Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları – Erich Fromm

Bachofen’ın “Anne Hakları ve Anaerkil Toplumlar” adlı incelemesinin 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında oldukça az ilgi görmesi, Birinci Dünya Savaşı sonuna dek ataerkil sistemin Amerika ve Avrupa’da sarsılmadan varlığını sürdürmesiyle açıklanabilir. Kadınların sosyal ve dinî yapının merkezi olması, düşünülmez ve saçma bir şey olarak görülmüştür bu yıllarda. Ama son kırk yıl içindeki sosyal ve psikolojik değişiklikler, anaerkilliğe karşı yeni ve yoğun bir ilgi uyandırmıştır, çünkü şimdi, yüzyıllardır gizli kalmış düşüncelerin yeniden değerlendirilmesini gerektiren değişiklikler olmaktadır. Bu değişiklikler konusuna girmeden önce, Bachofen ve Morgan’a aşina olmayan okuyucuya, onların anaerkil toplumun ilke ve değerleri hakkındaki görüşlerine kısa bir giriş yapmakta yarar görüyorum

Bachofen’e göre anaerkil ilke; hayat, birlik ve huzurdur. Çocuklarıyla ilgilenirken kadın, sevgisini kendi benliğinden başka insanlara taşırır ve tüm yetenek ve imajinasyonlarını başka insanların varlığını korumaya ve güzelleştirmeye yansıtır. Anaerkilliğin ilkesi evrenselliktir, oysa ataerkil sistem, sınırlamalar getirir. İnsanlığın evrensel kardeşlik ideali, annelik ilkesinden kaynaklanır ve bu ilke, ataerkil toplumun gelişimiyle birlikte kaybolur. Anaerkilük, evrensel eşitlik ve özgürlük ilkesinin,.barışın ve iyi insanlığın temelidir. Aynı zamanda, maddî esenlik ve dünyasal mutluluğun da temelidir.

Bazı başka çalışmalardan tümüyle bağımsız olarak, L. H. Morgan, Asya, Afrika ve Avustralya’da bulunanlara benzeyen Amerika yerlilerinin akrabalık sistemlerinin anaerkil ilkeye dayandığı sonucuna vardı ve uygarlığın yüksek biçimlerinde, eski kabileleri karakterize eden özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin daha yüksek bir düzeyde tekrarlanacağını ileri sürdü.

Anaerkil ilkelerin bu kısa sunuşu bile, aşağıdaki sosyalpsikolojik değişimlere neden o kadar önem verdiğimi açıkça gösterir:

  1. Ataerkilotoriter sistemin işlevini yerine getirmedeki başarısızlığı; uzun ve mahvedici savaşlar ile terörist diktatörlükleri engellemedeki ehliyetsizliği; nükleerkimyasalbiyolojik savaş; sömürü dünyasının büyük bir bölümündeki açlık, ayrıca hava, su ve toprağın artan kirlenmesi gibi gelecekteki felâketleri engellemek için yaptığı şeylerin yetersizliği.
  2. Geleneksel otoriter yapıları yenilgiye uğratmış ve onun yerine demokratik yapıyı koymuş olan demokratik devrim. Demokratikleşme süreci, kişisel itaati gerektirmeyen, ekip çalışmasına ve kişinin kabulüne dayanan teknoloji ve bolluk toplumunun ortaya çıkışıyla atbaşı gider.
  3. Aydınlanma hareketi ile ortaya çıkan ve radikal kadın-erkek eşitliği idealini gerçekleştirmede tam olmasa da uzun mesafeler almış olan kadın hakları devrimi. Bu devrim, kapitalist ülkelerde ve Sovyetler Birliği gibi tutucu ülkelerde ataerkil sisteme ciddî bir darbe indirmiştir.
  4. Çocuk ve Gençlik Devrimi: Geçmişte, çocuklar sadece uygun olmayan biçimlerde isyan ederlerdi; yemek yemeyi reddederek, ağlayarak, yatağı ıslatarak ve inat ederek… Ne var ki 19. yüzyıldan bu yana, kendi özgür iradeleri olduğunu ve ciddiye alınmalarını vurgulayan (Pestalozzi, Freud ve benzerleri gibi) sözcüler buldular kendilerine. Bu eğilim 20. yüzyılda gücünü ve giderek taraftarlarını arttırdı ve Dr. Benjamin Spock gibi etkili önderler buldu. Bulûğ çağındakiler ve gençler söz konusu olduğunda, artık bugün onlar kendi sözcülüklerini kendileri yapıyorlar ve de bunu asla teslimiyetçi bir sesle yapmıyorlar. Fikirlerinin dinlenmesi, ciddiye alınma kendi yaşamlarının düzenlenmesinde pasif obje değil, aktif nesne olma hakkını talep ediyorlar. Doğrudan, şiddetle ve bazen de kötü bir şekilde ataerkil otoriteye hücum ediyorlar.
  5. Tüketici cenneti vizyonu. Tüketici kültürümüz yeni bir vizyon yaratıyor: “Teknolojik gelişim yolunda devam edersek, hiçbir isteğin, hatta yeni yaratılanların bile karşılanmadan kalmadığı bir yere varacağız. Hem bu karşılanma ya da giderilme anında olacak ve bir emek ya da çaba gerektirmeyecek”. Bu vizyonda teknik ve teknoloji Büyük Anne’nin niteliklerine bürünecek, çocuklarına bakan ve asla kesilmeyen bir ninni ile (televizyon ve radyo şeklinde) onları pasifize edecek, yani doğal anne, yerini teknolojik anneye bırakacak. Bu süreçte insan, annenin göğüslerinin her zaman sütle dolu olduğundan emin olan ve artık hiç bir konumda karar vermeye gerek duymayan duygusal bir çocuk haline gelir. Kararları onların yerine, ya teknik aracın kendisi ya da tekniğin Tanrıça olduğu anaerkil dinin yeni rahipleri olan teknokratlar alır, yorumlar ve gerçekleştirirler.
  6. Kimi anaerkil eğilimler bazı radikal gençlik kesimlerinde de gözlemlenebilir. Sıkı bir şekilde otoriteye karşı olduklarından değil, Bachofen ve Morgan’ın tanımladığı gibi, anaerkil dünyanın yukarıda sözü edilen değer ve tutumlarını benimsedikleri için onları da anaerkil toplum taraftarı olarak nitelendirmek mümkün olur. Grup seksi düşüncesinin (ister kentte orta sınıfta yaşandığı gibi olsun, isterse de radikal topluluklarda) Bachofen’in insanlığın ilk anaerkil toplum aşaması tanımlamalarıyla yakın bir ilişkisi vardır. Burada şu soru sorulabilir: Görünüş, giyim ve benzeri şeylerdeki cinsel farklılıkları azaltma eğilimi, acaba dişinin geleneksel statüsünü yok etmek ve iki cinsi daha az kutuplaştırmak eğilimiyle (duygusal olarak) ilgili değil midir ve insanı pregenital çocukluk aşamasına geri götürmeye yol açabilir mi?

Genç neslin bu yeni kesiminde gitgide artan anaerkil eğilimler olduğu varsayımını destekleyen başka özellikler de vardır. “Grup”un kendisi annenin işlevini üzerine alır gibidir. İsteklerin hemen doyurulması ihtiyacı, çok açık bir biçimde uyuşturucu iptilasında görülen pasifalıcı tavır, biraraya toplanma ve fiziksel olarak birbirine dokunma ihtiyacı bunlardan en önde gelenleridir. Tüm bunlar, çocuğun anneye olan bağına geri dönüşü gösterir gibidir. Bütün bu açılardan, genç nesil, tüketim tarzlarının içeriği farklı olsa ve düş kırıklığını açıkça ve agresif bir biçimde ifade etse de, sanıldığının aksine büyüklerinden farklı değilmiş izlenimini vermektedir. Bu yeni anaerkillik anlayışında rahatsız edici unsur, onun sadece ataerkilliği olumsuzlaması ve anaerkilliğin daha yüksek biçimine diyalektik bir yaklaşım göstermek yerine, çocukluk modeline geri dönüş çabasıdır. H. Marcuse’nin gençliği cezbedişi, büyük ölçüde onun anaerkilliğe çocukça dönüş anlayışının sözcüsü olması ve devrimci bir söyleyiş tarzı kullanarak, bu ilkeyi daha çekici kılması gerçeğine dayanıyor gibidir.

  1. Öte yandan, belki de bu sosyal gelişimlerden ilgisiz olarak, Freud’un eski düşüncesi olan, anne ve oğul arasındaki cinsel bağın merkez rolünü ve bunun sonucunda ortaya çıkan babaya düşmanlığın yanlışlığını gören ve anne ile çocuk arasındaki, çocuğun cinsiyetine bağlı olmayan yoğun bağlar kavramını ortaya koyan psikanalizdeki gelişim dikkatleri çekmektedir.

Bu gelişimin Freud’un daha sonraki çalışmalarında nasıl başladığını ve başkalarınca, çok ihtiyatlı da olsa nasıl ele alındığını daha önceki bazı yazılarımda göstermiştim. Bachofen’in çalışması, eğer psikanalistler tarafından dikkatle incelenirse, onlara, bu cinsel olmayan anne düşkünlüğünün anlaşılmasında çok değerli kanıtlar sağlayacaktır.           ,

Bu giriş niteliğindeki düşünceleri teorik bir varsayımla sonuçlandırmak istiyorum. Bir sonraki bölümde okuyucunun göreceği gibi, anaerkil ilkeler; koşulsuz sevgi, doğal eşitlik, kan bağı ve toprağın önemi, merhamet ye şefkat iken, ataerkil ilkeler; koşullu sevgi, hiyerarşik yapı, soyut düşünceler, insan yapısı olan yasalar ve devlettir.

Tarihin akışı içinde bu iki ilke bazen birbirleriyle şiddetle çatışır, bazen de bir sentez oluştururlar (örnek olarak, Katolik kilisede ya da Marx’ın sosyalizm anlayışında). Eğer birbirlerine karşıtsalar, anaerkil ilke kendisini, çocuğun olgunlaşmasını engelleyerek, anneye aşırı düşkünlük ve yetişkinlerin çocuklaşmasıyla belli eder, baba otoritesi ise, çocuğun korku ve suç duygularına dayanarak, egemenlik ve kontrolünü sertleştirir. Hem ataerkil, hem de anaerkil toplumların esasında, aile yapısını belirleyen, çocuğun anne ve babası ile ilişkisidir. Tam anaerli bir toplum kişinin gerçek gelişiminde bir engeldir, çünkü tekniğe, rasyonelliğe ve mantıklı bir ilerlemeye engel olur. Saf ataerkil toplum dâ, sevgiye ve eşitliğe önem vermez, sadece insan yapısı yasalarla, devletle, somut ilkelerle ve itaatle ilgilenir. Bu gerçek, Sophokles’in Antigone’sinde Creon’un kişiliğinde ve devlet sisteminde ortaya konan faşist önder prototipinde pek güzel bir şekilde anlatılmıştır.

Ne var ki, anaerkil ve ataerkil ilkeler bir sentez oluşturduklarında, her iki ilke birbirini renklendirir. Bu sentezde ana sevgisi, adalet ve akılcılıkla, baba sevgisi de, merhamet ve eşitlikle renklenir.

Bugün ataerkil otoriteye karşı gösterilen tepkiler, geri gidici ve diyalektik olmayan bir biçimde anaerkil ilkeye geri dönüş izlenimini vermekte ve ataerkil ilkeyi yok ediyor gibi görünmektedir, ama bizce bu yanlıştır. Canlı ve gelişimci gerçek bir çözüm ise, ancak karşıtların yeni bir sentezinde, merhamet ve adalet karşıtlığının daha yüksek bir düzeyde, ikisinin birliğiyle, yer değiştirmesinde yatmaktadır.

Erich Fromm
Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here