“Aşk öznel bir güçtür…” Aşkın gerçekliği – Alain Badiou

Daha önce Platon’un aşkla gerçeklik arasındaki özel bağı o zamandan gördüğünü anımsatıyordunuz. Peki ama sizce aşk neden bir “gerçekliği bulma yöntemi”dir?
Aşkın, kendi felsefe jargonumda bir “gerçekliği bulma yöntemi” olarak adlandırdığım şey, demek ki bir tür gerçekliğin oluştuğu bir deneyim olduğuna inanıyorum gerçekten de. Bu gerçeklik sadece İki’yle ilgili gerçekliktir. Olduğu haliyle farkın gerçekliği. Bence aşk da -İki’nin sahnesi dediğim şey- bu deneyimdir. Bu anlamda, fark noktasından yaşanacakları kabul eden, süreyi kabul eden, özellikle de o dünya deneyimini kabul eden her aşk kendince fark üstüne yeni bir gerçeklik üretir. Bu nedenle her gerçek aşk ne kadar gösterişsiz görünse de, gizli olsa da tüm insanlığı ilgilendirir.

Herkesin aşk öykülerini ne kadar sevdiğini biliyoruz! Felsefeci o öyküleri neden bu kadar sevdiğimizi sorgulamalıdır. Neden aşk öykülerine adanmış onca film, onca roman, onca şarkı var? O öyküler toplumun büyük bölümünü ilgilendirdiğine göre, aşkta evrensel bir şeyler olmalı. Evrensel olan şey de her aşkın bir değil de iki olma konusunda yeni bir gerçeklik deneyimi ileri sürmesidir. Dünyanın yalnız bir bilinçten farklı biçimde görülebileceğini ve yaşanabileceğini göstermesidir, işte herhangi bir aşk bunun yeni bir kanıtını sunar bize. İşte bu yüzden Aziz Augustinus’un dediği gibi, aşkı seviyoruz, sevmeyi seviyoruz, ama aynı zamanda başkalarının da sevmesini seviyoruz. Bunun nedeni de sadece gerçeklikleri sevmemiz. Felsefeye anlam kazandıran da bu: insanlar gerçeklikleri seviyorlar, sevdiklerini bilmedikleri zaman bile.

Görünüşe göre, bu gerçekliğin dile getirilmesi gerekiyor, “ilan edilen” aşktan söz ettiniz. Size göre, aşkta ister istemez ilan evresi bulunuyor. Aşkın dile getirilmesi neden bu kadar önemli?
Çünkü ilan olayın yapısında yer alıyor. Önce bir karşılaşma var. Aşkın, karşılaşmanın kesinlikle olumsal ve rastlantısal özelliğiyle başladığını söylemiştim. Bunlar gerçekten aşkın ve rastlantının oyunları. Bu oyunlardan kaçınılamaz. Sözünü ettiğim propagandaya karşın, her zaman var olacaklar. Ama rastlantının belli bir zamanda sabitlenmesi gerekir. Bir sürenin başlaması gerekir. Hemen hemen doğa ötesiyle ilgili, çok karmaşık bir sorundur bu: Başlangıçta katıksız bir rastlantı olan şey sonradan nasıl bir gerçeklik oluşumunun dayanak noktası olacaktır? Özünde öngörülemeyen ve varlığın öngörülemez olaylarıyla ilişkili görünen bu şey bakış farklılıklarının aracılığıyla upuzun dünyanın (yeniden) doğuşu deneyimini yaşayacak, birbirine karışmış, eşleşmiş yaşamların anlamına nasıl dönüşür? Katıksız karşılaşmadan içinde iki olduğumuz tek dünya çelişkisine nasıl geçilir? Bu gerçekten çok gizemlidir. Öte yandan, aşka karşı kuşkuculuğu da fazlasıyla besler. “Neden herhangi birinin bir iş arkadaşıyla karşılaşması gibi sıradan bir olay konusunda büyük gerçeklikten söz ediyorsunuz?” diye sorulabilir. Oysa zaten tam da ondan söz edilmesi gerekir: Görünüşte anlamsız olan, ama aslında mikroskobik yaşamda temel önem taşıyan bir olay inadında ve süresinde evrensel bir değer taşır. Bununla birlikte, “rastlantının sabitlenmesi gerektiği” doğrudur. Mallarme’nin sözüdür bu: “Rastlantı en sonunda sabidendi…” Aşk konusunda değil de şiir konusunda söyler. Ama pekâlâ aşk ve aşk ilanı için de, aşkla ilişkilendirilen korkunç zorluklar ve çeşitli sıkıntılar için de kullanılabilir. Üstelik, şiirle aşk ilanı arasındaki benzerlikler bilinmektedir. İki durumda da, dilin sırtına yüklenen büyük bir risk vardır. Yaşamda etkileri gerçekten sonsuz olabilecek bir söz söylemektir söz konusu olan. Şiirin arzusu da budur. En basit sözcükler neredeyse katlanılmaz bir yoğunluk kazanırlar. Aşkı ilan etmek olay-karşılaşmadan bir gerçekliğin kurulması işine başlanmasına geçilmesi demektir. Karşılaşmanın rastlantısını bir başlangıç halinde sabitlemek demektir. Çoğunlukla orada başlayan şey öyle uzun bir zaman sürer, öyle çok yenilikle ve dünya deneyimiyle dolu olur ki, geriye bakıldığında, artık başlangıçta olduğu gibi olumsal ve rastlantısal gözükmez hiç de, bir zorunluluk halini alır. Rastlantı böyle sabitlenir: Tanımadığım biriyle karşılaşmanın saltık olumsallığı bir yazgı havası kazanır. Aşk ilanı rastlantıdan yazgıya geçiştir, bu yüzden onca tehlikeli, onca korkutucudur. Ne var ki aşk ilanı ille bir kez yapılmaz, uzun sürebilir, dağınık, karışık, karmaşık olabilir, birkaç kez ilan edilebilir, ileride de daha pek çok kez dile getirilebilir. O rastlantının sabitlendiği andır. Kendi kendinize şöyle dersiniz o anda: Orada, o karşılaşmada olup biten şeyi, o karşılaşmanın bölümlerini başkasına söyleyeceğim. En azından benim için orada üstüme sorumluluk yükleyen bir şeyin gerçekleştiğini ona ilan edeceğim. İşte: Seni seviyorum. “Seni seviyorum” sözü biriyle yatmak için başvurulan bir hile değilse, ne de olsa bu olmayacak şey değil, bir hile değilse, nedir peki? Orada söylenen şey nedir? “Seni seviyorum” demek hiç öyle kolay bir şey değildir. Bu küçük tümce genelde bayatlamış ve anlamsız görülür. Kaldı ki, kimi zaman, “seni seviyorum” demek için insanlar daha şiirsel ya da daha az bayat başka sözcükleri kullanmayı yeğlerler. Ama söylenmek istenen şey hep aynıdır: Bir rastlantı olan şeyden başka bir şey çıkaracağım. Ondan bir süre, bir inat, bir güdümlülük, bir sadakat çıkaracağım. Sadakat sözcüğünü kendi felsefe jargonumda alışıldık bağlamından farklı kullanıyorum. Rastlantısal bir karşılaşmadan zorunlu görülecek kadar sağlam bir oluşuma geçişi karşılıyor tam da.

Bu konuyla ilgili olarak, André Gorz’un o çok güzel kitabını anmak gerek: Son Mektup. Bir Aşk Hikâyesi. Felsefecinin, karısı Dorine’e aşkını ilan etmesini, hani neredeyse sonsuza dek süren bir aşkın öyküsünü anlatıyor kitap, ilk satırları şöyle: “Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim, kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hâlâ güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum. Sadece benimkine değen bedeninin sıcaklığıyla dolan, kahredici bir boşluk taşıyorum göğsümün tam ortasında yeniden.” Sadakate siz ne anlam veriyorsunuz?

Sadakatin yalnızca başka biriyle yatmama sözünden öte bir anlamı yok mudur? Başlangıçtaki “seni seviyorum” sözünün karşılaşma rastlantısından kurtulsun diye özel bir doğrulamaya ihtiyaç duymayan bir güdümlülük, bir süre oluşturma güdümlülüğü olduğunu açıkça göstermez mi? Mallarmé, şiiri “sözcük sözcük alt edilen rastlantı” olarak görüyordu. Aşkta da sadakat o uzun zafere işaret eder: karşılaşmanın bir sürenin icadında, bir dünyanın doğuşunda günden güne alt edilen rastlantısı. Neden sık sık “Seni her zaman seveceğim” denir? Tabii iş ki bu bir hile olmasın. Elbette ahlakçılar bunun aslında asla doğru olmadığını söyleyerek çok alay ediyorlar bu sözle. Öncelikle, bunun asla doğru olmadığı doğru değildir. Birbirlerini her zaman seven insanlar var, üstelik sanılandan, anlatılandan daha fazla sayılan. Herkes de şunu bilir ki, özellikle tek taraflı olarak bir aşkın sona erdiğine karar verilmesi yıkıma yol açar, öne sürülen gerekçeler ne kadar sağlam olursa olsun. Yaşamımda bir kez bir sevgilimi terk ettim. İlk aşkımdı, derken yavaş yavaş onu terk etmenin ne kadar büyük bir hata olduğunu anladım ve o ilk sevgilime sonra, çok sonra geri döndüm -sevdiğim kadının ölümü yaklaşmıştı-, ama geri döndüğümde hiçbir şeyle karşılaştınlamayacak bir yoğunluk ve ihtiyaç hissediyordum. Sonrasında bir daha asla vazgeçmedim. Birçok acıklı, yürek paralayıcı olay, belirsizlikler yaşandı, ama bir daha hiçbir sevgilimi terk etmedim. Sevdiğim kadınlardan söz ediyorum elbette, her zaman gerçekten böyle oldu. Dolayısıyla, kuşkucu söz dalaşının yanlış olduğunu biliyorum içten içe. İkinci olarak, “Seni seviyorum” sözü her zaman için, birçok bakımdan geçerliyse, “Seni her zaman seveceğim” sözünün söylenmesi de aslında rastlantıyı sonsuzlukta sabitler. Bir anlamda, her aşk sonsuz olduğunu ilan eder: İlanın içinde vardır bu… Sonrasında bütün sorun o sonsuzluğu zamana katabilmektedir. Çünkü özünde aşk budur işte: zaman içinde yapabildiğince gerçekleşmesi ya da gelişmesi gereken bir sonsuzluk ilanı. Sonsuzluğun bir şekilde zamana inişi. Bu nedenle öylesine yoğun bir duygudur. Anlaşılacağı üzere, kuşkucular yine bizi güldürüyorlar, çünkü aşktan vazgeçmeye, artık aşka inanmamaya çalışılsaydı, gerçek anlamda öznel bir yıkım yaşanırdı, herkes bunu biliyor. Şunu da söylemek gerekir, yaşamın tadı tuzu kalmazdı! O halde, aşk hâlâ bir güçtür. Öznel bir güç. Anda gerçekleşen bir rastlantıdan hareketle bir sonsuzluk önermesi ileri sürdüğünüz ender deneyimlerden biri. “Her zaman” aslında sonsuzluğu dile getirmemizi sağlayan sözdür. Çünkü o “her zaman” sözünün ne anlama geldiği bilinemez, süresi de öyle. “Her zaman”, “sonsuzluğa dek” demektir. Aslında sadece zaman içindeki bir güdümlülüktür bu, çünkü onun zamanın ötesinde, ölüm sonrasının masalsı dünyasında da sürdüğüne inanması için insanın Claudel olması gerekir. Ama sonsuzluğun yaşamın zamanında var olabileceği düşüncesini, özü benim kullandığım anlamda sadakat olan aşk kanıtlar. Sonuçta mutluluktan söz ediyorum! Evet, aşktaki mutluluk zamanın sonsuzluğu karşılayabileceğinin kanıtıdır. Devrimci bir harekete katıldığımızda hissettiğimiz siyasal coşkunluk, sanat yapıtlarının verdiği haz ve en sonunda bir bilimsel kuramı derinlemesine anladığımızda içimizde uyanan neredeyse doğaüstü sevinç de aşktaki mutluluğa benzeyen kanıtlardır.
Diyelim ki, aşk olduğu haliyle İkinin ortaya çıkışı, “İkinin sahnesi”. Ya çocuk? Çocuk “İki’nin sahnesi”ni bozmaz mı, parçalamaz mı? Sevgililerin oluşturduğu “İki’yi bir araya getiren “Bir” değil midir? Ama aynı zamanda onların birlikteliğini uzatacak ya da onları ayırabilecek bir Üç değil midir?

Çok derinlikli ve ilginç bir soru bu. Talmud uzmanı, dostum Jérôme Bennaroch aşk konusundaki savımı belli bir noktaya kadar kabul ediyor. Bana hep şöyle der: Evet, aşk İki’nin sınanmasıdır, ilanıdır, sonsuzluğudur, ama bir an gelir Bir’in düzeninde kendini kanıtlaması gerekir. Demek istediği yeniden Bir’e dönmek gerektiği. O Bir’in simgesel ve gerçek figürü de çocukmuş. Aşkın asıl amacı her şeye karşın Bir’in kanıtı olarak çocuğun ortaya çıkmasıymış. İtirazına birçok görgülü saptamayla karşılık verdim, bu durumda özellikle kısır çifderin, eşcinsellerin vb. birbirlerine olan aşklarını yadsımış oluruz dedim. Ardından daha derine inip şunu söyledim: Çocuk gerçekten de aşk uzamının bir parçasıdır, o uzamda kendi jargonumda bir nokta olarak adlandırdığım şeydir. Nokta dediğim şey bir olayın yoğunlaştığı, başka yöne sapmış, değişmiş, ama sizi “onu yeniden ilan etmek” zorunda bırakan bir biçimde geri dönmüşçesine, sahnenin bir şekilde yeniden oynanması gerektiği özel bir andır. Kısacası, ister siyasal, ister aşkla ilgili, ister sanatsal, isterse bilimsel olsun, bir gerçekliğin oluşumunun sonuçları sizi bir kez daha, başlangıçta olduğu gibi kökten bir seçim yapmak zorunda bıraktığında, olayı kabullenip ilan ettiğinizde ortaya çıkar nokta. Yeniden “Bu rastlantıyı kabul ediyorum, arzuluyorum, üstleniyorum” demek gerekir. Aşkta, çoğunlukla hemencecik aşkın yeniden ilan edilmesi gerekir. Şöyle diyebiliriz: Noktayı (yeniden) yapmak gerekir. Ben çocuğun, çocuk arzusunun, doğumun bu olduğunu düşünüyorum. Aşk sürecinin parçasıdır, orası kesin, aşkta bir nokta oluşturur. Her çiftin doğum süresinde bir sınavdan geçtiği bilinir, bu hem bir mucize, hem de bir güçlüktür. Çocuğun çevresinde, o bir olduğundan, tki’yi yeniden açığa vurmak gerekir. İki o noktayla karşılaşmadan önceki gibi yaşayamayacaktır dünyada artık. Aşkın ardışık düzende geliştiğini, başka bir deyişle tek başına ilerlemediğini yadsıyacak değilim. Yeni noktalar, sınavlar, dürtüler, ortaya çıkışlar vardır ve her seferinde “İki’nin sahnesi’nin yeniden oynanması, yeni bir ilanın sözlerinin bulunması gerekir. Başlangıçta ilan edilen aşk aynı zamanda “yeniden ilan edilmelidir”. Bu yüzden aşk, ayrıca şiddetli varoluş bunalımlarının kökenidir. Her gerçekliği bulma yöntemi gibi. Öte yandan, bu açıdan baktığımızda, siyasetle aşk arasındaki yakınlık şaşırtıcıdır.

Aşka Övgü
Alain Badiou & Nicolas Truong

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Doğunun derin esrarından bir devrin değişimine, Shiva in Exile ve ‘Nour’ albümü

Kapat