“Aşkın düşmanı bencilliktir!..” Aşkla Siyaset – Alain Badiou

Neden siyasetle aşk arasında bir benzerlik olduğunu söylüyorsunuz? Onda da olaylar, ilanlar, sadakat olduğu için mi?

Gözümde siyaset bir gerçekliği bulma yöntemidir, ama toplulukları ilgilendirir. Demek ki siyasal hareket toplulukların yapabildiği şeyin gerçekliğini yansıtır. Örneğin, topluluk eşitlik konusunda yetenekli midir? Kendisinden farklı olanı içine alabilir mi? Tek bir dünya olduğunu düşünebilir mi? Bu tür şeyler. Siyasetin özü şu sorunun altında yatar: Bireyler bir araya geldiklerinde, örgütlendiklerinde, düşünüp karar verdiklerinde neler yapabilirler? Aşkta, söz konusu olan iki kişinin farklılığı özümseyip yaratıcı kılmayı başarıp başaramamasıdır. Siyasetteyse, çok sayıda kişinin, hatta kalabalıkların eşitliği yaratıp yaratamaması. Nasıl ki aşk alanında, aşkın yönetimini toplumsallaştırmak için aile vardır, siyaset alanında da taşkınlığı engellemek için iktidar, devlet vardır. Ortaklaşa düşünce-uygulama olarak siyasetle yönetim ve standartlaştırma aracı olarak iktidar ya da devlet sorunu arasındaki ilişki, İki’nin yabanıl icadı olarak aşk sorunuyla mülkiyetin ve bencilliğin ana çekirdeği olarak aile arasındaki ilişkinin aynısıdır.

Aile özünde “devlet”1 sözcüğü üstünde oynanırsa, aşkın devleti olarak tanımlanabilir. Örneğin popüler, büyük bir siyasal harekete katıldığınızda, “Topluluk neyi yapabilir?” sorusuyla devletin yetkesi ve iktidarı sorunu arasında çok önemli bir gerilim olduğunu görürsünüz. Sonuçta devlet hemen hemen her zaman siyasal umudu düş kırıklığına uğratmaktadır. Bununla, aile de her zaman aşkı düş kırıklığına uğratır mı demek istiyorum? İşte soru kendiliğinden ortaya çıktı. Ancak teker teker noktalara, kararlara bakılırsa, ele alınabilir bence. Cinsel icat noktası, çocuk noktası, yolculukların noktası, iş noktası, arkadaşlarınki, gezintilerinki, tatillerinki vb. vardır. Tüm bu noktaları aşk ilanı öğesinde tutmak öyle kolay değildir. Aynı şekilde, siyasette de, devlet iktidarı noktası, sınırlarınki, yasalarınki, güvenlik güçlerininki vardır; bu noktaları da açık, eşitçi, devrimci bir siyasal bakış açısında tutmak basit bir iş değildir asla.

Dolayısıyla, her iki durumda da, nokta nokta birtakım yöntemler var ve sonuçta din adamı arkadaşımın söylediklerine karşı ben de bunları ileri sürdüm. Sınavı ereklilikle karıştırmamak gerekir. Siyaset büyük olasılıkla devletsiz yapılamaz, ama bu iktidarı amaçladığı anlamına gelmez. Onun amacı topluluğun neyi yapabileceğini bilmektir, iktidar değil. Aynı şekilde, aşkta da amaç fark açısından, nokta nokta, dünya deneyimini yaşamaktır, türün üremesini sağlamak değil. Kuşkucu bir ahlakçı, aileyi kendi kötümserliğini doğrulayan bir şey olarak görebilir, onun gözünde aşk sadece türün ayakta kalabilmek için başvurduğu bir hiledir, toplumun ayrıcalıkların aktarımım sağlamak için başvurduğu bir hiledir. Bunu kabul edemem. Aşk aracılığıyla, göz kamaştırıcı biçimde İki’nin gücünün yaratılmasının Bir’in görkemi karşısında boyun eğmek zorunda olduğunu ileri süren arkadaşım Bennaroch’un sözlerine de katılamam.

O halele, neden Jacques Derrida’nın bir “arkadaşlık siyaseti” taslağı çıkarması gibi, biz de bir “aşk siyaseti” düşünmeyelim?

Aşkla siyasetin birbirine karıştırılabileceğini sanmıyorum. “Aşk siyaseti” bence anlamsız bir söz. “Birbirinizi sevin” demeye başlandığında, bu bir tür ahlakı yansıtabilir, ama bir siyaset değildir. Öncelikle, siyasette, sevmediğimiz insanlar vardır. Bu kaçınılmaz. Bizden onları sevmemiz istenemez.

O zaman siyaset, aşkın tersine, düşmanlar arasındaki bir çatışma mıdır?

Biliyorsunuz ya, aşkta, iki birey arasındaki, sonsuz bir fark olduğundan her şeye karşın olup olabilecek en büyük farklardan biri olan mutlak farkı, e işte, bir karşılaşma, bir ilan ve bir sadakat yaratıcı bir varoluşa çevirebilir. Siyasetteyse, temel çekişmeler söz konusu olduğunda böyle bir şey gerçekleşemez, bu da gerçek anlamda belli düşmanların olmasına yol açar. Siyasal düşüncede bugün ele alınması güç olan -kısmen içinde bulunduğumuz demokratik öğe yüzünden-, çok önemli sorunlardan biri düşmanlarla ilgilidir. Soru şu: Düşman diye bir şey var mıdır? Gerçek anlamda düşmandan söz ediyorum. Pek çok insan kendisine oy verdiği için, düzenli olarak iktidarı ele geçirmesini yılgınca ve ses çıkarmadan kabullendiğiniz biri gerçek bir düşman değildir. Rakibini tuttuğunuz için devletin başında olması size acı veren biridir yalnızca. Dolayısıyla, beş-on yıl, belki daha fazla sıranın size gelmesini beklersiniz. Düşmansa bambaşka bir şeydir! Sizinle ilgili herhangi bir şeyle ilgili karar vermesine kesinlikle katlanamazsınız. O halde, düşman diye bir şey var mıdır, yok mudur? Buradan başlamak gerek. Siyasette, çok önemli bir sorundur bu, yadsımayı biraz alışkanlık haline getirmişiz. Kaldı ki düşman sorununun aşk meselesinde yeri yoktur. Aşkta, engellerle karşılaşırsınız, içkin dramlar bekler bizi, ama tam anlamıyla düşman yoktur. Bana şimdi şöyle diyeceksiniz: “Ya rakibim? Sevgilimin bana yeğlediği kişi ne olacak?” Ama işte, onun hiç ilgisi yoktur. Siyasette, düşmana karşı mücadele oluşturur hareketin temelini. Düşman siyasetin özünün bir parçasıdır. Her gerçek siyaset kendi gerçek düşmanını saptar. Oysa rakip kesinlikle dışarıda olduğundan, aşkın tanımına giremez hiçbir şekilde. Kıskançlığın aşkın temelini oluşturduğunu düşünenlerle anlaşamadığımız temel noktalardan biri budur. Onlar arasında en zekisi Proust aşktaki öznelliğin gerçek, yoğun ve şeytansı içeriğinin kıskançlık olduğuna inanır. Bence, bu da ahlakçı ve kuşkucu savın başka türlü ileri sürülmesidir yalnızca. Kıskançlık yapay bir aşk asalağıdır ve aşkın tanımında kesinlikle yeri yoktur. Her aşk ilan edilebilmek, başlayabilmek için, dışarıdan bir rakip mi saptamak durumundadır? Haydi canım siz de! Tam tersi: Aşktaki içkin güçlükler, İki’nin sahnesindeki uyuşmazlıklar üçüncü bir kişi, gerçek ya da varsayılan bir rakip üstünden açığa çıkabilir. Aşkın güçlükleri kimliği saptanmış bir düşmanın varlığına bağlı değildir.

Aşkın düşmanı bencilliktir, herhangi bir rakip değil. Şöyle de denebilir: Aşkımın en amansız düşmanı, yenmem gereken düşman, öteki değil benim, farka karşı özdeşliği isteyen, farkın prizmasında süzülmüş ve yeniden oluşturulmuş dünyaya karşı kendi dünyasını dayatmak isteyen “ben”.

Aşk aynı zamanda savaş da olabilir…

Birçok gerçekliği bulma yöntemi gibi, aşk yönteminin de her zaman barışçı olmadığını anımsamak gerekir. Aşk şiddetli kavgalar, gerçek acılar, aşılabilen ya da aşılamayan ayrılıklar içerir. Öznel yaşamın en acılı deneyimlerinden biridir, bunu kabul etmek gerek! İşte bu nedenle kimileri çıkıp “bütün riskleri kapsayan sigorta” propagandası yapıyor. Bunu daha önce de söyledim, aşk ölüme bile yol açabilir. Aşk cinayetleri, aşk yüzünden intihar edenler vardır. Doğrusunu isterseniz, aşk kendi ölçeğinde devrimci siyasetten çok da barışçı değildir. Bir gerçeklik güllük gülistanlık ortamda oluşmaz. Asla! Aşkın ayrıca kendisine özgü bir uyuşmazlık ve şiddet düzeni vardır. Ama fark şunda yatar: Siyasette düşman sorunuyla karşı karşıyayızdır, aşktaysa dram sorunuyla. Bu dramlar içkindir, içeride yaşanır, gerçek anlamda birilerini düşman belletmezler, ama kimi zaman özdeşlik dürtüsünü farkla çatışma haline sokarlar. Aşktaki dram özdeşlikle fark arasındaki çatışmanın en açık deneyimidir.

Her şeye karşın bir aşk siyaseti ahlakçılığına kaçmadan, aşkla siyaset birbirine yaklaştırılabilir mi ?

Bütünüyle biçimsel anlamda, aşktaki diyalektiklerle karşılaştırılabilecek iki siyasal ya da felsefi-siyasal kavram vardır. Öncelikle, “komünizm” sözcüğünde, topluluğun her türlü siyaset dışı farkı sindirebileceği düşüncesi vardır. İnsanlar ne olurlarsa olsunlar, ister başka yerden gelmiş, ister burada doğmuş olsunlar, şu ya da bu dili konuşsunlar, şu ya da bu kültürde yetişmiş olsunlar, bunlar komünist türde bir siyasal sürece katılımlarını engellemez, tıpkı özdeşliklerin aşktaki yaratıcılığı engellemediği gibi. Yalnız düşmanla aradaki tamamıyla siyasal fark üstünde, Marx’m da dediği gibi “uzlaşılamaz”. Bunun aşk yönteminde hiçbir karşılığı yoktur. Sonra bir de “kardeşlik” sözü var. “Kardeşlik” cumhuriyetçilerin sloganındaki üç terimden en anlaşılmaz olanıdır. “Özgürlük” tartışılabilir, ama aşağı yukarı ne olduğu anlaşılır. “Eşitlik” sözcüğüne oldukça sağlam bir tanım verilebilir. Peki ama “Kardeşlik” nedir? Hiç kuşkusuz farklar sorunuyla, farkların siyasal sürecin içinde dostça bir arada bulunmasıyla ilgilidir bu, ana sınır da düşmanla karşı karşıya gelindiği noktadır. Ayrıca bu kavram uluslararasıcılıkla birlikte de anılabilir, çünkü topluluk gerçekten kendi eşitliğini özümseyebiliyorsa, bu aynı zamanda en büyük diferansiyel uzaklıkları da sindirebilir, özdeşliğin etkisini ciddi biçimde denetleyebilir demektir.

Alain Badiou & Nicolas Truong – Aşka Övgü

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bremen Dayanışma Korosu “Türkülerde Anadolu – Songs From Anatolia” albümü

Kapat