Çok bilenin çok derdi mi olur, mutsuzluğundan zevk alan mutsuz mudur? – Bertrand Russell

Byron Mutsuzluğu: Tarihin birçok çağında olduğu gibi günümüzde de yaygın bir düşünce vardır, buna göre: Aramızda akıllı olanlar, geçmişi öğrenip anlamış ve artık dünyada yaşamaya değer hiçbir şey kalmadığı kanısına varmışlardır; böyle düşünenler aslında mutsuzdurlar.

Fakat mutsuzluklarının evrenin doğası gereği olduğuna ve aydın birisinin zaten mutlu olamayacağına inandıkları için mutsuzluklarından kıvanç duyarlar. Ama onların mutsuzluktan gurur duymaları, daha az bilenlerin, mutsuzluğun nedenlerinin gerçekliğinden kuşkulanmalarına yol açar; onlara göre, mutsuzluğundan zevk alan mutsuz değildir. Bu görüş çok basittir; mutsuz olanların kendilerini üstün kavrayışlı görmelerinde az da olsa bir avuntu varsa da, küçük zevklerden yoksun kalmaya değecek kadar değildir. Ben kendi payıma, mutsuzlukta herhangi bir üstünlük göremiyorum. Akıllı adam, koşulları elverdiğince mutlu olur ve evreni anlamaya çalışırken acı duymaya başladığı noktada, başka düşüncelere geçer. îşte kitabın bu bölümünde kanıtlamak istediğim budur. Okuru şuna inandırmak istiyorum ki, ileri sürülenler ne olursa olsun, mantık, mutluluğa ambargo konulmasına karşıdır; üstelik bence, üzgünlüklerinin evren hakkımdaki görüşlerinden ileri geldiğini içtenlikle iddia edenler, atı arabanın arkasına koşmaktadırlar; gerçekteyse mutsuzlukları bilmedikleri bir nedene dayanır ve bu, onların dünyanın daha az zevkli yönleriyle ilgilenmelerine yol açar.

Üzerinde durmak istediğim görüş, bugünkü Amerikalılar için Joseph Wood Krutch tarafından The Modern Temper (modern Mizaç) adlı kitapta; büyük babalarımız için Byron tarafından; bütün çağlar için de Tevrat’taki “Vaizler” bölümünün yazarınca ortaya atılmıştır. Bay Krutch şöyle diyor: “Bizimki yitirilmiş bir davadır ve evrende bizler için yer yoktur, ama her şeye karşın insan olduğumuz için üzgün değiliz. Hayvanca yaşamaktansa, insan olarak ölmeyi tercih etmemiz gerekir.” Byron da şöyle diyor:
Düşüncenin ilk parıltısı duygunun tatsız çürüyüşü içine gömülürken,
Dünyanın çekip aldığı gibi verebileceği bir zevk yok.
“Vaizler” yazarıysa şöyle diyor:
“Bunun içindir ki, ölüleri, yaşamakta olan canlılardan daha çok övdüm.
Evet ya, bunların her ikisinden daha iyisi, güneş altında işlenmiş kötülükleri hiç görmemiş olan doğmamışlardır.”
Bu üç karamsar da, bu karanlık hükümlere, hay atm zevklerini gözden geçirdikten sonra varmıştır. Krutch, New York’un en aydm çevresinde yaşamıştır; Byron, Çanakkale Boğazı’nda yüzmüş ve sayısız aşk serüveni yaşamıştır; Vaizler’in yazarı daha çeşitli zevkler peşinde koşmuştur: Şarabın her çeşidini tatmış, müziği denemiş, evine havuz yaptırmış, erkek hizmetçileri, kadın hizmetçileri, evinde doğma hizmetçileri olmuş. Ama işte bu koşullarda bile aldı kendisini terk etmemiştir. Bununla birlikte o, her şeyin, hatta aklın bile boşuna olduğunu anlamıştır.
“Ve akıllılık nedir, delilik ve çılgınlık nedir bilmek için yanıp tutuştum; anladım ki bu bile ruh tedirginliği.” “Çünkü çok bilenin çok derdi olur ve bilgisini artıranın üzüntüsü de artar.”
Aklı onu tedirgin ettiğinden, aklından kurtulmak için çok çaba harcar.
“Gönlüme dedim ki, haydi bakalım biraz da neşelenelim, zevkin tadma varalım. Ve gördüm ki, o da boş.”
Ama aklı hep başındadır.
“Sonra gönlümden dedim ki, budalanın başına gelen benim de başıma geldi, öyleyse neden budaladan daha akıllıyım? Sonra gönlümden dedim ki, bu da boş.
Bu nedenle hayattan nefret ettim, çünkü güneş altında yapılan her iş bana üzüntü veriyor, çünkü hepsi boş ve can sıkıntısı.”

Halkın çok eskiden yazılmış olanları okumaması yazarlar yararına olan bir durumdur, eğer okusalardı, havuzlar üzerine yeniden ne söylenirse söylensin, halk yeni kitaplar yazmanın da boş bir şey olduğu hükmüne varırdı. Aklı eren adam için sadece “Vaizler” doktrininin var olmadığını gösterebilirsek, aynı ruh halinin diğer yorumları üzerinde durmamıza gerek kalmaz. Bu gibi bir tartışmada, ruh haliyle bunun bilimsel ifadesi arasında bir ayrım yapmamız gerekir. Herhangi bir ruh hali tartışılamaz; ruh, herhangi bir olayla ya da beden yapısındaki bir değişiklikle, bir halden öbür hale geçebilir, ama tartışmayla değiştirilemez. Ben de birçok kez, her şeyin boş olduğunu düşündüğüm ruh halinde olmuşumdur; bundan, herhangi bir felsefenin yardımıyla değil, mutlaka yapılması gereken bir şeyi yaparak kurtuldum. Çocuğunuz hastalanırsa mutsuz olabilirsiniz, ama her şeyin boş olduğu duygusuna kapılmazsınız; insan hayatının değerli olup olmadığına bakmadan, çocuğunuzun tedavi işini ele almak gereğini duyarsınız. Varlıklı bir adam her şeyin boş olduğu duygusuna kapılabilir, çoğunlukla da kapılır, ama bütün parasını yitirince, yemeğin nereden geleceğini düşünmeyi hiç de hoş bulmaz. Bu duygu, doğal gereksinimlerin çok kolaylıkla karşılanmasından doğar. İnsanoğlu, diğer yaratıklar gibi, belirli derecede bir hayat mücadelesine kendisini uydurmuştur ve Homo Sapiens zenginlik sayesinde, çaba harcamadan tüm heveslerini yerine getirebildiği zaman, yaşantımdaki bu çaba eksikliği, mutluluk için gerekli bir öğenin ortadan kalkmasıdır. aşırı olmayan bir istek duyduğu şeylere kolayca kavuşabilen birisi, “isteğin karşılanması mutluluk getirmez” hükmüne vanr. Eğer bu kişi filozof yaradılışlıysa: İhsan her istediğini elde ettiği halde mutlu olamadığına göre, “insan yaşamı aslında sefildir” sonucuna varabilir. Ancak şunu unutmaktadır ki, istediklerimizin bazılarını elde edememek mutluluğun ayrılmaz bir koşuludur.

Ruh hali konusunda bu kadar. Yalnız Vaizler’de aydınca savlar da var.
Nehirler denize dökülür; deniz yine de dolu değildir. Güneş altında yeni bir şey yoktur.
Geçmiş şeylerin anımsanması diye bir şey yoktur. Güneş altında giriştiğim çabaların hepsinden nefret ettim, çünkü onları benden sonra gelecek olana bırakacaktım.
Eğer bu savları çağdaş bir düşünür gibi sıralayacak olursak, şöyle bir durumla karşılaşırız: İnsanoğlu durmadan didinir ve madde her zaman hareket halindedir; sonradan gelen, gidenden hiçbir bakımdan farklı olmadığı halde, yerinde duran bir şey yoktur. Bir adam ölür ve mirasçısı onun çabalarının meyvelerini toplar; nehirler denize dökülür, ama sularının orada kalmasına izin verilmemiştir, insanlar ve eşyalar, sonsuz ve amaçsız bir devir içinde doğarlar, ölürler; yıllar boyunca hiçbir ilerleme kaydedilmez, kalıcı bir şey başarılmış olmaz. Nehirler akıllı olsalardı, yerlerinde kalırlardı. Süleyman akıllı olsaydı, meyvelerinin tadını oğlunun çıkaracağı ağaçlar dikmezdi.

Ama başka bir ruh hali içinde bunlar ne kadar değişik görünür. Güneş altında yeni bir şey yok mu? Peki, ya gökdelenler, uçaklar ve politikacıların radyo demeçleri nedir? Süleyman bunlar hakkında ne biliyordu? Seba Melikesi’nin vatanına döndükten sonra uyruklarına verdiği demeci, Süleyman radyodan dinleyebilseydi, bu onı# “hepsi boş” olan ağaçlarıyla havuzlarının arasında teselli etmez miydi? Haber bültenleri yayınlayan bir ajans olsaydı da, kendisine, sarayının göz kamaştırıcı yapısı, haremindeki konfor, rakip kralların yenilgileri hakkında gazetelerin yazdıklarını bildirseydi, hâlâ güneş altında yeni bir şey yoktur der miydi? Belki bunlar karamsarlığını kökünden kazıyamlızdı ama herhalde duygularını daha başka bir biçimde ifade etmeye zorlardı. Gerçekten de, Krutch’un yalandığı şeylerden biri, çağımızda güneş altında çok fazla yenilikler olduğudur. Yeniliğin varlığı ve yokluğu eşit biçimde tedirgin ediciyse, ikisinin de umutsuzluğun gerçek nedeni olamayacağı anlaşılır. “Bütün nehirler denize dökülür; deniz yine de dolu değildir; nehirler nereden gelmişlerse oraya dönerler” sözünü yemden ele alalım. Karamsarlık için bir dayanak kabul edersek, bu görüşe göre yolculuk hoş bir şey değildir, insanlar yazın kaplıcalara giderler, ama nereden gelmişlerse yine oraya dönerler. Yalnız bu, yazın kaplıcalara gitmenin yararsız olduğunu kanıtlamaz. Eğer sulara duygu yeteneği verilmiş olsaydı, belki onlar da Shelley’in Bulut’u gibi o serüvenli devirden hoşlamrlardı.

Her şeyi mirasçılarımıza bırakıp gitmenin anlığına gelince, bu konuya iki açıdan bakılabilir: Mirasçı gözüyle bakarsak, açıkça görürüz ki, bu olay o kadar da büyük bir felaket değildir. Her şeyin gelip geçici oluşu da karamsarlık için temel oluşturmaz. Gidenlerin yerini daha kötüleri alıyorsa eder, ama daha iyileri alıyorsa, bu durum iyimserliğe yol açmalıdır. Peki, Süleyman’ın inandığı gibi, gidenin yerini tıpkı tıpkısına bir yenisi alıyorsa ne diyeceğiz? Bu durum bütün oluşun gereksizliğini göstermez mi? Devrin bazı durakları kendi başlarına ıstırap verici olmadıkça, kesin olarak hayır. Bugünün bütün anlamını, geleceğe bakıp ortaya koyduğuyla yorumlama alışkanlığı çok zararlıdır. Cüz’ler değersizse kül değerli olamaz. Hayat, kadın ve erkek kahraman bir sürü felaket yaşadıktan sonra mutlu bir sonuçla kapanan bir tiyatro oyunu değildir. Ben yaşarım, göreceğimi görürüm, çocuğum benim yerime geçer, o da göreceğini görür; onun çocuğu da onun yerine geçer. Bunda üzülecek ne var? Böyle olmasaydı da sonsuza dek yaşasaydım, yaşamın zevkleri eninde sonunda tatlarını yitirirlerdi… Şimdiyse bu zevkler “her zaman taze”dirler.
Hayat ateşiyle iki elimi de ısıttım;
O sönüyor, ben de vedaya hazırım.
Ölüm karşısındaki bu tutum, öfkelenmek kadar akla uygun bir davranıştır. Eğer ruh hali mantığa bağlıysa, umutsuzluk için olduğu kadar sevinç için de neden var demektir.

“Vaizler” trajiktir, Krutch’ın modern Mizaç’ı acıklıdır. Aslına bakarsak Krutch, ortaçağ gerçekleriyle birtakım daha yeni gerçeklerin yalan olduğu ortaya çıktığı için üzülmektedir. “Şu bizim mutsuz çağımıza gelince” diyor, “ölü bir dünyanın hayaletleri tarafından tedirgin edilmektedir; kötü durumuysa, çocukluğu mitolojiyle yoğrulmuş bir insanın, hayata uymak için mitolojiye başvurmadan edemeyişinden farksızdır.” Bu söz bir kısım aydınlar için tümüyle doğrudur. Bunlar bütün öğrenimlerini kitaplardan edinmiş olduklarından, bu günkü dünya hakkında hiçbir bilgileri yoktur; üstelik gençlikleri boyunca inancı duyguya dayandırmaları öğretildiği için, bilim dünyasının sağlayamayacağı o çocukça güvenme ve korunma isteğinden bir türlü kurtulamazlar. Bilgisi kitaplara dayananların çoğu gibi, Krutch’a da, bilim vaatlerini yerine getiremedi düşüncesi egemendir. Tabu, bu vaatlerin neler olduğunu söylemiyor ama altmış yıl önce Darwin ve Huxley gibilerin, bilimden beklediklerini bulamadıklarına inandığı anlaşılıyor. Bence bu, tümüyle bir kuruntudur ve mesleklerine az değer verilmesini istemeyen yazarların ve din adamlarının fikirleriyle beslenmiştir. Evet, dünyada birçok karamsar bulunduğu doğrudur. Gelir kaynakları kuruyanların birçoğu karamsar olur. Evet, Krutch Amerikalıdır ve Amerika’nın gelirleri, savaştan bu yana çok artmıştır, ama Avrupa kıtasındaki aydınlar fazla sıkıntı çekmiştir. Üstelik savaş herkeste bir dengesizlik duygusunun oluşmasına yol açmıştır. Bu gibi sosyal nedenler, “Dünyanın içyüzü” kuramından çok daha fazla olarak, bir çağın ruh haliyle ilgilidir. On üçüncü yüzyıldan daha fazla umutsuzluğun olduğu pek az yüzyıl vardır. Oysaki Krutch’ın çok özlediği iman, bu yüzyılda, İmparatorla birkaç İtalyan soylusu hariç, bütün gönüllere sağlam bir biçimde yerleşmişti. Roger Bacon şöyle diyor: “Çünkü günümüzde geçmiş çağların her birinden daha çok, günah egemendir ve günah aklın karşıtıdır. Dünyarun durumunu inceleyelim, göreceğiz ki her yerde büyük bir bozulma var. Başta saray çevreleri zevke ve eğlenceye dalmış, hepsinde bir oburluk oluşmuş. Baş öyle yapıyor da daha küçükler ne durumda? Piskoposlara balon: Ruhların tedavisini bir yana bırakmış para peşinde koşuyorlar… Papaz sınıfını ele alalım: Söylediklerim hepsine. Konumlarından birer birer nasıl düşmüş olduklarına bakın; yeni sınıflar da (Frer’ler) ilk zamanlardaki değerlerini şimdiden yitirmişler. Bütün din adamları kibirli, zevke-eğlenceye düşkün ve açgözlü olmuş. Rahipler nerede bir araya gelseler, tıpkı Paris ve Oxford’daki gibi, kavga, küskünlük başta olmak üzere birçok kötü davranışlarıyla halka rezil oluyorlar… Nefsini doyurup hoşnut ettikleri sürece, hiçbiri, eğri ya da doğru, ne yaptığına ve nasıl yaptığına aldırmıyor.” Eski çağların Hıristiyan olmayan bilgeleri için de şöyle diyor: “Onların hayatı, bizimkiyle karşılaştırılamayacak kadar iyiydi; ağırbaşlıydılar, dünyaya değer vermezlerdi; zevkleri, servetleri, şerefleriyle iyi bir yaşam sürerlerdi: böyle olduğunu herkes, Aristo’nun, Seneca’nın, Tully’nin, îbn Sina’nın, Farabi’nin, Platon’un, Sokramın ve daha birçoklarının yapıtlarında görebilir.” Roger Bacon’ın düşüncesine göre, çağdaşı olan aydınlar arasında çağından hoşnut olan hiç kimse yoktu. Ben bu karamsarlığın, herhangi bir metafizik nedenden ileri geldiğini hiç sanmıyorum. Bu durumun nedenleri: Savaş, Yoksulluk ve Diktatörlük’ tü.

İnsanlar Neden Mutsuz Olurlar?
Bertrand Russell- Mutlu Olma Sanatı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Şükrü Erbaş: Unutmak kolaydır suçlamak kolaydır… Aslolan… Geleceğe güller sunmaktır

Yolculuk Bir uzun yürüyüşün Gelmiş gelecek tüm yolcularına Ve üç insan güzeline dünyanın Üç iyilik ipeğine Bu yolda tanıyıp bu...

Kapat