Ahmet Altan: Sen durursan ve zaman yürürse ölüyordun, sen yürürsen ve zaman durursa deliriyordun

— Mükemmel bir hayat yoktur… Hayat hiçbir zaman mükemmel değildir; daima eksik, bozuk ve kötüdür, mükemmel olan ölümdür ve mükemmel olmayan her şeyin mükemmele aktığı gibi hayat da ölüme akar, orada mükemmele erişir.

Sonra felsefeden ve filozoflardan söz etmişti o her şeyi küçümseyen haliyle.

“Felsefe, mükemmelin sırrını arar ve bulamaz. Bulamayacaklarını bilmenin öfkesi ve kalenderliği vardır bütün filozoflarda; olmayan bir şeyi aramanın şehvetini yaşar onlar. Felsefenin şehvetli çekiciliği olmayanı aramasındadır. Binlerce yıl aradılar, ölümün kapılarına gelip durdular, eğer öbür dünya olsaydı mutlu filozoflara orada rastlayacaktık; aradıklarını buldukları için mutlu ve can sıkıcı olacaklardı; o zaman onları dinlemeyecek, okumayacak, aşağılayacak ve sıkılacaktık. Bulamadıkları için şimdi yüceltiyoruz onları; mükemmeli bulamamaları bizi kutsuyor, yüceltiyor çünkü. Kendi eksikliğimize uyuyor hayatın eksikliği.”

Tam lafın ortasında birden sözü değiştirip bir film yıldızından bahsetmeye başlamış, saçlarını elinin kaygan bir darbesiyle geriye atarak “o müptezel kan’yla ilgili duymayanın inanamayacağı bir bayağılıkla sövgüler düzmüş, herkesi çekiştirmiş, herkese küfretmiş; en bayağı, en adi sözcükleri, bunları kullanmaktan duyduğu hazzı gizlemeye gerek bile duymadan birbiri ardına sıralamıştı.

Osman dehşetle irkilmişti bu sözleri duyunca ve nedenini anlayamadığı bir korkuyla hemen masadan kalkıp gitmek istemiş, ama onun yerine, sabaha karşı Beyoğlu nda adamla birlikte yürürken bulmuştu kendini.

Vitrinlerin ışıkları solmaya başlamış, gece ışıklarında canlanan mankenler yeniden mum rengi ölümlerine dönmüşlerdi. Adam bazen uzun uzun susuyor, bazen uzun uzun konuşuyordu.

Bulaşık suyu kokan arka sokaklardan birinin ortasında adam birden durmuştu:

— Sen niye benim peşime takıldın böyle, başka işin gücün yok mu senin?

 Osman bu aşağılamaya rağmen adamın peşinden ayrılmamıştı.

Terk edilmiş gibi duran rutubet kokulu bir binanın bodrum katına inmişlerdi. Adam kilidi olmayan kapıyı iterek açıp içeri girmişti. Ortalık darmadağındı; gömlekler, pantolonlar yerlere atılmıştı; portakal sandıklarından yapılmış, masaya benzeyen bir şey duruyordu ortada. Kenarda bu fakir dağınıklığa hiç uymayan, pirinçten, düzenle örtülmüş, temiz bir yatak vardı.

Masanın yanındaki taburelere oturmuşlardı. Adam gözlerini kapamış, uzun süre öyle sessizce durduktan sonra gözlerini açmış, Osman’ın gözlerine aynı alaycı küçümsemeyle bakarak, garip bir biçimde gülümsemişti.

— Benim niye dişlerim yok, biliyor musun?

Osman’ın bir daha asla tekrar edemeyeceği bir açıklama yaptıktan sonra ağzını açıvermişti adam, o karanlık kuyu çıkmıştı ortaya.

Ondan sonrasını, neler konuştuklarını, neler yaptıklarını hatırlamıyordu.

Sonra bu tozlu evi ve ölüleri bulmuştu. Ölüler daha önce de var mıydı, yoksa o geceden sonra mı ortaya çıkmışlardı; zaman orada, o kulübede mi durmuştu, orada neler olmuştu, bunların hiçbirinin cevabını veremiyordu.

Bunları ölülerine de soramıyordu, zaten onlar da Osman’la ilgilenmiyorlardı; ölüler yalnızca kendileriyle ilgiliydiler; hep kendilerini, kendi hayatlarını anlatıyorlardı. Onlar oldukları yerde durmuşlar, zaman yanlarından akıp geçmişti; Osman bunu anlamıştı; sen durursan ve zaman yürürse ölüyordun, sen yürürsen ve zaman durursa deliriyordun; her değişim bir duruşla mümkündü, bütün keskin değişimler bir duruşla gerçekleşiyordu; hiçbir şey durmasa, hiçbir şey değişmeyecekti, her şey hep birlikte hiç durmadan ve hiç değişmeden akıp gidecekti.

Ama Osman için zaman durmuş ve her şey değişmişti; o duran zamanın içinden ölüler, bazen teker teker, bazen akın akın, arkalarından başka ölüleri de sürükleyerek, fesleri, maşlahları, kılıçları, entarileri, kinleri, öfkeleri, aşkları, acıları, rengârenk çarşafları, çizmeleri, faytonları, udları, tamburları, tabancaları, savaşları, göçleri, salgın hastalıklarıyla gelmişlerdi.

Ölüleri arasında Osman’ı en çok eğlendireni ise gelmesini dört gözle beklediği Hasan Efendiydi; geniş omuzlu, kalın enseli, saçları üç numara tıraş edilmiş, koca kafalı, palabıyıklı, göreni ürküten, ejderha gibi bir adamdı; talebeliği Beyoğlu’nda kavgalarla dövüşlerle geçmiş, on dokuz yaşındayken, o zamanlar Haliç’te bağlı duran Donanmayı Hümâyûna zabit olarak atanmıştı. Donanmada yapılacak bir iş yoktu; Padişah gün gelir gemiler sarayın önüne dizilip sarayı top ateşine tutar diye korktuğundan bütün gemiler Halic’e bağlanıp çürümeye terk edilmişti; gemilerin ahşabı kararmış, dipleri çürümüş, madeni aksamı yosun bağlamış, topları paslanmış, çoğunluğu Halic’in çamurlarına oturmuştu. Kamaraların içine kışın rüzgâr girer, ısınmak için sobalar yakılırdı.

Harbiye Nezareti gemi zabitlerine maaş göndermekten çoktan vazgeçmişti; zabitler de, her gün biraz daha kararıp çürüyen gemilerin güvertelerine büyük kümesler yaptırıp tavuk, hindi, kaz beslemeye başlamışlardı; geminin hiçbir yanına nöbetçi koymazlar, yalnızca tavuklar çalınmasın diye kümeslerin başına nöbetçi dikerlerdi. Gemi erleri her sabah horoz çığlıklarıyla uyanırlar, güvertelere Haliç’ten çektikleri suyu yalapşap döktükten sonra pazara yumurta satmaya giderler; çıplak ayakları, koca bıyıkları, yarı başıbozuk yarı asker kıyafetleriyle, pazara gelenlerle fiyat için çekişirler, fiyatta anlaşamazlar da pazarlık uzarsa, sonunda kızıp adamı bir güzel döverlerdi.

Ahmet Altan
Kılıç Yarası Gibi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Minor Empire ve “Second Nature” adlı ilk albümü

Kapat