Zweig: Hiçbir insan Nietzsche kadar deliliğin kenarından aşağıya bakmamıştır

Uçurumun Kıyısındaki Dans
Sen uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar…

1888 sonbaharının beş ayı, Friedrich Nietzsche’nin son yazma dönemi, yaratıcılık yıllıklarında özel bir yer tutar. Belki bu kadar kısa bir zaman zarfında bir deha tarafından bu kadar çok, bu kadar yoğun, böylesine aralıksız, böylesine abartılı ve radikal düşünülmemiştir; hiçbir zaman dünyevi bir beyin bu kader kurbanı kadar şiddetli bir fikir seli altında kalmamış, görüntülerin baskınına uğramamış, müzik tarafından sarsılmamıştır. Bu olayların, bu düşmekte olan esrik coşkunluğun, yaratının bu taşkınlığının tüm zamanların zihinsel tarihinin o sonsuz genişliği içinde bir rakibi yoktur –belki yakında, yine o yıl içinde bir ressam aynı kışkırtılmış, benzer deliliğe varmış bir verimlilik yaşamıştır: Arles’in bahçesinde ve akıl hastanesinde van Gogh aynı hızla, aynı coşkulu ışık tutkusuyla, aynı çılgın yaratıcılık taşkınlığıyla resimler yapmaktadır. Parlak ışıklı resimlerinden birini bitirir bitirmez fırçası yeni bir tuvalde o hatasız çizgisini çizmeye başlamıştır bile, arada en ufak bir duraksama, herhangi bir planlama ya da düşünme yoktur. Yaratıcılık dikte etmeye dönüşmüştür, görüşü şeytani bir berraklığa ve hıza ulaşmış, vizyonları kesintisiz bir akış haline gelmiştir. Bir saat önce onun yanından ayrılan arkadaşları döndüklerinde yeni bir resmin bitmiş olduğunu görüp şaşkınlığa düşerken, van Gogh henüz ıslak fırçası ve kızarmış gözleriyle hiç ara vermeden bir üçüncüsüne başlamış oluyordu: Gırtlağına çökmüş olan şeytan onun nefes almasına, araya bir şey girmesine fırsat vermiyor, altındaki o çılgın süvarinin, o soluk soluğa, alev alev yanan bedenin yorgunluktan çatlamak üzere oluşunu hiç umursamıyordu. Nietzsche de tıpkı bu şekilde ara vermeden, nefes almadan, o bir daha geri gelmeyen yine aynı aydınlık ve hız içinde eser üstüne eser üretir. On gün, on dört gün, üç hafta: Bunlar son eserlerinin aldığı sürelerdir; döllenme, gebelik, doğum, taslak ve nihai biçim, hepsi bir sarsılmayla iç içe geçmiştir. Bir kuluçka süresi yoktur, dinlenme arası yoktur, arayış, deneme yoktur, değişiklik ve düzeltme yoktur, her şey ilk seferinde kusursuzdur, belirlidir, değiştirilemezdir, aynı anda hem sıcak hem soğutulmuştur. Hiçbir beyin böylesine bir yüksek gerilimi böylesine elektrik yüklü olarak uzun süre, son titrek sözcüğe kadar taşımamıştır. Hiçbir zaman çağrışımlar böylesine büyüleyici bir hızla birbirine eklemlenmemiştir; görüntü daha belirdiği anda sözcüğe dönüşmüş, fikir kusursuz berraklığa erişmiştir ve bütün bu devasa zenginliğe rağmen en ufak bir çaba hissedilmez, gayret hissedilmez; yaratmak çoktan bir eylem, bir iş olmaktan çıkmıştır, o artık sadece bir laisser faire, yüksek güçlerin oluruna bırakmasıdır. Zihin tarafından tepeden tırnağa sarsılan bu adamın sadece bakışını, o geniş görüşlü, “geniş düşünceli” bakışını şöyle bir çevirmesi yeter; bir anda (Hölderlin’in mitik bakışa son sıçrayışında olduğu gibi) gelecekteki ve geçmişteki muazzam zaman dilimlerini kuşbakışı görür: Ama o açıkça şeytani olan, onları elle tutulacak kadar şeytani bir açıklıkta görür. Onları tutmak için sadece elini, sıcak, hızlı elini uzatması yeter, tutar tutmaz da onlar görüntülerle canlandırılmış, müzikle esritilmiş, tazelenmiş, vücuda getirilmiş olurlar. Bu fikir seli, bu görüntü seli, o gerçekten de Napolyonvari günlerde bir saniye bile kesintiye uğramaz. Zihin seller altında kalmıştır, şiddete, ağır bir şiddete uğramıştır. “Zerdüşt üzerime saldırdı.” –durum her zaman bir saldırıya uğramadır, aşırı bir gücün karşısında savunmasız kalma halidir, sanki zihninin bir yerlerinde gizli bir akıl barajı, sel karşısına dikilmiş organik bir savunma seti vardır ve bu set şimdi o güçsüz, olağanüstü iradesiz insanın üzerine bir şelale gibi yıkılmıştır. “Belki de böylesine aşırı bir güçle yapılmış başka bir şey daha hiç olmamıştır.” der Nietzsche coşkuyla o son eserleri hakkında; ama onu ödüllendiren ve havaya uçuran şeyin kendi gücü olduğuna dair tek bir kelime bile söylemeye cesaret edemez. Tam tersine, kendini sarhoş gibi hisseder – “öbür taraftan gelen emirlerin sözcüsü”, yüksek şeytani unsurların kutsal tutsağı gibi hisseder.

Ama bu esin mucizesini, bu beş ay süreyle aralıksız çakan yaratıcı şimşeklerin dehşetini ve ürpertisini kim anlatabilir ki, hele bir şükran duygusuyla kendinden geçmiş halde, en doğrudan, en yaşanmış temasın aydınlık gücüyle kendi deneyimini bizzat anlattıktan sonra? Yapılabilecek tek şey şimşek darbeleriyle şekillendirilmiş bu metinlerden kopyalamaktır: “–Güçlü zamanlardaki şairlerin esin dediği şeyin ne olduğu hakkında bugün, on dokuzuncu yüzyılın sonunda, net bir fikri olan var mı? O halde ben anlatayım. –İçinde en ufak bir batıl inanç kırıntısı olan insan, gerçekte aşırı büyük güçlerin sadece sözcüsü, sadece elçisi, sadece yeniden vücuda gelişi olduğu düşüncesinin asla reddedilemeyecek bir şey olduğunu sanır. Vahiy kavramı, birden ve tarifsiz bir güven ve özgürlük içinde bir şeyin, insanı en derinden sarsan ve allak bullak eden bir şeyin görünür, duyulur olduğu anlamında gerçeği en basit şekilde açıklar. İnsan duyar, aramaz; insan alır, sormaz orada kim var diye; bir şimşek gibi çakar bir düşünce, zorunluluk, tereddütsüzlük biçiminde, –benim hiçbir zaman seçme şansım olmadı. Muazzam gerilimi ara sıra bir gözyaşı seline dönüşen, adımları kâh yavaşlatıp kâh hızlandıran bir haz; ta ayak parmaklarına kadar inen sayısız ince ürperti ve karıncalanmayı en açık seçik biçimde duyumsamayla birlikte gelen tam bir kendinden geçme, içinde en acılı ve en karanlık şeylerin bile bir karşı kutup etkisi yaratmadığı, bilakis koşullu, ayartılmış, böyle aşırı ışık altında gerekli bir renk olarak göründüğü derin bir mutluluk; geniş biçimsel alanları kaplayan ritmik ilişki içgüdüsü –uzunluk, geniş bir alana yayılmış ritim ihtiyacı, bunlar esin gücü için neredeyse ölçüdür, onun basıncı ve gerilimine karşı bir tür dengedir. Her şey en üst derecede irade dışı gerçekleşir, ama aynı zamanda bir özgürlük duygusu, mutlaklık, güç, tanrısallık fırtınası içinde gerçekleşir… İmgenin, benzetmenin irade dışılığı ise en tuhaf olanıdır; insan artık neyin imge, neyin benzetme olduğunu anlayamaz, her şey en yakın, en doğru, en salt ifade olarak kendini sunar. Gerçekten de, Zerdüşt’ün bir sözünü hatırlayalım, sanki şeyler kendiliklerinden gelip, kendilerini birer benzetme olarak sunuyor gibidirler (– ‘burada bütün şeyler gelip konuşmana sokulurlar ve sana sırnaşırlar; çünkü senin sırtına binmek isterler. Her hakikate bir benzetmeye binerek ulaşırsın burada. Burada varlığın bütün sözleri ve söz kalıpları sana doğru sıçrar; bütün varlık söz olmak ister burada, bütün oluş senden konuşmayı öğrenmek ister –’) Bu benim esrime deneyimim; bu benim de deneyimim diyecek bir başkasını daha bulmak için binlerce yıl geriye gidilmesi gerektiğinden hiç kuşkum yok.”

Bu tökezleyen, bu kendini öven mutluluk tonunda, biliyorum, doktorlar bugün bunda aşırı bir neşe, batmakta olanın son haz duygusunu ve megalomaninin, ruh hastalarındaki tipik kendini büyütme saplantısının işaretlerini görüyorlar. O zaman ben de soruyorum: Ne zaman yaratıcı sarhoşluk duygusu böylesi bir elmas berraklığıyla ebediyete kazınmıştır? Çünkü Nietzsche’nin son eserlerinin en kendine has, en duyulmamış mucizesi, en yüksek sarhoşluğa en yüksek berraklığın bir uyurgezer gibi eşlik etmesi, tıpkı kendinden geçmiş, neredeyse hayvani güçlerinin zirvesindeki yılanlar gibi zekice olmasıdır. Genellikle bütün taşkın kişilerin, Dionysos’un ruhlarını sarhoş ettiği kişilerin hepsinin dilleri ağırdır, sözleri karanlıktan gelir. Sanki rüyadaymış gibi anlaşılmaz ve karmakarışık konuşurlar; bütün uçurumdan aşağı bakanların sesinde öteki taraftan gelen bir dilin orfik, karanlık, gizemli tonu vardır, sadece zihnimizin korkuyla sezdiği, ama aklımızın artık tam olarak kavrayamadığı bir tondur bu; ama Nietzsche’ninki bir sarhoşluğun orta yerinde parlayan elmas kadar berraktır, sözleri sarhoşluğun bütün ateşlerinde bile kırılmaz sertliğini ve keskinliğini korur. Belki de yaşayan hiçbir insan deliliğin kenarından eğilip aşağıya bu kadar geniş, bu kadar ayık, bu kadar baş dönmesinden uzak ve berrak bakmamıştır: Nietzsche’nin ifadesinde (Hölderlin gibi, mistikler ve esrarengizler gibi) gizemin rengi ve gölgesi yoktur; tam tersine o hiçbir zaman son anlarındaki kadar berrak ve hakiki olmamıştır, hatta denilebilir ki: Gizem tarafından böylesine aşırı ışıklandırılmamıştır. Kuşkusuz bu tehlikeli bir ışıktır, onda buzulların üzerinde kor gibi kıpkırmızı yükselen bir gece yarısı güneşinin fantastik, hastalıklı parlaklığı vardır, ruhun Kuzey ışığıdır bu, eşsiz büyüklüğüyle ürperticidir. Isıtmaz ama dehşete düşürür, gözleri kamaştırmaz ama öldürür. Hölderlin gibi duygunun karanlık salınımlı ritmine, taşkın bir melankoliye kapılmamıştır. Kendi aydınlığından yanar tutuşur, en sıcak güneş çarpması, en yüksek aydınlatma gücü içinde olur biter her şey; Nietzsche’nin çöküşü bir tür ışık ölümüdür, zihnin kendi alevleri altında kömürleşmesidir.

Ruhu çoktan bu aşırı güçlü aydınlanmalardan dolayı alev almış, titreyerek yanmaktadır; kendisi de, o büyüleyici bilge de yukardan gelen bu ışık bolluğundan ve ruhunun vahşice neşelerinden dehşete düşer. “Duygularımın yoğunluğu beni ürpertiyor ve güldürüyor.” Ama o esrik akıma artık hiçbir şey set çekemez, onu gece gündüz, saat saat, kanı şakaklarında zonklayıncaya kadar çığlık çığlığa saran düşüncelerin bu gökyüzünden saldıran atmacalar gibi yağışını kimse durduramaz. Geceleri Chloral yardımcı olur, uyku, görüntü yağmuruna karşı zayıf da olsa bir çatı kurar. Ama sinirler yanan teller gibi korlaşmıştır: Bütün varlığı elektrik olmuştur, titreyen, yanan, şimşek gibi çakan ışık olmuştur.

Bu esin dolu süratin girdabında, esrik düşüncelerin bu dinmeyen şelalesinde ayaklarının altındaki düz ve sert zemini kaybetmesi, Nietzsche’nin, zihnin bütün şeytanlarınca parçalanmış olanın artık kim olduğunu bilmemesi, o sınırsızın kendi sınırlarını artık tanımaması şaşırtıcı bir şey midir? Eli çoktandır (artık onları kendi emrinde değil de yüksek güçlerin yazmanı olarak hissettiğinden beri) mektuplarının altına kendi adını, Friedrich Nietzsche adını yazmaktan çekinmektedir. Çünkü Naumburglu Protestan rahibinin bu küçük oğlu bu muazzam şeyi yaşayanın çoktandır kendisi olmadığını, başka bir varlığın, henüz adı olmayan, çok güçlü biri, insanlığın yeni bir şehidi olduğunu belli belirsiz hissetmiş olmalı. Kendini güçlerle, o aşırı güçlülerle birleşmiş hissettiği, kendini artık insan değil, güç ve vahiy olarak hissettiği andan itibaren mesajlarını sembolik isimlerle imzalar: “Canavar”, “Çarmıha Gerilen”, “Deccal”, “Dionysos”. “Ben insan değilim, dinamitim.” – “Ben insanlık tarihini ikiye ayıran tarihi bir olayım.” diye bağırır büyük bir kibirle o korkunç suskunluğa karşı. Alevler içindeki Moskova’da, önünde sonsuz Rus kışı, çevresinde aşırı güçlü bir ordudan geriye kalan zavallı yıkıntılar olduğu halde hâlâ en büyük, en gürültülü emirleri vermeye devam eden (ve neredeyse gülünçlüğün sınırlarını zorlayan) Napolyon gibi, Nietzsche de beyninin alev alev yanan Kremlin’inin orta yerinde, düşüncelerinin harap olmuş ordusuyla birlikte güçsüz düştüğü halde en korkunç hicivleri kaleme alır: Alman imparatorunun Roma’ya gelmesini emreder, geldiğinde kurşuna dizdirecektir; Avrupa güçlerini demirden bir deli gömleği giydirmek istediği Almanya’ya karşı askeri bir harekete çağırır. Hiçbir zaman cehennemi bir öfke boşluğa daha vahşice saldırmamıştır, hiçbir zaman böylesine olağanüstü bir kibir zihni bütün dünyevi şeylerin üzerine çıkarmamıştır. Sözcükleri dünya binasının üzerine çekiç darbeleri gibi iner: İsa’nın doğumuna göre düzenlenen takvimin değiştirilip, kendi Deccal’ının doğumuna göre düzenlenmesini talep eder, onun resmini bütün zamanların bütün şahsiyetlerinden daha yukarıya koyar; Nietzsche’nin hasta deliliği bile bütün diğer zihni körelmişlerden daha büyüktür, her şeyde olduğu gibi bu konuda da ona hâkim olan şey yine o harika, o ölümcül aşırı fazlalıktır.

Hiçbir yaratıcı insanın üstüne Nietzsche’nin o benzersiz sonbaharındaki gibi bir esin seli dökülmemiştir. “Hiçbir zaman böylesine yazılmadı, böylesine hissedilmedi, böylesine acı çekilmedi: Ancak bir Tanrı, bir Dionysos böyle acı çekebilir.” Başlamakta olan deliliğin ortasında beliren bu sözler, korkunç derecede gerçektir. Çünkü dördüncü kattaki o küçük oda ve Sils-Maria’daki mağara, sinirleri gergin, hasta bir insan olan Nietzsche ile birlikte en cesur düşünceleri, yüzyılın ancak sonlarında duyumsayacağı en muazzam sözleri barındırır: Yaratıcı zihin güneşten kavrulan alçak tavanın altına kaçar ve bütün içeriğini zavallı, yapayalnız, isimsiz, ürkek, kayıp bir insanın üzerine boşaltır ve bu tek bir insanın taşıyabileceğinin çok ötesindedir. Bu dar odada, sonsuzluktan boğulmuş halde, o ürkmüş, o zavallı dünyevi zihin öfkeli şimşeklerin, kırbaç gibi inen aydınlanma ve vahiylerin altında sendeleyerek ve el yordamıyla ilerler. Bir Tanrı, o da tıpkı zihni körelmiş olan Hölderlin gibi hisseder, bir Tanrı vardır üzerinde, onu görmeye gözlerin dayanamadığı ve nefesi insanı yakan ateşli bir Tanrı… onun çehresini tanımak için her seferinde doğrulur o titremeler içindeki adam ve düşünceleri darmadağın olur… Çünkü bu dile getirilemez olanı hisseden, yazan ve acısını çeken kişi… o –o bizzat Tanrı değilse… diğerini öldürdükten sonra kendisi dünyanın Tanrısı değilse… Kim, kimdir o zaman o?.. Çarmıha gerilen midir, yoksa ölü ya da yaşayan Tanrı mı… Gençliğinin tanrısı Dionysos mu… yoksa aynı anda ikisi birden mi, çarmıha gerilen Dionysos mu… düşünceler giderek fazla karışmaya başlar, fırtına fazla şiddetli uğuldamaktadır ve çok fazla ışık vardır… o hâlâ ışık mıdır? Müzik değil midir o? Via Alberto’nun dördüncü katındaki küçük oda çınlamaya başlar, bütün gökler pırıl pırıl titremekte, bütün gökyüzü değişiyor, başkalaşıyor… ah, ne müzik ama: Gözyaşları bıyıklarına karışıyor, ılık, sıcak.. ah, ne tanrısal bir şefkat, ne zümrütsü mutluluk… Ve şimdi… ne kadar çok aydınlık… Ve aşağıdaki sokakta, bütün insanlar ona gülümsüyor… nasıl da ayağa kalkıp ona selam veriyorlar ve o seyyar satıcı kadın, sepetindeki en güzel elmayı seçiyor… her şey eğiliyor ve saygısını gösteriyor önünde, onun, o Tanrı katilinin önünde, her şey sevinç içinde, her şey coşkulu… niçin? … Evet, biliyor, biliyor nedenini, Deccal göründü ve onlar “Hosianna, Hosianna” şarkısına başladılar… Her şey uğulduyor, dünya sevinçten uğulduyor, müziğin önünde… ve birden her şey susuyor… yere bir şey düştü… ah, ama düşen kendisi… binanın önünde yere kapaklanmış… birisi onu yukarı taşıyor… şimdi tekrar odada… uzun zaman uyudu, oda çok karanlık… piyano işte orada, müzik! Müzik!.. ve birden oda insanla doluvermiş… Overbeck değil mi şu?.. ama onun Basel’de olması gerekiyor ve o, o… nerede?.. Artık bilmiyor bunu… Ona neden bu kadar yabancı, bu kadar kaygılı bakıyorlar… ve sonra bir araba, bir araba… raylar nasıl da takırdıyor, ne tuhaf takırdıyorlar böyle, sanki şarkı söylemek istiyorlar… evet… onun Gondol Şarkısı’nı söylüyorlar, o da onlarla birlikte söylemeye başlıyor… o sonsuz karanlık içinde söyleyip gidiyor şarkısını…

Ve sonra tamamen başka bir yerde, başka bir odada hep karanlık, hep karanlık. Bir daha asla güneş yok, bir daha asla ışık yok, ne içerde var, ne de dışarıda. Aşağılarda bir yerlerde insanlar hâlâ konuşuyor. Bir kadın –kız kardeş değil mi o? Ama o gitmemiş miydi, temelli Tibet’e gitmemiş miydi?– ona kitaplardan bir şeyler okuyor… Kitaplar? Kitaplar yazmamış mıydı kendisi de? Birisi yumuşak bir cevap veriyor. Ama o artık bunları anlamıyor. Kimin ruhunda böyle bir fırtına esse, diğer insanlara kulakları tıkalı olacaktır. Şeytan kimin gözüne bu kadar derin baksa, o kör olacaktır.

Stefan Zweig
Kendileriyle Savaşanlar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kaan İnce: “Küçücük koynuna sığınıyorum sancıyla…”

Kapat