Felsefecilerin aşkla ilişkisi: Felsefecilerle aşk – Alain Badiou & Nicolas Truong 

Aşk her zaman dünyanın doğuşuna tanık olma olasılığıdır

“Aşkı yeniden icat etmeli” tümcesini Rimbaud’dan alıyorsunuz, aşk anlayışınızda sırtınızı birçok ozana ya da yazara dayıyorsunuz. Ama oraya gelmeden önce, belki de felsefecileri sorgulamak gerekiyor. Kaldı ki aranızdan pek azının aşkla gerçek anlamda ilgilenmesine şaşıyorsunuz, ilgilenenlerin anlayışı da çoğunlukla sizinkiyle örtüşmüyor. Bunun nedeni ne?
Felsefecilerin aşkla ilişkisi sorunu çok karmaşıktır.

Aude Lancelin’le Marie Lemonnier’nin yazdığı Les Phibsophes et l’amour. Aimer, de Socrate â Simone de Beauvoir (Filozoflar ve Aşk. Sokrates’ten Simone de Beauvoir’ya Sevmek) adlı kitap bunu açıkça gösteriyor. Kitap, öğreti incelemesiyle felsefecilerin yaşamları üstüne araştırmayı asla bayağılığa, basitleştirmeye kaçmadan bir araya getirdiği için ilginç. Bu anlamda, aslında daha önce böyle bir kitap yazılmadı. Kitabın ortaya koyduğu şey, ara bakış açılan olsa da, felsefecinin aşk konusunda asıl iki uç arasında gidip geldiği. Bir yanda “aşk karşıtı” felsefe var, Arthur Schopenhauer bu akımın en ünlü temsilcisi. Schopenha uer aşk tutkusunu yaşayan kadınlan asla bağışlamayacağını söylüyor, çünkü aslında hiçbir değeri olmayan insan türünün sürüp gitmesini kadınlar o tutkuyla sağlıyorlar! Bu bir uç. Öteki uçtaysa, aşkı öznel deneyimin en üst evrelerinden biri olarak gören felsefeciler var. Örneğin Soren Kierkegaard onlardan biri. Kierkegaard’a göre, yaşamda üç evre vardır. Estetik evrede, aşk deneyimi boş ayartıcılığın ve yinelemenin deneyimini yansıtır. Zevki hedef alan bencillik ve o bencilliğin bencilliği özneleri harekete geçirir; bunların ana örneği Mozart’ın Don Gio vanni’sidir. Etik evrede, aşk gerçektir, ağırbaşlılığını yaşar. Yüzü saltığa dönük, sonsuz bir güdümlülüktür söz konusu olan, Kierkegaard da bu deneyimi genç bir kadının, Regine’nin gönlünü kazanmaya çalıştığı o uzun süre içinde yaşamıştır. Etik evre, taahhüt etmenin mutlak değeri evlilikle doğrulanırsa, en üst evreye, dinsel evreye geçişi sağlayabilir. Evlilik o durumda aşkta başıboşluğun tehlikelerine karşı toplumsal bağın sağlamlaştırılması olarak değil, gerçek aşkı asıl gitmesi gereken yere yönlendiren bir şey olarak görülür. “Benlik kendi saydamlığı içinden onu ortaya koyan gücün içine daldığında”, demek ki benlik aşk deneyimi sayesinde kendi tanrısal kökenine uzandığında, aşkta son bir dönüşüm yaşanabilir. Aşk artık bir ayartma olmanın, evliliğin ağırbaşlı aracılığının ötesinde, üstinsana ulaşmak için kullanılacak bir araçtır. Gördüğünüz üzere, felsefede büyük bir gerilim vardır. Bir yanda, cinselliğin doğal aşırılığı olarak aşka yönelik akılcı bir kuşku. Öte yanda, genellikle dinsel coşkuya yaklaşan bir aşk övgüsü. Aslında bunun arka planında her şeye karşın bir sevgi dini olan Hıristiyanlık vardır. Bu gerilimin neredeyse dayanılmaz olduğunu anlamak gerek. Sözgelimi Kierkegaard Regine’yle evlenme düşüncesine katlanamamış, ondan ayrılmıştır. En sonunda, ilk evredeki estetiğe öncelik tanıyan ayartıcıyı, ikinci evrede etik anlamda verilen sözü ve evliliğin varoluşsal ağırbaşlılığı yoluyla, üçüncü evreye geçişteki başarısızlığı yansıtmıştır. Her durumda, aşk üstüne felsefi düşüncenin tüm biçimlerini kat etmiştir.

Bu soruna ilginizin kökeninde aşkı İdea’ya ulaşma yollarından biri olarak gören Platonun çığır açıcı girişimi yok mu ?
Platon’un aşk üstüne söyledikleri çok açıktır: Âşığın coşkusunda bir evrensellik tohumu olduğunu söyler. Aşığın deneyimi kendisinin İdea olarak adlandıracağı şeye doğru bir atılımdır. Sözgelimi, yalnızca güzel bir bedene hayran olurken bile, onu istesem de istemesem de, Güzel’in düşüncesine doğru ilerlerim. Ben de doğal olarak bütünüyle farklı terimlerle buna benzer bir şey düşünüyorum; bence aşkta, rastlantının saf tekilliğinden evrensel bir değer taşıyan bir öğeye geçme olasılığı var. Kendi başına ele alındığında yalnızca bir karşılaşmayla, neredeyse hiç önem taşımayan bir başlangıç noktasıyla, sadece benzerlikten değil, ayrıca farktan da hareketle, dünya deneyiminin yaşanabileceği öğrenilir. Hatta bunun için bazı şeylere katlanmak, acı çekmek bile kabul lenilebilir. Oysa bugünün dünyasında herkesin kendi çıkarına göre hareket etmesi kanısı büyük ölçüde yaygındır. Dolayısıyla aşk bir karşıdeneydir. Sadece karşılıklı olarak yarar sağlayacak bir değiş tokuş olarak düşünülmezse ya da kâr getiren bir yatırım gibi önceden uzun uzadıya hesaplanmazsa, aşk gerçek anlamda rastlantıya duyulan güven halini alır. Farkı oluşturan şeyin temel deneyimine ve özünde, dünyanın farktan hareketle sınanabileceği düşüncesine yaklaştırır bizi. Bu yüzden evrensel bir erimi vardır, olası evrenselliğe ilişkin kişisel bir deneyimdir ve felsefi açıdan çok önemlidir, gerçekten de Platon’dur bunu ilk sezen.
Size göre en büyük aşk kuramcılarından biri olan psikanalist Jacques Lacan da, Platon’dan hareketle “cinsel ilişkinin olmadığı”nı savunmuştu. Bununla ne demek istiyordu?

Kuşkucu ve ahlakçı anlayıştan türetilmiş, ama onların tersi bir sonuca varan, çok ilginç bir savdır bu. Jacques Lacan bize cinsellikte aslında herkesin, hani denebilirse, kendi işine baktığını anımsatır. Elbette ötekinin bedeninin aracılığı söz konusudur, ama sonuçta zevk yalnız sizin zevkiniz olacaktır. Cinsellik birleştirmez, ayırır. Çıplak olmanız, ötekinin bedenine yapışmanız bir imgedir, düşsel bir tasarımdır. Gerçekteyse, zevk sizi ötekinden uzaklara, çok uzaklara götürür. Gerçek özseverdir, aradaki bağ düşseldir. Dolayısıyla, cinsel ilişki yoktur, diye bir sonuca varır Lacan. Bu formül büyük patırtı koparmıştır, çünkü o dönemde herkes tam da o “cinsel ilişkiler”den söz ediyordur. Cinsellikte cinsel ilişki yoksa, aşk cinsel ilişki eksikliğini gideren şeydir. Lacan aşkın cinsel ilişkinin kılık değiştirmiş hali olduğunu söylemez hiç de, onun söylediği cinsel ilişkinin olmadığı, aşkın bu ilişkisizliğin yerini tutan şey olduğudur. Bu çok daha ilginç. Bu düşünce onu öznenin aşkta “ötekinin varlığı”na erişmeye çabaladığını düşünmeye itmiştir. Aşkta özne kendinden öteye, özseverliğin ötesine geçer. Cinsellikte, ötekinin aracılığıyla da olsa kendinizle ilişki içindesinizdir. Öteki sizin zevkin gerçekliğini keşfetmenizi sağlar. Buna karşılık, aşktaysa ötekinin aracılığı kendi başına değer taşır. İşte aşktaki karşılaşma budur: Ötekini olduğu haliyle sizinle birlikte var etmek için, ona doğru atılırsınız. Aşkın cinsellik gerçeği üstünde düşsel bir resim olduğu yönündeki, bütünüyle bayağı anlayıştan çok daha derin bir anlayıştır bu.

Aslında, Lacan’ın düşüncesi de aşkla ilgili felsefi ikircillikler arasında yer alır. Aşkın “cinsel ilişki eksikliğini gideren şey” olduğunu söylemek iki farklı şekilde anlaşılabilir. Daha bayağıca düşünülürse, aşkın düşsel olarak cinselliğin boşluğunu doldurduğu söylenebilir. Sonuçta, cinselliğin ne kadar harika olursa olsun ne kadar harika olabileceği de ortadadır, hep bir tür boşluk duygusu içinde sona erdiğine bakılırsa, bu doğrudur. Bu yüzden de hep yinelemenin etkisi altındadır: Durmaksızın işe yeniden başlamak gerekir. Hele insan gençken, her gün! Şu durumda, aşk o boşlukta bir şeylerin olduğu, âşıkların o aslında var olmayan ilişkiden başka türlü bir şeyle birbirlerine bağlı oldukları düşüncesi olabilir. Çok gençken, Simone de Beauvoir’mn, “İkinci Cins”te yazdığı bir bölümden çok etkilenmiş, hani neredeyse iğrenmiştim: Kitapta cinsel birleşmeden sonra erkeğin içinde yükselen, kadının bedeninin yavan ve gevşek olduğu duygusuyla, buna karşılık kadında uyanan, dik cinsellik organı dışında erkek bedeninin çirkin, hatta biraz gülünç olduğu duygusunu anlatıyordu. Tiyatroda, güldürü ya da vodvilde sürekli kullanılan bu üzücü düşüncelere güleriz. Erkeğin arzusu koca göbekli ve cinsel bakımdan yetersiz, gülünç Fallus’un arzusudur; göğüsleri sarkık, dişleri dökülmüş yaşlı kadının görüntüsü de her güzelliğin gerçekteki geleceğidir. Birbirimize sarılıp uyuduğumuzda kendini gösteren aşktaki sevecenlik bu sevimsiz düşüncelerin üstüne perde çeker. Ama Lacan bunun tam tersini de düşünür, ona göre aşkın varlıkbilimsel olarak nitelenebilecek bir düzeyi vardır. Arzu ötekinde, her zaman biraz fetişist biçimde, göğüsler, kalçalar, erkeklik organı gibi seçili nesnelere yönelirken, aşk doğrudan ötekinin varlığına; benim yaşamımda dağılıp yeniden birleşen varlığıyla donanarak ortaya çıktığı haliyle ötekine yönelir.
Sonuçta aşk üstüne birbiriyle çok çelişen felsefi düşünceler olduğunu söylüyorsunuz.

Bu konuda üç ana düşünce sayabilirim. Önce, karşılaşmanın esrikliğine yoğunlaşan romantik düşünce. Arkasından, Meetic adlı tanışma sitesiyle ilgili olarak değindiğimiz, ticari ya da hukuki olarak adlandırılabilecek, aşkı sonuçta bir sözleşme olarak gören düşünce. Birbirlerini sevdiklerini ilan etmiş, ama bunu yaparken ilişkide eşitliğe, karşılıklı yarar sistemine çok dikkat etmiş iki birey arasında imzalanan bir sözleşmedir bu. Bir de aşkı bir yanılsama olarak değerlendiren, kuşkucu bir düşünce vardır. Kendi felsefem içinde söylemeye çalıştığım şey, aşkın bu eğilimlerden hiçbirine indirgenemeyeceğidir, bir gerçeklik oluşumu olmasıdır. Neyin gerçekliği diye soracaksınız? İşte bu gerçeklik çok önemli bir nokta: Dünya birden değil de ikiden hareketle sınandığında nasıl bir yer olur? Dünya benzerlikten değil de farktan hareketle incelendiğinde, gerçekleştirildiğinde ve yaşandığında nasıl bir yer olur? Bence aşk budur işte. Doğal olarak cinsel arzuyu ve o arzunun yaşattığı şeyleri içeren, bir çocuğun doğumunu içeren, ama aynı zamanda doğrusunu söylemek gerekirse, başka bin bir türlü şeyi, deneyim, farktan hareketle bir bakış açısıyla yaşandığında olabilecek her şeyi içeren bir tasarıdır.
Peki madem aşk sizin için dünyanın bir şekilde farktan hareketle sınanması demek, neden âşığın sevilen kişide “tüm ötekilerden farklı bir niteliği değil de, farkın niteliğini” sevdiğini söyleyen felsefeci Emmanuel Levinas’ın düşüncesine katılmıyorsunuz?
Bence, dünyanın bir farktan hareketle kurulmasının fark deneyiminden bambaşka bir şey olduğunu anlamak çok önemli. Levinas’ın görüşü ötekinin yüzünün ortadan kaldırılamaz deneyiminden; kısacası dayanağı “bambaşkası”, demek ki Tanrı olan ortaya çıkıştan hareket eder.

Başkalık deneyimi merkezdedir, çünkü etiğin temelini oluşturur. Bunun sonucunda, büyük bir din geleneğinin içinde, aşk bütünüyle etik bir duygu olur. Bana göre, şu haliyle aşkta özel olarak “etik” herhangi bir şey yoktur. Doğrusunu isterseniz, aşktan hareketle durmadan yinelenen bu tarınbilimsel düşünceleri sevmiyorum, her ne kadar tarihte büyük etkileri olduğunu bilsem de. Bunu Bir’in îki’den en son öç alışı olarak görüyorum. Aslında, benim için bir başkasıyla karşılaşma var, ama işte bir karşılaşma bir deneyim değildir, tamamıyla saydamsız olarak kalan bir olaydır ve gerçek bir dünyada ancak çok biçimli sonuçlarıyla gerçeklik kazanır. Ben aşkı “kendini adama”ya ilişkin bir deneyim, dolayısıyla kendimi ötekinin yararına unuttuğum bir deneyim olarak da görmüyorum, dünyada öteki, en sonunda beni Bambaşkası’yla ilişkilendiren şeyin modelidir. Goethe daha o zaman, Faust’un sonunda “Ebedi dişilik bizi göklere çıkarır” diyordu. Bağışlayın ama bunlar bence biraz açık saçık sözler. Aşk beni “göklere çıkarmaz”, “aşağı” da çekmez. Varoluşsal bir öneridir o: Salt sağ kalma itkimden ya da iyice anlaşılmış çıkarımdan farklı bir yöne kayan bir bakış açısıyla, bir dünya kurmanın önerisidir. Burada “kurma” sözcüğünü “deneyim”in karşıtı olarak kullanıyorum. Sevdiğim kadının omzuna yaslanıp, örneğin dağlık bir bölgede akşamın dinginliğini, sanlı yeşilli çayırı, ağaçların gölgesini, çitlerin ardında kımıldamadan duran kara somaklı koyunları ve kayalıkların arkasında yiten güneşi görüyorsam ve onun yüzü aracılığıyla değil de şu haliyle, dünyanın içinde sevdiğim kadının da aynı dünyayı gördüğünü, bu özdeşliğin dünyanın parçası olduğunu ve aşkın tam o anda özdeş bir farkın çelişkisi olduğunu biliyorsam, işte o zaman aşk vardır ve daha da var olacağına ilişkin umut verir. Bunun nedeni sevgilimle benim o tek Özne’ye, aşkın Öznesi’ne katılmamızdır; bu özne o dünyanın yalnızca benim kişisel bakışımı dolduran şey olmaktansa meydana geleceği, doğacağı şekilde, dünyanın açılımını farkımızın prizmasından işler. Aşk her zaman dünyanın doğuşuna tanık olma olasılığıdır. Kaldı ki bir çocuğun doğuşu da, aşkta gerçekleştiyse, bu olasılığın örneklerinden biridir.

Alain Badiou & Nicolas Truong 
Kaynak: Aşka Övgü,  Can Yayınları 1994

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Berivan Kaya: Asılı bir kabindesin susup sevdiğim/ dev hisseder/ kucaklaşınca/ kollarımızı
William Shakespeare oyunlarından biri; Hamlet ve oyun üzerine değişik düşünceler
Kapat