Dünyaya Açılan Kapı Olarak Kitap – Stefan Zweig

Yeryüzündeki devinimin bütünü genelde insan aklının iki buluşunu temel alır: Uzamdaki devinimin odak noktası, yuvarlanarak giden, ekseninin çevresinde hızla dönen tekerlektir; tinsel düzlemdeki devinimin temeli ise yazının bulunuşudur.

Herhangi bir yerde herhangi bir zaman sert tahtayı ilk kez yuvarlak bir janta dönüştüren, adı bilinmeyen insan, bütün insanlığa ülkeler ve halklar arasındaki uzaklığı aşmayı öğretmiştir. Böylece arabayla bir çırpıda bağlantı kurabilmiş, yükler yolculuğa çıkabilmiş, bilgi kazandırıcı yolculuklar yapılabilmiş, belli yemişleri, maden filizlerini, taşları ve ürünleri iklimlerle çizili dar sınırlar içine sokan doğanın bu sınırlayıcı iradesi ortadan kaldırılmıştır. Her ülke artık yalnız başına yaşar olmaktan çıkıp bütün dünyayla bir ilişki içerisine girmiştir. Doğu ve batı, güney ve kuzey, taşıtlar aracılığıyla birbirine yaklaşmıştır. Ve tekerleğin, lokomotiflerin altında dönen, otomobilleri bir çırpıda ilerleten, pervaneleri döndüren ilerlemiş tekniklerin yerçekimi gücünü yenmesi gibi, aradan geçen zaman içerisinde üstü yazılı ruloyu çoktan geride bırakıp tek tek yapraklardan kitaba varmış olan yazı da ölümlü insanoğlunun yaşantılarının ve deneyimlerinin trajik sınırlanmışlığını geride bırakmıştır. Kitap sayesinde artık kimse kendi ken-dişiyle yalnız başına kalmış, kendi bakış açısının duvarları arasına sıkışmış değildir; isteyen, geçmişin ve şimdinin bütün olaylarına, bütün insanlığın duygu ve düşünce evrenine katılabilir. Günümüzde tinsel dünyamızın bütün ya da hemen hemen bütün tinsel devinimleri, temelini kitapta bulmaktadır; kültür diye adlandırdığımız madde üstü yaşamın kitapsız düşünülebilmesi olanaksızdır. Kitabın özel ve kişisel yaşamımızdaki bu ruha boyutlar katan, dünyalar yaratan gücünün bilincine ancak çok ender olarak ve çok kısa zaman parçaları boyunca varırız. Çünkü kitap, çoktandır günlük yaşamımızda, onun hep yeni mucizeler sergileyen özünün her defasında yeniden ayırdına varmamızı engelleyecek kadar doğal bir nesne olup çıkmıştır. Nasıl her soluk alışımızda içimize oksijen çektiğimizi ve kanımızın bu görünmez besinle kimyasal yoldan gizemli biçimde tazelendiğini düşünmek aklımızın ucundan bile geçmezse, okuyan gözlerimiz aracılığıyla sürekli ruhsal malzeme aldığımızın, böylece tinsel organizmamızı tazelediğimizin ya da yorduğumuzun ayırdına da’hemen hiç varmayız. Okumak, yüzlerce yıllık yazının oğulları ve torunları olan bizler için neredeyse bedensel bir işleve, bir otomatizme dönüşmüştür; ilkokul birinci sınıftan başlayarak elimizin altında bulunan kitap ise o denli doğal bir biçimde bizimle var olan, bizim için var olan bir nesnedir ki, ceketimize, eldivenlerimize, bir sigaraya, bütün bu kitlesel üretim ürünlerine elimizi uzattığımızda sergilediğimiz umursamazlığı, bir kitaba uzanırken de çoğu kez sergileriz. Bir değerin kolay ulaşılabilirlik niteliği, her zaman ona duyulan saygıyı da azaltır; alışılagelmiş olan, ancak yaşamımızın gerçek anlamda üretici, düşüncenin egemen olduğu ve iç dünyamızın bakış açısından görülmüş anlarında bizim için yeniden bir mucize düzeyine yükselebilir. Kitaptan yaşamımıza geçen ve kitabı bizim için, XX. yüzyılda onun varlığının mucizesi olmaksızın iç dünyamızın varlığım da düşünemeyeceğimiz ölçüde önemli kılan o sihirli, ruhu harekete geçirici gücü, ancak böyle bilinçli saatlerimizde algılayabiliriz.

İnsanın yaşamında böyle anlar enderdir; fakat ender olduğu içindir ki böyle bir an, uzun zaman ve çoğu kez yıllar boyunca anılarımızdan silinmez. Bu bağlamda olmak üzere ben de, iç dünyamızın, kitapların o hem görünen, hem de görünmeyen dünyasıyla ne denli derin ve yaratıcı bir biçimde kaynaşmış olduğunu kesinlikle anladığım günü, yeri ve saati hâlâ çok iyi anımsıyorum. Öyle inanıyorum ki, bu tinsel aydınlanma ânını alçakgönüllülük kaygısına düşmeksizin anlatmak hakkına sahibim; çünkü sözünü ettiğim yaşantı ve bilinçlenme ânı, kişisel olmasına karşın, yalnızca benim rastlantısal kişiliğimle sınırlı olmanın ötesinde bir andır. O sıralarda sanırım yirmi altı yaşındaydım, kendim de birkaç kitap yazmış bulunuyordum, dolayısıyla bulanık bir tasarımı, bir düşün, bir fantazyanın uğradığı o gizemli dönüşümü, ayrıca bütün bunların, tuhaf yoğunlaşmaların ve ayrımlaşmaların aracılığıyla sonunda kitap dediğimiz ciltli dikdörtgene dönüşmesini biraz olsun biliyordum; üstüne fiyat vurulup satışa sunulmuş, görünüşte her türlü iradeden yoksun bir mal gibi vitrinde duran bu nesne, yine de tek tek her nüshası bir ruh taşıyan, satılık olmasına karşın kendi kendisine ait bulunan, aynı zamanda da yapraklarını merakla çevirene, bundan daha ileri ölçüde olmak üzere okuyana ve nihayet bütünüyle olmak üzere de yalnız okumakla kalmayıp tadına da varana ait bir nesneydi. Demek ki bir ölçüde insanın kendi özünden birkaç damlanın yabancı damarlara akıtıldığı, yazgının yazgıya, ruhun ruha karıştırıldığı bu betimlenmesi olanaksız kan nakli sürecine ilişkin olarak ben de bir şeyler öğrenmiştim; gelgeldim basılı yazının özünden kaynaklanan etkinin büyüsünün, derinliğinin ve şiddetinin bilincine henüz tam olarak varabilmiş değildim; bu konudaki belli belirsiz düşüncelerimi daha son noktaya kadar geliştirmemiştim. Bu, şimdi anlatmak istediğim gün ve saatte gerçekleşti.

O sıralarda Akdeniz’de, bir İtalyan gemisindeydim; Cenova’dan Napoli’ye, oradan Tunus ve Cezayir’e gitmekteydik. Yolculuk günlerce sürecekti; gemi ise neredeyse boş gibiydi. Bu nedenle sık sık mürettebattan genç bir İtalyan’la konuşuyordum; asıl kamarotun bir tür yardımcısı sayılabilecek bu delikanlı kabinleri süpürüyor, güverte tahtalarını ovuyor ve insanların sıralamalarına göre alt hizmetler sayılan bir dizi hizmeti yerine getirmekle yükümlü bulunuyordu. Güldüğünde dudaklarının arasından dişleri inci gibi parlayan kara gözlü, bronz tenli bu muhteşem delikanlıyı izlemek, başlı başına bir zevkti. Gülmeyi ve şarkı söylercesine İtalyanca konuşmayı seviyordu; bu müziğe canlı jestlerle eşlik etmeyi de hiç unutmuyordu. Bir mim dehasıyla her insanın jestlerini yakalayıp karikatürize ederek yansıtabiliyordu; dişsiz kaptanın konuşması, yaşlı İngiliz’in baston gibi dimdik ve sol omzunu öne çıkartarak güvertede yürüyüşü, aşçının yemekten sonra büyük bir gururla yolcuların önünde gezinmesi ve kendi doldurduğu midelere bakması gibi. Bu bronz tenli, yaban gençle gevezelik etmek, eğlendiriciydi; çünkü dümdüz bir alnı ve dövmeli kolları olan, kendi anlattığına göre vatanı Lipari Adaları’nda yıllarca çobanlık yapmış bu gencin genç hayvanlarınkini andıran bir sokulganlığı vardı. Ondan hoşlandığımı ve gemidekiler arasında en çok onunla konuşmayı sevdiğimi hemen hissetmişti. Bu nedenle kendisiyle ilgili her şeyi bana açıkça anlatmıştı; iki günlük bir yolculuğun ardından, aramızda dostluğu andırır bir şeyler doğmuştu. Fakat ansızın aramıza görünmeyen bir duvar giriverdi. Napoli’ye yanaşmıştık; gemi her limandaki normal besinleri olan kömürünü, yolcularını, sebzelerini ve postasını aldıktan sonra yeniden yola çıkmıştı. Gururlu Po-sillipo yine küçücük bir tepeye dönüşmüş, Vezüv’ün üzerindeki bulutlar da soluk sigara dumanını andırmaya başlamıştı; o sırada ansızın yanıma yaklaşan İtalyan genci, yüzünde geniş bir gülümseme ve gururlu bir ifadeyle bana henüz aldığı, buruşuk bir mektubu gösterdi ve ona okumamı rica etti.

Olayı hemen kavrayamadım. Giovanni’nin yabancı bir dilde, Fransızca ya da Almanca, büyük bir olasılıkla bir kızdan gelen -bu delikanlıyı kızların beğenmeleri doğaldı- bir mektup aldığını ve yazılı olanları İtalyancaya çevirmemi istediğini düşündüm. Ama hayır, mektup İtal-yancaydı. O halde neydi benden istediği? Mektubu benim de okumamı mı istiyordu? Hayır, diye yineledi neredeyse heyecanla, istediği, mektubu ona, evet, kendisine okumamdı. Ansızın her şeyi anlamıştım: Bir resim kadar güzel, akıllı, doğal bir zarafetin taşıyıcısı olan bu genç çocuk, ulusunun istatistiklerle yüzde yedi ya da sekiz olarak hesaplanan okuma yazma bilmeyenler grubuna giriyordu. Avrupa’da artık tükenmekte olan bu neslin herhangi bir üyesiyle daha önce konuşmuş olup olmadığımı o anda anımsayamadım. Giovanni, karşılaştığım ilk okuma bilmeyen Avrupalıydı ve o anda ona büyük bir olasılıkla hayretle, artık bir dosta bakar gibi değil, fakat ender bir şeye bakar gibi bakmıştım. Ama daha sonra isteğini elbet yerine getirerek mektubunu okudum; mektup, Maria ya da Carolina adlı bir terzi kızdan geliyordu ve içinde, bütün ülkelerdeki genç kızlar, bütün dillerde delikanlılara neler yazarlarsa, onlar vardı. Ben mektubu okurken Giovanni bakışlarını dudaklarımdan ayırmıyordu; her sözcüğü aklında tutabilmek için nasıl bir çaba harcadığının ayırdına varabiliyordum. Teni, kaşlarının üzerinde kırış-mıştı; dinlemek, her şeyi tam olarak aklında tutabilmek için harcadığı çaba, yüzünü bu denli etkilemişti. Mektubu ağır ağır iki kez okudum; Giovanni sanki her sözcüğü içercesine içine sindirdi, hoşnutluğu gittikçe arttı, gözleri parladı, dudakları yaz ortasında kırmızı bir gül gibi yayıldı. Daha sonra bir gemi subayının yaklaşmasıyla birlikte benden ayrılıp gitti.

Bütün olup biten, bundan ibaretti. Ama asıl yaşantı, şimdi benim iç dünyamda başlıyordu. Bir şezlonga uzanıp bakışlarımı gecenin yumuşak karanlığına diktim. Bu tuhaf karşılaşma, beni tedirgin etmişti. Yaşamımda ilk kez okuma yazma bilmeyen biriyle, üstelik akıllı olduğunu bildiğim, bir arkadaş gibi konuştuğum, Avrupalı bir okuma yazma bilmeyenle karşılaşmıştım; şimdi ise dünyanın böyle yazıya kapalı bir beyne nasıl yansıyabileceğini düşünüyor, dahası bu yüzden acı çekiyordum. Oku-yamamanın nasıl bir şey olduğunu gözümde canlandırmaya çalışıyordum; kendimi o insanın yerine koyarak düşünmeye çabalıyordum. Eline bir gazete alıyor, ama gazetede yazılı olanları anlamıyor. Bir kitap alıyor; kitap, tahtadan ya da demirden biraz daha hafif, köşeli, renkli, ama amaçsız bir nesne gibi elinde kalıyor; ne yapacağını bilmeksizin, kitabı yine bırakıyor. Bir kitapçının önünde duruyor; altın yaldızlı sırtlarıyla o güzel, yeşil, sarı, kırmızı, beyaz, dikdörtgen biçimli şeyler onun için resmedilmiş yemişlerden ya da camın ardından kokulan alınamayan, kapalı parfüm şişelerinden farksız. O insanın önünde Goethe, Dante ve Shelley gibi kutsal adlardan söz ediliyor, ama bu adlar ona hiçbir şey ifade etmiyor, cansız heceler, boş ve anlamsız bir yankı olarak kalıyor. Bu zavallı insanın ölü bulutların arasından gümüş rengi bir ayın çıkıvermesi gibi, tek bir kitap satınndan doğabilecek büyük mutluluklardan hiç haberi yok, betimlenmiş bir yazgının ansızın bir okurun iç dünyasında yol açabileceği derin sarsıntıları tanımıyor. Kitabı tanımadığı için, bütünüyle kendi duvarlarıyla çevrili olarak, karanlık bir yaşam sürdürüyor. Bütün ile hiçbir bağıntısı bulunmayan böyle bir yaşama, boğulmadan ya da yoksullaşmadan nasıl katlanılabilir? Yalnızca gözün, kulağın rastlantı sonucu kaptıklarıyla ve kitaplardan fışkıran dünya atmosferini içine çekmeden nasıl yaşanabilir? Okumayan, tinsel dünyanın dışında kalmış insanın konumunu tasarımlayabilmek için gittikçe daha yoğun bir çaba harcıyordum; bir bilginin, kazıklardan yapılma bir yapının kalıntılarına bakarak bir taşdevri insanının yaşamını yeniden kurgulamaya çalışması gibi, ben de okuma ve yazma bilmeyen birinin yaşam biçimini yapay olarak gözümde canlandırmak peşindeydim. Gelgelelim eline hiç kitap almamış bir insanın beynine, böyle bir Avrupalının düşünme biçimine inemiyordum; duyma özürlü biri yalnızca tanımlamalar yardımıyla müziğe ilişkin bir tasarım oluşturmayı ne ölçüde başarabilirse, ben de bu işte ancak o ölçüde başarılı olabiliyordum.

Kendimi okuma ve yazma bilmeyen birinin yerine koymayı başaramayınca, bu kez, düşünmeme yardımcı olur umuduyla, kendi yaşamımı kitaplarsız tasarımlamaya çalıştım. Düşüncelerimde önce yazılı iletişim, özellikle de kitaplar aracılığıyla edindiklerimin tümünü bir saat için olsun yaşamımdan çıkarmayı amaçladım. Fakat bunu bile başaramadım. Çünkü kendi “ben”im diye duyumsamakta olduğum şey, kitaplardan ve eğitimden bilgi, deneyim ve duygu gücü adına, kişisel yaşamımın ötesinde, dünyayı duyumsama adına aldıklarımı ondan uzaklaştırmaya kalkıştığımda bütünüyle eriyip gidiyordu. Hangi nesneyi ve konuyu düşünürsem düşüneyim, bu düşünme eylemi kitaplara borçlu olduğum anıları ve deneyimleri de beraberinde getiriyordu; her sözcük, okunmuş ya da öğrenilmiş bir şeye ilişkin sayısız çağrışımlara kaynaklık ediyordu. Örneğin o anda Cezayir’e ve Tunus’a gitmekte olduğumu anımsadığımda, “Cezayir” sözcüğüne elimde olmaksızın yüzlerce çağrışım yapışıveriyordu – Kartaca, Baal, Salambo; Livius’ta, Pönlerle Romalıların, Scipio ile Hannibal’in Zama’daki karşılaşmalarını tasvir eden sahneler; aynı sahnenin Grillparzer’in kaleminden çıkma, tamamlanmamış dramatik betimlemesi; bunların arasına bütün renkleriyle Delacroix’nın bir tablosu ve Flaubert’in bir peyzaj betimlemesi de sıkışıveri-yordu. Cervantes’in, İmparator V. Karl’ın ordusuyla Cezayir’e saldırırken yaralanışı1 ve bunun gibi daha binlerce ayrıntı, Cezayir ve Tunus sözcüklerini söylememle ya da yalnızca düşünmemle birlikte sihirli bir biçimde gözümde canlanıveriyordu. İki bin yılın savaşları, bütün bir Ortaçağ tarihi ve daha sayısız bağlantı birbirini itip kakarak belleğimden dışarı fırlıyor, çocukluk günlerimden bu yana okumuş ve öğrenmiş olduklarımın tümü, bu tek sözcüğe alabildiğine zenginlik katıyordu. Ve anlıyordum: Geniş boyutlu, türlü bağıntılar içerisinde düşünebilme yeteneği ya da insanoğluna bu doğrultuda armağan edilmiş olan beceri, dünyaya çeşitli düzeylerden bakabilmenin bu tek ve görkemli yolu, yalnızca kendi deneyimlerinin ötesinde, çok sayıda ülkelerden, insanlardan ve zamanlardan kitaplara geçip saklanmış deneyimleri de özümseyebilmiş olana aittir; kendini kitaplara kapamış olanın dünyasının ne kadar dar olduğunu düşünmek, beni sarsıyordu. Öte yandan bütün bunları derinliğine düşünebilmemi, zavallı Giovanni’nin dünyanın verebileceği zevklerden yana yoksun kaldıklarını bunca güçlü duyumsayabilmemi, yabancı birinin yazgısı karşısındaki bu sarsılma yeteneğini de edebiyatla ilgilenmeme borçlu değil miydim? Çünkü okuduğumuzda yaptığımız, yabancı insanların iç dünyalarına girmekten, onlara kendi gözleriyle bakmaktan, onların beyinleriyle düşünmekten başka bir şey midir? Yaşadığım ve teşekkür borçlu olduğum o tek ânı çıkış noktası yaparak, kitaplardan almış olduğum sayısız mutlulukları gittikçe daha canlı ve daha berrak bir biçimde anımsamaya başladım; tıpkı gökyüzünde yıldızların birbirine eklenmesi gibi, iç dünyamda da örnekler birbirini izlemeye başladı; yaşamımı bilgisizliğin dar boyutlarından kurtarıp enginleştirmiş, bana değerler arasındaki farkları göstermiş, bir zamanlarki çocuğa henüz zayıf ve olgunlaşmamış bedeninden çok daha güçlü heyecanlar ve deneyimler getirmiş olan tek tek örnekleri anımsadım. Şimdi anlıyordum; Plutarkhos’u, Midshipman’in denizlerdeki serüvenlerini ya da Leder-strumpf’un av serüvenlerini okumanın bir zamanlarki çocuğun ruhunda onca derin coşkular yaratmış olmasının nedeni buydu; bir burjuva evinin dört duvarı arasına zorla giren, yaban ve kaynayan bir dünya, aynı zamanda bir anlamda o duvarları da yıkmıştı; dünyamızın enginliğini, ölçüsüzlüğünü ve bu dünyada yitip gitme isteğini ilk kez kitapların yardımıyla tanımıştım. Bütün heyecanlarımız, kendi kendimizi aşma isteğimiz, yaradılışımızın bu en iyi yanı, bu kutsal susamışlık, kitapların bizi hep yeni yaşantıları kana kana içmeye zorlayan tuzundan kaynaklanmadır. Yine bu bağlamda olmak üzere, kitaplardan esinlendiğim önemli kararlan, benim için kimi dostlarımdan ve kadınlardan daha önemli olan, artık yaşamayan yazarlar ve şairlerle karşılaşmalanmı, kitaplarla yaşadığım ve tıpkı öteki aşk geceleri gibi, insanın hazdan uykuyu ihmal etmesine yol açan aşk gecelerini anımsadım. Düşündükçe, tinsel dünyamızın tek tek izlenimlerin milyonlarca monadından oluştuğunu, bunların çok azmin görmekten ve yaşamaktan kaynaklandığını anlıyordum – geride kalanların hepsini, o büyük kitleyi ise kitaplara, okunanlara, yazı yoluyla iletilenlere ve öğretilenlere borçluyduk. Bütün bunlar üzerinde düşünmek, olağanüstü bir şeydi. Kitaplar aracılığıyla yaşadığım, çoktan unutulmuş mutluluklar yeniden aklıma geliyor, birine ilişkin anımsama bir sonrakinin canlanmasına yol açıyordu; gecenin kadife yumuşaklığındaki gökyüzünde yıldızları saymaya kalkıştığımda, hep yeni ve daha önce ayırdına varmadığım yıldızların ortaya çıkıp sayma işlemini karıştırması gibi, iç dünyamın derinliklerine baktığım zaman da orada yıldızlar içerisinde yüzen ikinci gökyüzünün sayısız ışıklarla kaplı olduğunun, tinsel düzlemde tat alabilme yetimiz sayesinde çevremizde yine gizemli bir müzikle dalgalanan ikinci bir evrenin bulunduğunun ayırdına varıyordum. Kendimi, kitaplara hiçbir zaman kitapları düşündüğüm, ama elimde tutmadığım o saatte olduğu kadar yakın duymamıştım; bunun nedeni, düşünme eylemini, kendini bütünüyle açmış bir ruhun bütün bilgi dağarcığıyla gerçekleştirmemdi. Dış görünüşü bakımından bizden farkı bulunmayan, ama okuma yazma bilmeyen, düşünce dünyası hadım edilmiş ve bu kusuru nedeniyle, sevgiyle ve yaratıcı bir tutumla daha yüce bir dünyaya erişebilme olanağından yoksun o zavallı gençle ilgili yaşantım, bana kitabın, her bilene her gün evreni sergileyen kitabın, bütün büyüsünü duyumsatmıştı.

İster tek bir kitapla, ister kitapların bütünüyle olsun, yazılmış ve basılmış olanın, tinsel düzeydeki dil iletişiminin değerini bir kez bu enginlik içerisinde yaşamış olan, günümüzde aralarında akıllıların da bulunduğu çok sayıda insana egemen bir dar görüşlülük karşısında ancak acımayla gülümseyebilir. Bu insanların yakınmala-rina bakılırsa, kitabın dönemi kapanmış, söz tekniğin olmuştur; gramofon, sinema aygıtı ve radyo, sözü ve düşünceleri çok daha ustaca ve rahatlıkla iletebildiklerin-den, kitabı geriye itmeye başlamışlardır; kitabın kültür tarihi açısından taşıdığı misyon, çok yakında geçmişe karışacaktır. Oysa bu, ne kadar dar bir görüş ve yine ne kadar kısır bir düşünme biçimidir! Teknik, binlerce yıllık kitabın gerçekleştirdiği mucizeyi aşan, aşmak bir yana, ona erişebilen bir mucizeyi nerede gerçekleştirebilmiştir ki? Kimya, bugüne kadar ne etkisi kitap kadar yaygın ve bütün dünyayı sarsıcı ve patlayıcı madde bulabilmiş, ne de ömrü, kitap denen o bir avuç basılı kâğıttan daha uzun bir çelik levha ya da demir beton geliştirebilmiştir. Henüz hiçbir elektrikli ışık kaynağı, incecik bir cildinki kadar parlak bir aydınlık yaratamamıştır; basılı sözle ilişki kurulduğu anda ruhu dolduran gücün yoğunluğu, hâlâ hiçbir yapay güç akımıyla karşılaştırılabilecek gibi değildir. Hiçbir zaman yaşlanmayan ve yok edilemeyen, zaman içerisinde değişime uğramayan, en küçük kalıplar içerisinde en yoğun güçleri saldayabilen kitabın teknikten korkması için hiçbir neden yoktur; çünkü tekniğin kendisinin de öğrendiklerinin ve onu daha iyiye götüren değişimlerinin kaynağı, yalnızca ve yalnızca kitaplar değil midir? Kitap, yalnızca kendi özel yaşamlarımızda değil ama her yerde bütün bilginin ve bütün bilimlerin başlangıç noktasıdır. Ve insan hayatın bütününü, ancak kitaplarla kurduğu içtenliğin yoğunluğu ölçüsünde derinliğine yaşayabilir; çünkü sevgi dolu olan insan, ancak kitabın görkemli yardımları sayesindedir ki dünyayı yalnızca kendi gözleriyle değil, fakat bir mucize gibi, sayısız insanların ruhsal bakışlarıyla görebilir.

Stefan Zweig 
Kaynak: Yarının Tarihi

1- İnebahtı Deniz Savaşı kastediliyor. Osmanlı donanması ile müttefik Hıristiyan donanması arasında 1571 yılında meydana gelen savaşta ünlü İspanyol yazar Cervantes. İspanyol birlikler arasında yer aldı ve çarpışmada ciddi yaralar aldı. (Y.N.)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Oğuz Atay: İnsanın geçmişinden kaçabilmesi için, kendinden kaçabilmesi gerekiyor

Neden bazı insanlar, bazı şeyleri hiç bilmiyorlar? Duysalar, dinleseler, hatta karşılarında görseler bile bilmiyorlar.

Kapat