Mina Urgan, annesi Şefika’yı anlatıyor: Ömrü boyunca üç şeyle çok övünürdü

Bekârken de, evliyken de, boşandıktan sonra da, annemle her zaman beraber oturdum. Şefika ile aynı evi paylaşmak, çok ilginç olmakla birlikte, fazlasıyla heyecan, vericiydi. Sönmüş ama beklenmedik bir anda yeniden patlayabilecek bir yanardağın kraterinde yaşamaya benzerdi biraz.

Annem sabahlan gazetede onu öfkelendiren bir haber okuyunca (elbette sık sil karşılaşırdı böyle haberlerle) sanki ben suçluymuşum gibi, bağırıp çağırarak yatak odama dalardı. Ne var ki, ikide birde bağırıp çağırmalarına karşın, bir yandan da rahat edebilmem için elinden geleni yapardı. Alışveriş onun işi olduğu, dadım da yemek pişirdiği için, bütün vaktimi çalışmalarıma verebilirdim.; Bana “Küçük Bey” adını takmıştı. Geçim parasını sağladığım için ev işlerinde bana hiçbir sorumluluk verilmemesi, doğru bir şey değildi aslında. Çünkü kızlara da oğlanlara da bazı ev işleri; yatakları yapmak, basit yemekler pişirmek, bulaşık yıkamak filan mutlaka öğretilmeli bence. Bizim evde ise, beni yormamak amacıyla, bunlar hiç öğretilmedi bana. Bir ev işi yapmaya kalkınca da, annem de dadım da “Yapamazsın, beceremezsin” diyerek beni engellerdi. Bu yüzden de, ancak ikisi de iyice ihtiyarladıktan sonra, bunları birazcık öğrendim. Mideme düşkünlüğümden ötürü pişirdiğim bazı yemekler lezzetli oluyor. Örneğin pastırmalı ve sucuklu ünlü kuru fasulyem. Hattâ tohumluk küçücük soğanlarla yaptığım turşumun tarifi bir yemek kitabında bile çıktı. Shakespeare Ansiklopedisi’nde adımın geçmesiyle övünmedim de, bununla çok övündüm. Ne var ki, o yemek kitabını yazan tanıdığım olduğu için, “Mîna Urgan usulü soğan turşusu” tarifini verirken, bana bir kıyak yapmıştı kimi dostlarıma göre.

Ev işlerinde pek marifetli değildim, ama bebeklere aşırı düşkünlüğümden ötürü, Dr. Spock’un ve başka uzmanların kitapları sayesinde, çocuk bakımında çabucak usta oldum. Bizim memlekette kafa işiyle geçinen herkesin, işinden kovulunca açıkta kalmaması için, el emeğiyle yapılan bir işi de bilmesi gerektiğine inanırım. İşte bu yüzden, birinci smıf bir dadı olduğumu anlayınca, çok sevindim. İki yabancı dil bilen bir dadıydım üstelik. Bazen düşünürüm de, 147’lerin listesine girip üniversiteden atıldığım sırada, çeviriler ve özel derslerle didinip duracağıma, yüksek bir ücrete karşılık bir zengin evinde dadılık etşeydim keşke. Gelgelelim, o zengin, solcu bir dadıyı evine sokar mıydı acaba? Elektrik onarımında bir hayli becerikli olan Mehmet-Ali Aybar da Hukuk Fakültesi’ndeki doçentliğini yitirince, sırtına âlet edevat dolu bir çanta takıp, “elektrik tamircisi!” diye bağırarak sokaklarda iş aramayı ciddi olarak düşünmüştü bir ara. Ama eşinin ve hepimizin zorlamasıyla, avukatlık etmeyi yeğ tutmuştu sonunda.

Kusursuz bir dadı olarak oğlum Mustafa’ya her zaman ben baktım. Ama ben yokken, annemin de, yaşlı dadımın da çocuğa göz kulak olacakları güveni içinde, haftada üç gün işime gönül rahatlığıyla giderdim. Kendisine çok benzeyen kızım Zeynep’e ise, narsisist bir dürtüyle, annem bebekliğinde el koydu. Bir gün Fakülte’den dönünce, bir de baktım ki, Zeynep’in yatağı, giysileri, oyuncakları, her şeyi, benim odamdan alınmış, annemin odasına taşınmış. Zeynep geceleri ağlıyormuş da, ben sözde duymuyormuşum diye bir de iftira etti bana. Oysa uykum öyle hafiftir ki, bir “çıt” duysam, hemen uyanırım. Altı yaşındaki Mustafa’yı alıp bir yıllığına İngiltere’ye gittiğimizde, narsisist duygularım tam tatmin ederek, kendisine benzeyen iki yaşındaki torunuyla, başbaşa kalan Şefika, çok mutlu bir dönem yaşamıştı.

Doğduğum ay ölen annemin babası Cemal Beyi hiç bilmem. Hariciye Vekâletinde evrak müdürü, yani arşivistmiş. Aileden kalma büyük bir serveti olduğundan, keyif için yapıyormuş bu memuriyeti. İyi ki yapmış da; çünkü anneme küçük bir emekli maaşı kalmıştı. Babasından kalan son gelir de o oldu zaten. Cemal Bey, yüz yıl önce sadece Rumların oturduğu, Büyükada’da bir yığın ev satın alıp, oraya yerleşen ilk Müslümanlardan biriymiş. Sabah İstanbul’a giden, akşam geri dönen bir tek yandan çarklı vapur işlermiş Adalara. Elli altmış yıl önce konuştuğum bazı yaşlı Rumlar, büyük bir saygıyla söz etmişlerdi dedemden. Ancak bir konuda “trelo” yani deli olduğunu söylerlerdi. Çünkü daha kimseler denize girmezken, Cemal Bey çocuklarını her gün denize sokarmış.

Yüz yıl önce Avrupa’da da, ancak hekim kesinlikle tavsiye edince denize girildiğini, Fransız ve İngiliz romanlarından öğrenmiştim. Anlaşılan, yüzmenin bir keyif olduğunun kimseler farkında değildi o sıralarda. Bir kumsaldan, bir kayalıktan ya da bir sandaldan denize girilmezmiş. Tahtadan yapılmış, tekerlekli küçük bir kulübe kullanılırmış. İngiliz romanlarında “bathing machine”, Fransız romanlarında da “cabine de mer” deniliyordu suda yüzen bu tekerlekli küçük kulübelere.

Böyle şeyler kullanmadan yüz yıl önce Büyükada’nın sahillerinden çocukluğundan beri denize giren annem Şefika, balık gibi yüzerdi. Öyle uzaklara açılırdı ki, kıyıdan göremez olurdum onu. Öteki çocuklar, “anneni köpek balıklan yiyecek” derlerdi. Ben o çocuklara tekmeler atar; köşelere gizlenip usul usul ağlardım annemin dönüşünü beklerken.

Büyükada’da evleri varmış ama, annemin anlattığına göre, bütün yaz orada geçirilmezmiş: Mayıs ile haziranı Çamlıca’daki köşkte, temmuz ile ağustosu Boğaziçi’ndeki yalıda, eylül ile ekimi de Büyükada’da geçirerek, o günlerin varlıklıları İstanbul’un yaz keyfini iyice çıkarırlarmış.

1890 yılında bile kızlarını denize sokacak kadar yeniliğe açık dedemin, Batı uygarlığına meraklı Avrupa kentlerine sık sık yolculuklar eden, kültürlü bir Osmanlı burjuvası olduğu besbelli. Tıpkı kendisine benzediği için en gözde kızı olan annem on altı yaşına basınca, “artık büyüdün; Avrupa’yı görme zamanın geldi” demiş. Annem, Paris’e götürüleceğini sanarak, çok sevinmiş. Oysa uzak görüşlü babası şöyle demiş: “Hayır, kızım, Paris’e değil, Viyana’ya gideceğiz. Çünkü Paris, Paris kalır her zaman. İleride de görürsün. Ama Viyana, Viyana kalmayacak. Onun için orasını ya şimdi görürsün ya da hiçbir zaman göremezsin.”

Annem, ömrü boyunca üç şeyle çok övünürdü: Birincisi, Viyana’yı Birinci Dünya Savaşından önce görmek; ikincisi Chaliapin’i Boris Gudunov operasında dinlemek; üçüncüsü de Nijinski’yi dans ederken seyretmek. “Sen bunları görmedin; asla da göremezsin” derdi damarıma basmak istercesine. Viyana’da yaşam olağanüstü zarif ve güzelmiş o sıralarda. İtalya’da dinlediği Chaliapin, çok şımarıkmış, belki de biraz içkiliymiş. İtalyanlar perde kapandıktan sonra, sürekli alkışlayıp bir şarkı daha isteyince, onların yüzüne tükürmüş. Nijinski “Le Spectre de la Rose” (Gülün Hayaleti) balesinin sonunda pencereden uçup gitmiş. Ben de, biraz onun damarına basmak için “anne, yapmayın, bir adam pencereden nasıl uçarak çıkar?” diye karşı koyunca, Şefika kızar, “uçtu, düpedüz uçtu” diye direnirdi. Eşi Romola Nijinski’nin kitabında da anlatılır bu. Nijinski sahiden uçuyormuş izlenimini verirmiş seyircilere.

Nijinski deyince, yıllar önce, İkinci Dünya Savaşı bittiği sırada, Paris-Match dergisinde gördüğüm bir fotoğraf gelir aklıma: Külüstür giysili, kel başlı, gözleri bomboş, tıknaz ve çirkin bir adam; bir metre kadar bir yükseklikte havada duruyor. Resmen yerden kopmuş, havada öyle duruyor. Dünyalar güzeli Nijinski bu. Meğer şöyle bir durum olmuş: Sovyetler Viyana’yı Nazilerin elinden alınca, Rus askerleri oradaki akıl hastahanesine gidip, yıllar önce deliren ünlü dansörlerini birkaç saatliğine dışarıya çıkarmışlar. Küçük bir meydanda, çevresinde çember kurup, balalaykalarını, akordeonlarını çalarak, onun coşup dans etmesi için uğraşmışlar. Nijinski, bu sevgi çemberinin ortasında, hortlak görmüş bir adamın gözleriyle, uzun süre donup kalmış. Sonra ansızın havaya yükselip ünlü “entrechat huif’ini yapmış. “Entrechat” bir bale figürüdür. Dansör, ayaklarını hızla birbirine çarparak havada yükselir. En usta dansörler ayaklarını havada ancak altı kez birbirine çarparken, Nijinski bunu sekiz kez yapabilirmiş. İşte, fotoğraf da o ânı saptamış.

Ne yazık ki, annem Şefika’nm babası, kızını okula hiç göndermemiş. Ama hem Batılı hem de Osmanlı eğitimi vermiş ona. Bir yandan Fransızcayı ve piyano çalmayı öğrenirken; bir yandan da eve gelen yaşlı başlı sarıklı hocalardan, Kuran-ı Kerim, fıkıh, divan edebiyatı ve tarih dersleri alırmış. Annem tarihe her zaman meraklı kaldı; Cevdet Paşa’yla Naima’yı da, çeşitli Fransız tarihçilerini de hep okurdu. Sokağa çıkabildiği sürece, konserlere ve tiyatrolara giderdi. İyi bir müziği dinlerken ya da güzel bir tiyatro oyununu seyrederken yaşından başından beklenmeyecek heyecanlar duyardı.

Çok kitap okuduğu için, Şefika’nm Fransızcası kusursuzdu. Zaten ona bakılacak olursa, İngilizceyi de, Almancayı da nedenli mükemmel bilirseniz bilin, Fransızca bilmedikçe gerçekten kültürlü sayılamazdınız. O sırada birçok Osmanlı ailesinde olduğu gibi Fransız uygarlığı tam bir egemenlik kurmuştu evimizde. Ben de önce Fransızca, sonra İngilizce öğrendim. Çocuklarımı da Fransız okullarına gönderdim. Çünkü, derdi annem, Fransızca iyi bilen, nasıl olsa İngilizceyi kolayca öğrenir. Oysa İngilizceyi iyi bilen çok güç öğrenir Fransızcayı. Bugün bile, İngiliz Edebiyatçısı olmama “bu iki dil arasında seç; ya yalnız birini ya da yalnız ötekini bileceksin” deseler, Shakespeare’i dilinde okuyamayacağım için gizli gözyaşları dökerek, gene de Fransızcayı seçerdim.

Annem Şefika çok önemli bulduğu, ya da çok anlamlı ve trajik sandığı bir söz söylerken, mutlaka Fransızca söylerdi bunu. Örneğin damadına kızınca, “jö l’ignore” derdi. Evimizin para işlerine bundan böyle ben bakacağımı bildirdiğimde, annem bunu, kendisine yönelen hakaretlerin en son ve en korkuncu saymış, “le dernier outrage” demişti. Oysa, bunu yapmak zorunda kalmıştım, çünkü Parmakkapı’da yirmi iki yıl oturduğumuz Hayat Apartmanından çıkıp Cihangir’e taşınınca; annemin bakkala, kasaba, manava fena halde borçlandığını görmüş; bundan böyle veresiye alışverişin bittiğini, her şeyin peşin ödeneceğini bildirmiş, annemi maliye bakanı mevkiinden alaşağı etmiştim. Annem her zaman irade gösterileri yaparak beni matederken, ben de ömrümde ilk kez, ekonomik bir zorunluktan ötürü, ona kafa tutmak cesaretini bulmuştum.

Kırkma kadar çok varlıklı olan Şefika’nın bizlere her gün kuzu pirzolaları, kuşkonmazlar, salamlar, jambonlar yedirerek, kasaba bakkala borçlanması normaldi elbette. Ama zengin alışkanlıkları sürdüğü halde, serveti tümüyle tükenmişti. Güzel, ama çok akıllı olmayan teyzemin parasını nasıl harcayıp yok ettiğini anımsamıyorum. Dayım kumarda yapmıştı bu işi. Anneme gelince, bunu daha hoş bir biçimde, dış ülkelere yolculuklara çıkarak, ziyafetler vererek, eşini dostunu aileleriyle birlikte evinde aylarca konuk ederek, onlara gereksiz yere borç vererek kendisi gereksiz borçlanarak, durup dururken lüks ev eşyalar: alarak, yani hesap kitap bilmediği için bitirmişti parasını. Örneğin bir Louis XV stili salon döşer, sonra ondan bıkıp Louis XVI mobilyalar alır; çok geçmeden ondan da bıkar, Regency bir salon düzenlerdi. Böylece İngilizlerin “graceful living” yani zarif bir biçimde yaşamak dedikleri şey uğruna yoksul yaşamaya mahkûm olmuştu sonunda. Ailemin sürekli satılan malından mülkünden kala kala ancak iki ev kalmıştı. Büyükada’da maden yokuşunu çıkınca, birbirinin tıpkı eşi olan çifte konaklar. Çok geçmeden onlar da satıldı. Yani ben ancak on beş yaşıma kadar bir zengin piçi olmanın ayıbını yaşadım. Annemin bütün parasını yemesinden de son derece hoşnutum. Helal olsun! Çünkü o servet tükenmeseydi ben, ben olmazdım. Çok okuduğum için, annemin deyişiyle, Boticelli adını duyunca, bunu yeni bir çikolata markası sanan karacahil sosyete hanımlarının haline düşmezdim herhalde. Ama kendi ekmek parasını kendi alın teriyle kazanan, meslek sahibi, çalışkan bir kadın olmak onuruna da erişemezdim. Çünkü tembel ve keyif düşkünü bir yanım vardı. Disipline gelemezdim. Hoşlanmadığım konuları okuyup ezberlemeye katlanamazdım. Bu yüzden, liseyi bitirmek zahmetini bile göze alamazdım belki de. Hattâ berti ilgilendirmeyen konulara boşuna vakit harcamaya niyetim olmadığını söylemiş, okulu bırakmaya kalkmıştım bir ara. Ancak sınıf birincisi arkadaşım Halefin zoruyla vazgeçmiştim bu saçmalıktan. Annemin parasını yitirmesi sayesinde adam olduğumu söyleyebilirim.

Ortaokulu bitirdikten sonra, parasız bir devlet okulunda liseye devam etmem düşünülürken, Arnavutköy Kız Koleji bana bir burs verdi. Böyle bir burs almam için hiçbir neden yoktu aslında. Tembel bir öğrenciydim, ancak İngilizce ve edebiyat notlarım yüksekti. Müdire Miss Burns beni çağırdı ve İngiliz Edebiyatında başarılarımdan ötürü bana bir burs verildiğini bildirdi. Burslu öğrenciler, kitaplıkta, etüdlerde, telefon santralinde filan, günde iki saat çalışmak zorundaydılar. Benden bunu da istemediler. Çünkü hiçbir zaman unutamayacağım bir incelikle, Miss Burns, “böyle işlerle uğraşırsan, kitap okumaya vaktin kalmayabilir” demişti. Gelgelelim, onun gibi gerçek hocalar çoktan ölüp gitti ve otuz yıl sonra aynı okul, üniversiteden atıldığım sırada, solcu olduğum için İngiliz Edebiyatı öğretmenliğini bana vermeyi reddetti.

Mina Urgan
Bir Dinozorun Anıları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Balzac Üzerine: “Napoleon’un kılıçla yapamadığını ben kalemle başardım”

Balzac’ı, bir başlangıç ve bir son, bir çıkış noktası ve bir dönüş olması- yalnızca Fransız edebiyatıyla sınırlanamayacak bu yazarı tek...

Kapat