdaki durumun tersine, tek bir kitapla tükenmezler. Bal-zac’ın “gelişmeyi konu alan” romanı, aslında yirmi ciltten oluşan insanlık Komedyasının tamamıdır; bu romanın kahramanı ise insanlardan biri değil, fakat o insanları birbirlerine sürükleyen yaşamın kendisidir. Ve yaşamı sonuna kadar yazmayı kimse başaramayacağından, buna kalkışan her anlatı bir torso olarak, binlerce parçadan oluşma bir parça olarak kalmaya yargılıdır.

Peki, Balzac’ın bütün bu insanlarını aslında nasıl değerlendirmek gerekir? Birer kalıp ya da kahraman, birer karakter ya da yalnızca birer tip – hangisi? Hepsinin tek ortak noktaları, tutkularıdır. Balzac yalnızca dalgalı yazgılarla, yoğun özelliklerle ilgilenir. Ayrıntılar, duyumsaması kendisine ne denli acı gelirse gelsin, ona göre yalnızca paletteki renklerdir; ezgi değil, ama çalgıdır. Balzac, silik insanları asla sevmemiştir. Yanılmıyorsam On Üçlerin Romanında, her sokağa insani bir fizyonomi yakıştıran, bir evden bir karakteri, bir hayvandan bir türü çıkarabilen

Balzac, her insanı belirgin yanıyla, tek yanlı bir belirlen-mişlikle, tutkusu içerisinde görmekten hoşlanırdı. İnsanlar onun romanlarına girmezden önce hemen hemen birbirlerinin aynıdırlar, yumuşak bir maddeden yapılma, kırılgan, hayalci, neredeyse ideal yaratıklardır. Balzac, onları bu durumdalarken avucunun içine alır. Her birinin sırtına, kendi tutkusuyla biçimlenecek olan bir yazgıyı giydirir. Ve daha sonra bu insanlar salonlarda, caddelerde, yaşam denen arenada birbirleriyle karşılaştıklarında, artık birbirlerinin yabancısı olmuşlardır; çatışırlar ve kendi kendilerinin yazgısına dönüşürler. Aşk, bu tutkulardan yalnızca biridir ve üstelik en güçlüsü de değildir. Cousirı Pons’da (Kuzen Pons), iki kahramanın tabloları toplamakta gösterdikleri açgözlülük, servetini bir fahişeye harcayan yaşlı Baron Nucingen’in gözü dönmüş aşkı kadar güçlü değil midir? Balthazar Claes’i yok eden mucidin çılgınlığının, yaşamını kızlarına adayan Goriot Baha’nın evlat sevgisinin gücünden aşağı kalır yanı var mıdır? Gemilerde forsa olarak çalışmış olan, Balzac’ın kitapları boyunca belki yirmi maskeyle dolaşan Vautrin’in topluma duyduğu nefret, Rastignac’ın kendini beğenmişliği, Delp-hine’in aşağılık tutumları, Madam Vauquer’nin cimriliği, Schmucke’nin iyi yürekliliği; bütün bu insanlar, erimiş madenler gibi, tutkularının ateşi içerisinde birbirleriyle benzeşmezler mi? Yazarların hiçbiri yazgının yönlendirici gücünü Balzac kadar vurgulamamış, doğuştan var olan tutkuların kuramını geliştirmemiştir.Tragedyanın tek kaynağı, tutkunun cehennemi gücüdür; ancak bu tutku, tıpkı Bonaparte’ın Napoleon olabilmek için çevresindeki bütün değerli generalleri harcayıvermesi gibi, öteki bütün duygulan boğan bir tutkudur. Böylesine ölçüsüz bir tutku hiçbir dengeyi kabullenemeyeceğinden, romanın sahnesini oluşturan yüzeyde ani bir aşağı kayma, dolayısıyla bir felaket gerçekleşir. Balzac’m hemen bütün romanları felaketlerle, dış motiflerin sonrasız acımasızlığından kaynaklanma çöküşlerle noktalanır.

Balzac’ın kahramanlan, alacalı bir ordu gibidir. Forsa mahkûmları, üçkâğıtçılar, bilimadamları ve kapıcılar, subaylar ve toplumda ne pahasına olursa olsun yükselme peşinde olanlar – bunların hepsi de herhangi bir parolaları ya da hedefleri bulunmaksızın, aynı yolu izlerler. Balzac’ın bütün insanları, dünyanın simgesi olan Paris’e gelirler. Ve bir akşam ışıklar içerisinde yüzen bir sarayla, hayal gibi güzel bir hanımı ormana doğru götürmekte olan şık bir faytonla karşılaşırlar. O zaman hepsinin akimdan aynı düşünce geçer: bu sarayı, bu kadını, Paris’i, dünyayı ele geçirmek! Balzac’m kahramanları, birer dünya fatihi olma peşindedir. Bu nedenle yollarını inatla sürdürürler. Biri kendini yıllarca bilimsel çalışmalara vererek ve anatomi salonlarından geçerek, ötekiler güzel bir kokotun yatak odasından, savaşlardan, sosyete salonlarından yollarını bulmaya çalışarak ya da bilgelik taşını arayarak aynı hedefin peşinden koşarlar. Aralarından belki ancak birkaçı hiçbir engel ve vicdan tanımayan Rastig-nac gibi hedefine varır; ötekiler ise bir çöküşe sürüklenip birbirlerini parçalarlar. Balzac’ın tragedyaları bunlardır. Balzac, insanların eylemlerinden ve karakter özelliklerinden kaynaklanma bütün olanakları eşi görülmedik bir kesinlikle belli bir hedefe yöneltmekle, Taine’nin ünlü denemesinde söylediği gibi, “Shakespeare ve Saint Simon gibi, insana ilişkin en büyük belgeseli bir araya getirmeyi” başarmıştır. Bu, dünya edebiyatında bir eşi daha bulunmayan bir çalışmadır. Honoré de Balzac, Napoléon’un resminin altına şunları yazmıştı: “Onun kılıçla yapamadığını ben kalemle başardım.”

Bu arada Balzac’ın yaşamına da bir göz atalım. Bu yazar, insanlara ve yaşama ilişkin olarak nasıl bunca geniş

bilgi edinebilmiştir? Gerçek, bu bilmeceyi çözecek yerde büsbütün karışık bir konuma getirir. Balzac, yaşamı hemen hiç tanımamış, dünyayı tanımaya da ancak iki-üç yıl ayırmıştır. Gençlik yıllarında bir çatı katına kapanıp başyapıtlarını kaleme almıştır. Daha sonra gözünü para hırsı bürümüştür; çünkü Balzac için para, yaşamın kendisi demektir; milyonlar kazanmak ve daha da ötesi, bunları har vurup harman savurmak konusunda yeteneklidir Kurduğu basımevi ve spekülatif girişimler, Bal-zac’ı yıkıma sürükler. Borçlarının baskısı altında bunalmaktadır. Bunun üzerine yeniden ve gece gündüz yazmaya koyulur Gelgelelim borçlarında bir azalma olmaz. Para, para, para – kafasındaki tek düşünce budur. Yatağından gece yarısı kalkar, ertesi gün yeniden gece olana kadar sürekli çalışır; ünlü olmuştur, ama bunun tam olarak ayırdında değildir. Zaman zaman ancak kendi romanlarının kahramanlarının kafasında oluşabilecek türden fantastik projeler, Balzac’ı baştan çıkarır. Romalılardan bu yana terk edilmiş olan Sardunya madenlerini yeniden işletmeyi düşünür, borsada büyük bir oyun planlar, bu oyunu bulmaya çalışır, ama bütün bunlardan geriye kalan, hep yalnızca borçları olur. Yazıları, daha kaleme alınmazdan önce satılmıştır. Yeni bir kitaba başlayabilmek için bir öncekini alelacele kâğıda döker. Aşırı buharla çalıştırılan makine sonunda çatlar; bu dev yazar, tam istediği gibi bir yapıt yaratmaya vakit bulamadan, çok erken bir dönemde yıkılır.

Demek ki Balzac, hemen hiçbir şey yaşayamamıştır. Başından geçen aşklar da yaşamdan çok edebiyata aittir. Bütün bu aşkların çıkış noktası, önceki mektuplaşmalardır; modern yazarlar arasında en büyük sihirbaz olan Balzac, kahramanlarının serveti ve kitaplarında Paris’i sayısız kez fethedişi gibi, sevdiği kadını da düşlerinde var edebilirdi. Balzac’ın “yüz bin liralık bir gelir” diye yazması, hiç kuşkusuz örneğin bir lise öğrencisinin şiirlerinde aşk sözcüğünü kekelediğinde ortaya çıkan türden, neredeyse şehvet diye adlandırılabilecek bir çağrışıma yol açabilir. Dış dünyanın gerçeklerinden kopuk, yazı masasının başında nöbet geçirircesine çalışan Balzac için, yarattığı ve ardından birlikte yaşamaya koyulduğu kişilerin gerçeklik kazanmaları bir zorunluluktu. Bu, patolojik sanrıya çok yakın olan bir sanatsal sanrıdır. Flau-bert,Taine’in anketine bir yanıt niteliğinde olmak üzere, bu sanrıyı konu alan unutulmaz bir mektup yazmıştır; buradaki sann, yazarı kavramlar aracılığıyla değil, fakat kendisi için gerçek olan insanlar aracılığıyla yaratmaya götürdüğünden, yalnızca yazarı plastisizme gitme konusunda yetenekli kılabilen bir sanrıdır. Taine, bu konum üzerine, sanki Mach’ın duyumlara ilişkin analizini oku-muşçasına, çok doğru birkaç satır yazmıştır:

İmgelem ürünü varlıkların, gerçek nesnelerle aynı koşullarda doğmalan, var olmalan ve etkinlik göstermeleri söz konusu değildir. Bunlar, sınırsız nedenlerin sistematik bir biçimde yığılmasından kaynaklanıriar.

Demek ki bunlar, telkin edici nitelikte olduklarında, olgularla eşit düzeyde bir gerçeklik değerine sahiptir. İşte Balzac’ın yaşamını yalnızca bu düşünce açıklayabilir. Bu yaşama karşı hep açlık duyan, iktidar isteği yüzünden neredeyse kafası karışmış insan, ancak yaşamın ötesinde kendine özgü dünyalar yaratarak, kendi yaratısının dünyasında mutluğu ve mutsuzluğu düşünülebilecek bütün korkunç sarsıntılarıyla yaşayarak kendi yaşamına bir anlam kazandırabilmiş, tutkularını doyurabilmiştir.

Balzac’ın dış dünyâdan en yoğun biçimde algıladığı olgu, hep borç içinde olmasıdır. Daha önündeki kâğıdı doldururken hep bunu düşünür ve yaratısını, henüz oluşma evresindeyken, kafasında paraya çevirir; bu durumda para düşüncesinin, Balzac’ın kahramanlarına ve kitaplarına da egemen olması doğaldır. Balzac böylece modem romana yeni bir dünyanın kapılarını açmıştır. Gerek büyük anlatılarında, gerekse bir şimşek ışığı gibi kayıp gidiveren anlarda, varlığın simgesi olarak parayla ilintili düşünceleri kavrayabilmiştir. Materyalist duygular, yazarlarını ilk kez Balzac’m kişiliğinde bulmuşlardır. Balzac, bir hanıma cebinde beş frangı bulunmadığı için bir araba tutamamakla, arabayı kıskançlıktan, inattan, kendini beğenmişlikten ya da başkaca herhangi bir soyut nedenden ötürü esirgemenin genç bir adam için aynı ölçüde acı verici olduğunu kanıtlamıştır. Balzac’m bütün kahramanları para hesabı yaparlar. Melek yüzlü sevgililerini görmenin kendilerine neye mal olacağını bilirler. Bu bedel, kendi yıllık gelirlerini aşan bir terzi faturası, bir araba, bir gül, şık bir gömlek, uşağa verilecek bir bahşiş olabilir. Balzac’ın kahramanları, soylu bir locaya davet edildiklerinde sırtlarında eskimiş bir frakla gitmenin nasıl bir felaket olduğunu bilirler. Bu durum, onların kafalarını en aşağı aşk ve sevgi sorunları kadar yorar; Balzac, bu nahoş trajedileri anlatmakla, modern romana yaşamdan alınma sonsuz bir malzeme dağarcığı armağan etmiştir. Fakat bu küçük olaylar belki de kendi gençliğine ait anılar Balzac için yalnızca kışkırtıcıdır. Son derece ustalıkla düşünülmüş büyük borsa operasyonlarını betimlemek ise Balzac’ı neredeyse bir tür esrikliğe sürükler [bunun bir karşı örneği olarak, Dumas Pere’in aşağı yukarı aynı dönemde yazılmış romanında, Monte Kristo Kontu’nun 300.000 frangı elde etme biçiminin ne denli çocukça kaldığı anım-sanabilir}. Ordu müteahhitlerinin, fırıncıların, bürokratların, spekülasyoncuların, ihtilalden restorasyon dönemine kadar uzanan evrede elde ettikleri servetler, toplumda hızla yükselenlerin bu servetleri sahiplerinin ellerinden almaları. Balzac, parasal alandaki bu açgözlü gelgitleri, paranın akışını ve sonra yeniden eriyişini neredeyse bir şehvet ateşiyle anlatmıştır; çoğu kez servetin tükenmezliği düşüncesinin yazarın kafasında yarattığı kargaşa içerisinde, çok büyük paralar el değiştirir, milyonluk bir fırtına gibi dilencilerin üstüne yığılır, sermayeler harcama tutkusuna kapılanın elinden su gibi akıp gidiverir. Bu bağlamda Paris, Balzac’ın karşısında dev boyutlar içerisinde, isteklerin ve tutkuların kazanında kaynayan bir kent olarak belirir; tıpkı Dante’nin lanetlileri gibi, bütün insanlık tek bir düşünceyle kendi kendisini tüketir; çok para, sermayeler, milyonlar… milyarlar…

Balzac için bu iktidar isteği, bir yaşam felsefesi midir? Büyük bir olasılıkla Balzac’m kendine ait bir felsefesi olmamıştır; çünkü o, bütün felsefeleri kendi iç dünyasında yaşamıştır. Dehasının özünü oluşturan o sınırsız yansıtabilirle yeteneğiyle, kahramanlarını konuşturduğu ve düşündürdüğü anlarda hiç kuşkusuz onların savundukları görüşlerin doğruluğuna da inanmıştır. Balzac, kavramın ortaya çıkışından çok önce (Trompe la Mort’da1, forsa mahkûmunun kişiliğinde) nihilisttir, ikbal avcısı ve oportünisttir (Rastignac), özgecidir (Goriot ve daha başka sayısız kahramanı), materyalisttir (Bianchon), poziti-visttir ve felsefi anlamda düşünülebilecek daha başka her şeydir. Gerek Gall’in frenolojisiyle2, gerekse zamanının biyoloji ve kimya alanındaki kuramlarıyla yoğun düzeyde ilgilenmiş, düşünme eyleminin önündeki bütün olasılıkları aklının kıvraklığıyla özümseyip işlemiştir. Daha sonra, yazmaya oturduğunda, bütün bunlar kaynayan paradokslar, pırıl pırıl doğrular, esprili özetler, kolaylıkla belitlere dönüşebilecek nitelikte olmak üzere kafasından fışkın-vermiştir; fakat Balzac o aceleci üslubu içerisinde, bu belitleri işleyip yasalara dönüştürmek ya da bir dünya görüşüne temel yapmak için hiçbir zaman çaba harcamamıştır. Kendisi karşısında, kendi ruhu karşısında sanki umursamaz ve kaderci bir tavırdadır. Yalnızca tek bir gizli düşünce, insanın açığa vurmaya utandığı bir aşk gibi, Balzac’ı mistiğe yaklaştırmıştır; herkesten çok daha net görebilen Balzac, sonsuzluk düşüncesiyle kafasının karıştığını duyumsamış ve bir anlama özlem duymuştur. Swedenborg’dan esinlenilme, dikkate değer iki anlatı, Louis Lambert ile Séraphita, öteki yapıtlarına, sanki doğrudan kendi yaşamından geliyormuşçasına uzak düşer. Yazar, bu anlatılara tıpkı Ateist Ayini’nde özgür düşünceli kahramanın kimseye gözükmeden kiliseye girmesi gibi benliğinin derinliklerinde yatan inancın büyük bir bölümünü gömmüştür; ama bu inanç, bir daha olduğu gibi günışığına çıkarılamayacak kadar derinlerdedir. Orada, o noktada, Balzac’ın binlerce gökyüzünden korkuyla yeryüzüne çevrili bakışları, tıpkı Rodin’in heykelinde canlandırmaya çalıştığı gibi, yine kendi iç dünyasına yönelir. Bize binlerce yaşamı, acıma nedir bilmeksizin, kabuklarından sıyrılmış olarak, en gizli özlerinin kor gibi parlayan ışıklarıyla sergilemiş olan Balzac, kendi varoluşunun en derinlerde yatan korlarını da aynı kararlılıkla o noktaya gizlemiştir.

Stefan Zweig – Yarının Tarihi

1. Goriot Bobo’daki karakterlerden Vautrin’in takma adı. Kitabın Türkçe çevirisinde Azrail-Çadatan olarak geçmiştir. (Çev. Tahsin Yücel, Can Yayınları, 2000) (Y.N.)
2. Frenoloji ya da kafatası bilimi: İnsanın kafatasına bakarak karakter özelliklerini çıkarmayı konu edinen bilim dalı. (Ç.N.)

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Çok bilenin çok derdi mi olur, mutsuzluğundan zevk alan mutsuz mudur? – Bertrand Russell
Şükrü Erbaş: Unutmak kolaydır suçlamak kolaydır… Aslolan… Geleceğe güller sunmaktır
Kapat