“Bizi en çok utandıracak şey, kendimiz olmamaktır” Özgürlük ve Kendiliğindenlik – Erich Fromm

Bir zamanlar yaşama anlam ve güven veren bütün bağlardan kurtulduktan sonra çağdaş toplumda soyutlanmış olan bireyin güçsüzlüğü ve güvensizlik duygusu. Bireyin bu soyutlanmayı kaldıramadığını gördük; soyutlanmış bir varlık olarak, dış dünyaya kıyasla son derece çaresizdir ve dolayısıyla dış dünyadan müthiş korkar; bu soyutlanmışlığı nedeniyle, dünyasının bütünlüğü bozulmuştur. Bu nedenle kendisiyle ilgili, yaşamın anlamıyla ve giderek, kendi edimlerini dayandıracağı ilkelerle ilgili kuşkulara kapılır. Çaresizlik de kuşku da yaşamı felce uğratır, ve insan yaşamak için, özgürlükten, olumsuz özgürlükten kaçmaya .çabalar. Yeni bir bağlılığa sürüklenmiştir. Bu bağlılık, yetke sahipleri ya da toplumsal kümenin denetiminde olmakla birlikte, kendisinden tümüyle koparılmamış olan ilk bağlardan farklıdır. Kaçış, yitirmiş olduğu güvenlik duygusunu geri vermez ona, yalnızca kendi benliğini ayn bir varlık olarak algılamayı unutmasına yardımcı olur. Yalnız olmaya dayanamadığı için, benliğini yitirmeyi seçer. Dolayısıyla özgürlük —yani bir şeyden özgür olma anlamındaki olumsuz özgürlük— yeni bir bağlılığa, bir tutsaklığa yol açar.
Çözümlememizden özgürlükten yeni bir bağımlılığa doğru ilerleyen kaçınılmaz bir çemberin var olduğu sonucu mu çıkıyor? Bütün ilk bağlardan özgür olmak bireyi, kaçınılmaz olarak yeni bir tutsaklığa sığınacak kadar yalnız ve soyutlanmış hale mi getiriyor? Bağımsızlık ve özgürlük, soyutlanma ve korkuyla özdeş mi? Yoksa bireyin bağımsız bir benlik olarak varlığını sürdürdüğü, ama gene de soyutlanmadığı, dünyayla, diğer insanlarla ve doğayla bütünleştiği bir olumlu Özgürlük durumu var mı?

Bu sorunun olumlu bir yanıtı olduğuna, gelişen özgürlük sürecinin bir kısırdöngü oluşturmadığına, ve insanın hem özgür hem de beraberlik içinde, eleştirel ama kuşkulardan uzak, bağımsız ama gene de insanlığın bölünmez bir parçası olabileceğine inanıyoruz. Bu özgürlüğü benliğini gerçekleştirerek, kendisi olarak sağlayabilir. Benliğin gerçekleştirilmesi nedir? idealist filozoflar, kendini gerçekleştirmenin yalnızca zihinsel kavrayışla sağlanabileceğine inanıyorlardı, insan kişiliğinin, insan doğasının insan mantığı tarafından bastırılabilmesi ve korunabilmesi için kişiliğin parçalanması gerektiğine kesinlikle inanıyorlardı. Ancak bu parçalanmanın sonucu, insanın yalnızca duygusal yaşamının değil, zihinsel yetilerinin de kötürümleşmesi şeklinde ortaya çıktı. Gözcü haline gelerek, tutsağını, yani doğayı izlemeye uyarlanan mantığın kendisi de tutsak olmuştur; böylece insan kişiliğinin iki yanını oluşturan mantık da duygu da sakatlanmıştır. Bize göre benliğin gerçekleştirilmesi, yalnızca bir düşünme edimiyle değil, ayrıca insanın tüm kişiliğinin gerçekleştirilmesiyle, coşkuların ve zihinsel gizilgüçlerin etkin bir şekilde dile getirilmesiyle başarılır. Bu gizilgüçler herkeste bulunmaktadır; ancak, dile getirildikleri ölçüde gerçek güçler haline gelirler. Başka deyişle, olumlu özgürlük, bütünsellik niteliği kazanmış toplam kişiliğin kendiliğinden etkinliğiyle elde edilir.

Şimdi, ruhbilimin en zor sorunlarından birine geldik: kendiliğindenlik sorunu. Bu sorunu gerektiği şekilde tartışmak için bir kitabın daha yazılması gerekir. Ancak buraya kadar söylediklerimize dayanarak karşılaştırma yoluyla, kendiliğinden etkinliğin temel niteliğini kavramak mümkündür. Kendiliğinden etkinlik, bireyin soyutlanmışlığı ve güçsüzlüğü yüzünden göstermek durumunda olduğu bir zorlanımlı etkinlik değildir. Dışardan önerilen kalıpları eleştirmeksizin benimseme anlamına gelen robot etkinliği değildir. Kendiliğinden (spontaneous) etkinlik, benliğin özgür etkinliğidir ve ruhbilimsel olarak, sözcüğün Latince kökeni olan sponte’nin anlamını içerir. Latince sponte, kişinin özgür iradesi anlamına gelir. Burada etkinlik derken, “bir şeyler yapmayı” değil, kişinin coşkusal, zihinsel ve duyusal deneyimlerinde, ve ayrıca iradesinde işlerlik gösterebilecek yaratıcı etkinlik niteliğini anlatmak istiyoruz. Bu kendiliğindenliğin önkoşullarından biri, toplam kişiliğin kabul edilmesi ve “mantık” ile “doğa” arasındaki bölünmenin ortadan kaldırılmasıdır; çünkü kendiliğinden etkinlik, ancak insanın kendi benliğinin temel bölümlerini bastırmaması, kendisine karşı saydam olması ve yaşamın farklı alanlarının bir temel bütünselliğe ulaşması halinde mümkündür.
Kültürümüzde kendiliğindenlik görece olarak ender rastlanan bir görüngüdür gerçi ama, tümüyle yok değildir. Bu noktanın anlaşılmasına yardımcı olmak üzere, okura kendiliğindenliğin izlerini hepimizin fark ettiği bazı örnekleri hatırlatmak isterim.
Her şeyden önce, düşünmesi, duyumsaması ve davranışları, bir robotun değil de kendi benliklerinin anlatımı olan —ya da bir zamanlar olmuş olan— kendiliğinden, doğal davranışlı bireyler tanırız. Bu bireyler bizce çoğunlukla sanatçı olarak tanınır. Aslında, bu sanatçılar, kendilerini spontane olarak dile getirebilen bireyler olarak tanımlanabilir. Bir sanatçının tanımı buysa —Balzac kendisini böyle tanımlıyordu— bazı düşünür ve bilim adamlarına da sanatçı dememiz gerekir; bu tanıma girmeyen diğerleriyse, bu sanatçı dediklerimizden, modası geçmiş bir fotoğrafçının yaratıcı bir ressamdan farklı olduğu ölçüde farklıdır. Bir de, kendilerini, sanatçıların yaptığı gibi nesnel bir ortamda dile getirme yetisinden —ya da belki de eğitiminden— yoksun olmalarına karşın aynı kendiliğindenliğe sahip bireyler vardır. Ama sanatçının durumu pek kesin değildir, çünkü yalnızca başarılı sanatçının bireyselliğine ya da kendiliğindenliğine saygı gösterilir; sanatını satmayı başaramazsa, çağdaşları gözünde bir deli, bir “nev-rotik” olarak kalır. Burada sanatçı, tarih boyunca devrimcinin içinde bulunduğu durumdadır. Başarılı devrimci devlet adamı, başarısız devrimciyse bir suçludur.
Küçük çocuklar bir başka kendiliğindenlik örneği sunarlar. Gerçekten kendilerinin olan şeyi duyumsama ve düşünme yetisi vardır onlarda;, bu kendiliğindenlik, söyledikleri ve düşündüklerinde, yüzlerinde dile gelen duygularda görülür. Küçük çocukların neden çoğu kişiye çekici geldiği sorulsa, sanıyorum, duygusal ve geleneksel nedenlerin dışında, bu kendiliğindenlik niteliği yanıtı alınacaktır.. Bu kendiliğindenlik, bunu algılama yetisini yitirecek ölçüde ölmemiş herkesin çok hoşlandığı bir durumdur. Hatta, ister bir çocukta, ister bir sanatçıda ya da ister yaşlan ya da uğraşları yüzlerinden okunamayan bireylerde olsun, kendiliğindenlikten daha çekici, daha inandırıcı hiçbir şey yoktur.

Çoğumuz bu kendiliğindenliği hiç değilse kendi yaşantımızın bazı anlarında gözlemleyebiliriz, bunlar aynı zamanda gerçek mutluluk anlarımızdır. Bu, bir manzaranın ansızın ve kendiliğinden algılanması olabilir, düşüne düşüne yakaladığımız bir doğrunun yarattığı sevinç anı olabilir, ya da kalıplaşmamış bir duyumsal haz, bir başka kişiye duyulan aşk olabilir; bütün bu anlarda, kendiliğinden ya da spontane edimin ne olduğunu görürüz, ve bu deneyimlerin böylesine ender ve yabanıl deneyimler olmaması halinde insan yaşamının nasıl olacağı konusunda az çok fikir edinebiliriz.
Neden kendiliğinden etkinlik özgürlük sorununun yanıtı oluyor? Tek başına olumsuz etkinliğin, bireyi dünyayla olan ilişkisi uzak ve güvensiz, benliği zayıf ve sürekli tehdit altında bulunan soyutlanmış bir varlık haline getirdiğini söylemiştik. Kendiliğinden etkinlik insanın, kendi benliğinin bütünselliğini feda etmeksizin yalnızlık korkusunu yenmesinin yoludur; çünkü benliğin kendiliğinden gerçekleşmesinde, insan kendisini dünyayla, yani insanla, doğayla ve kendisiyle yeniden bütünleştirir. Böyle bir kendiliğindenliğin en önemli öğesi sevgidir; bu, benliğin bir başka kişi içinde erimesi anlamında ya da bir başka kişiyi sahiplenmek anlamında sevgi değil, başkalarının kendiliğinden onaylanması anlamında, bireyin, bireysel benliğini koruması temelinde başkalarıyla bütünleşmesi anlamında sevgidir. Sevginin dinamik niteliği işte bu kutuplaşmada yatar: sevgi, ayrılığı yenme gereksiniminden kaynaklanır, tekleşmeye yol açar — ama gene de bireysellik ortadan kalkmaz. Diğer öğeyse çalışmaktır; ancak bu yalnızlıktan kaçmak için gerçekleştirilen zorunlu bir etkinlik şeklinde ya da doğayla kısmen ona egemen olma, kısmen de insanın kendi elleriyle ürettiği köleleşme ve tapınma ilişkisi şeklindeki çalışma değil, yaratma edimi içinde insanın doğayla tekleştiği yaratım şeklindeki çalışmadır. Sevgi ve çalışma için geçerli olanlar, ister duyusal hazzın gerçekleştirilmesi, ya da ister topluluğun siyasal yaşamına katılma şeklinde olsun, bütün kendiliğinden edimler için geçerlidir. Kendiliğindenlik, benliğin bireyselliğini onaylar ve aynı zamanda benliği insanla ve doğayla bütünleştirir. Özgürlüğün doğasında bulunan temel ikilik—bireyselliğin doğuşu ve yalnızlık sancısı— insanın kendiliğinden edimiyle daha yüksek bir düzlemde çözülür.
Bütün kendiliğinden etkinliklerde, birey, dünyayı kucaklar. Bireysel benliği zarar görmediği gibi daha güçlü ve daha sağlam hale gelir. Çünkü benlik etkin olduğu ölçüde güçlüdür. Ne maddi mülkiyete sahip olmak ne de duygu ya da düşünce gibi zihinsel niteliklere sahip olmak, bu türden bir gerçek güç vermez. Nesnelerin kullanılmasında ve bunlardan yararlanılmasında da bu türden bir güç yoktur; kullandığımız şeyler, salt onları kullanmamız nedeniyle bizim değildir, ister bir kişi ya da ister cansız bir nesne olsun, kendi yaratıcı etkinliğimiz aracılığıyla gerçekten bir ilişki içinde bulunduğumuz şey bizimdir. Yalnızca kendiliğinden etkinliğimizin sonucu olan nitelikler benliğe güç verir ve böylece benliğin bütünselliğinin temelini oluştururlar. Kendiliğinden edimlerde bulunma yetisiyle içten gelen duygu ve düşünceleri dile getirme yetisinden yoksun olmak, ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan başkalarına ve kendine bir yalancı benlik sunma, aşağılık duygusuyla zayıflığın kaynağını oluşturur. Farkında olsak da olmasak da, bizi en çok utandıracak şey, kendimiz olmamaktır ve insana, kendisinin olan şeyleri düşünmek, hissetmek ve söylemek kadar büyük gurur ve mutluluk veren başka hiçbir şey yoktur.
Bundan da, asıl önemli olan şeyin, sonuç değil, yukarıda anlattığımız türden bir etkinlik, bir süreç olduğu sonucu çıkmaktadır. Bizim kültürümüzdeyse, bunun tam tersi bir durum öne çıkarılmaktadır. Somut bir doyum için değil, metamızı satmak gibi soyut bir amaç için üretim yaparız; maddi olan ve olmayan her şeyi satın almakla elde edebileceğimizi sanırız, dolayısıyla şeyler, bizim onlarla ilgili herhangi bir yaratıcı çabamızdan bağımsız olarak bizim olur. Aynı şekilde, kişisel niteliklerimizi ve çabalarımızın sonuçlarını da para, saygınlık ve güç karşılığında satılabilen metalar olarak görürüz. Böylece yaratıcı etkinlikten doğan doyum yerine, mamul maddenin değeri önem kazanır. Bu şekilde insan, kendisine gerçek mutluluğu verebilecek tek doyumu —içinde bulunulan andaki etkinliğin yaşanmasını— kaçırır ve yakaladığını sandığı anda kendisini düş kırıklığı içinde bırakan bir hayaletin —başarı diye anılan yanılsatıcı, görüntüsel mutluluğun— peşinden koşmaya başlar.
Eğer birey kendi benliğini, kendiliğinden etkinlikle gerçekleştirir de kendisi ile dünya arasında bir ilişki kurar, dünyaya ilişkin bir varlık haline gelirse, soyutlanmış bir atom olmaktan çıkar; o ve dünya, yapısallaştırılmış bir bütünün parçası haline gelirler; hakkı olan bir yer edinmiştir, dolayısıyla kendisiyle ve yaşamın anlamıyla ilgili kuşkulan yok olur. Bu kuşku, onun ayrı olmasından ve yaşamın engellenmeşinden kaynaklanmıştır; zorlanımlı ya da otomatik olarak değil de kendiliğinden yaşayabilirse, kuşku yok olacaktır. Şimdi artık kendisini etkin ve yaratıcı bir birey olarak algılar ve yaşamın yalnızca tek bir anlamının bulunduğunu fark eder: yaşama ediminin kendisi.
Eğer birey, kendisi ve yaşamdaki yeriyle ilgili temel kuşkusunu yenerse, kendiliğinden yaşantı edimi içinde dünyayı kucaklayarak onunla bağ kurabilirse, bir birey olarak güç kazanır ve güven duyar. Ancak bu güvenlik, tıpkı dünyayla kurulan bu bağın, ilk bağlardan farklı olması gibi, bireysellik-öncesi durumun belirleyici özelliklerini oluşturan güvenlikten farklıdır. Yeni güvenlik, bireyin kendi dışında daha büyük bir gücün kendisini korumasından kaynaklanmamaktadır; yaşamın trajik niteliğinin bir kenara itildiği bir güvenlik de değildir. Yeni güvenlik dinamiktir; korunmuş olmaktan değil, insanın kendiliğinden etkinliğinden kaynaklanmaktadır. İnsanın kendiliğinden etkinliğiyle, her an yeniden elde edilen bir güvenliktir bu. Bu, yalnızca özgürlüğün verebileceği, yanılsamayı gerekli kılan koşullan ortadan kaldırması nedeniyle yanılsamalara yer bırakmayan bir güvenliktir.
Benliğin gerçekleştirilmesi olarak olumlu özgürlük, bireyin tekliğinin, eşsizliğinin tam anlamıyla onaylanmasını gerektirir. İnsanlar eşit doğmuşlardır ama aynı zamanda farklı doğmuşlardır. Bu farklılığın temeli, yaşama başlamak üzere doğuştan getirdikleri ve karşılaştıkları deneyimlerle kendine özgü koşulların eklendiği bedensel ve zihinsel donanımda yatmaktadır, iki organizma yapısal olarak hiçbir zaman aynı olamayacağı gibi kişiliğin bu bireysel temeli de hiç bir zaman bir başka bireysel temele benzemez. Benliğin kendi öz gelişmesi, her zaman için bu kendine özgü temelde gerçekleşen bir gelişmedir; bir organik büyümedir bu, yalnız ve yalnız bu bir kişiye özgü olan bir çekirdeğin yeşermesidir. Öte yanda bir robotun gelişmesi, organik bir gelişme değildir. Benliğin temelinin gelişmesi engellenmiş ve bu benliğin üzerine —daha önce gördüğümüz üzere— temelde dıştan gelen düşünme ve duygu kalıplarının birleşmesi olan bir yalancı benlik bindirilmiştir. Organik gelişme, yalnız ve yalnız, kişinin kendi benliğinin özelliklerine olduğu gibi başka kişilerin benliğinin kendine özgü özelliklerine de büyük saygı göstermesi koşuluyla olanaklıdır. Benliğin eşsizliğine saygı ve bu eşsizliğin beslenip geliştirilmesi insan kültürünün en değerli başarılarından biridir ve işte bu basan, bugün tehlikeyle karşı karşıya kalmıştır.

Benliğin eşsizliği, eşitlik ilkesiyle hiçbir şekilde çelişmez, insanların eşit doğduğu savı, hepsinin de aynı temel insansal nitelikleri taşıdığı, insanoğlunun temel yazgısını paylaştıkları ve hepsinin de mutluluk ve özgürlük üzerinde aynı vazgeçilmez haklara sahip olduğu anlamını içerir. Aynca da aralarındaki ilişkinin bir egemenlik-boyun eğme ilişkisi değil, bir dayanışma ilişkisi olduğu anlamına gelir. Eşitlik kavramının içermediği anlam, bütün insanların aynı olmadığıdır. Insanların eşit olduğu kavramı, günümüzde bireyin kendi ekonomik etkinliklerinde oynadığı rolden çıkarılmıştır. Satın alan insanla satan insan arasındaki ilişkide, somut kişilik farklılıkları bir kenara atılmıştır. Bu durumda önemli olan tek şey, bir kimsenin satacak bir şeyinin bulunması, diğerininse onu satın alacak paraya sahip olmasıdır. Ekonomik yaşamda, bir insan bir diğerinden farklı değildir; gerçek kişiler olarak farklıdırlar, ve eşsizliklerinin gelişip yeşermesi, bireyselliğin özünü oluşturur.
Olumlu özgürlük, ayrıca bu eşsiz bireysel benlikten daha büyük bir gücün bulunmamasını, insanın kendi yaşamının merkezi ve amacı olmasını da gerektirir; insanın bireyselliğinin gelişmesi ve gerçekleştirilmesinin, daha onur verici sayılan amaçlara asla tabi olamayacak bir amaç olmasını gerektirir. Bu yorum ciddi eleştirilere hedef olabilir. Bu yorum aşın bencilliği önermiyor mu? Bir ideal uğruna fedakarlık yapmak fikrini yadsımıyor mu? Kabul edilmesi anarşiye yol açmaz mı? Bu sorular aslında daha önceki tartışmalarımızda kısmen ayrıntılı şekilde kısmen de dolaylı olarak yanıtlanmıştı. Ama gene de, yanıtlan açıklığa kavuşturmak ve bir yanlış anlamaya meydan vermemek için tekrar ele alınmayı hak edecek kadar önemli sorulardır bizim için.
insanın. kendisinden daha yüksekteki herhangi bir şeye bağımlı kılınmaması gerektiğini söylemek, ideallerin saygınlığım yok saymaz. Tersine, ideallerin en güçlü biçimde onaylanmasıdır. Ama gene de, burada idealin ne olduğu konusunda eleştirel bir çözümleme yapmak zorundayız. Günümüzde ülkünün, ulaşılması maddi kazanç getirmeyen, bir kişinin bencil amaçlarını uğrunda feda etmeye hazır bulunduğu bir erek olduğu kabul edilmektedir. Bu baştan sona ruhbilimsel —ve hatta, görece— bir ideal kavramıdır. Bu öznel açıdan ele alındıkla, kendisini daha büyük bir gücün egemenliğine sunma ve aynı zamanda da diğer insanların üzerinde güç sahibi olma arzusuyla hareket eden biri de insan eşitliği ve özgürlüğü için savaşan bir insan gibi ideal ya da ülkü sahibidir, idealler sorunu bu temelde asla çözümlenemez.
Yürekten doğan gerçek ideallerle kurgusal idealler arasındaki ayrılığı görmemiz gerekir; bu, hakiki ile sahte arasındaki fark kadar temel bir ayrılıktır. Bütün gerçek ideallerin birleştiği bir nokta vardır: henüz elde edilememiş, ancak bireyin gelişmesi ve mutluluğu için istenebilecek nitelikte bir şeye karşı arzuyu dile getirirler. Bu amaca neyin hizmet ettiğini her zaman bilmeyebiliriz, şu ya da bu idealin, insan gelişmesi açısından işlevi konusunda aynı görüşü paylaşmayabiliriz, ama bu, yaşamı neyin geliştireceğini ve neyin engelleyeceğini bilemeyeceğimizi söyleyen bir görececiliğe neden oluşturmaz. Hangi yiyeceğin sağlıklı, hangisinin sağlıksız olduğu konusunda her zaman kesin bir bilgimiz yoktur, ama gene de zehiri hiçbir şekilde tanıyamayacağımız şeklinde bir sonuç çıkarmayız bundan. Aynı şekilde, eğer istersek, zihinsel yaşam için neyin zehirleyici olduğunu bilebiliriz. Yoksulluğun, çekingenliğin ve soyutlanmanın yaşama karşı olduğunu biliyoruz; özgürlüğe hizmet eden ve kişinin kendisi olma yürekliliğini ve gücünü artıran her şeyin de yaşamdan yana olduğunu biliyoruz. İnsanoğlu için neyin iyi ya da kötü olduğu sorunu, fizikötesi bir soru değil, insan doğasının çözümlenmesi temelinde ve bazı koşulların onun üzerindeki etkileri dikkate alınarak yanıtlanabilecek deneysel bir sorundur.
Peki, faşistlerinki gibi kesinlikle yaşama karşı yöneltilmiş “idealleri” nasıl değerlendireceğiz? insanların bu sahte idealleri, tıpkı hakiki ideallerin izleyicileri kadar ateşli bir şekilde izledikleri olgusunu nasıl ayırt edeceğiz? Bu sorunun yanıtı bazı ruhbilimsel değerlendirmelerde yatmaktadır. Mazoşizm görüngüsü bize insanların acı çekme ya da boyun eğme deneyimini yaşamaya sürüklenebileceğim göstermiştir. Acı çekme, boyun eğme ya da canına kıymanın, yaşamanın olumlu amaçlarının karşı savı olduğuna kuşku yoktur. Ama gene de bu amaçlar öznel olarak rahatlatıcı, hoşnutluk veren ve çekici deneyimler olarak yaşanabilmektedir. Yaşamda zararlı olan şeyleri çekici bulmak, hastalıklı sapkınlık adını tüm öteki görüngülerden daha çok hak etmektedir. Birçok ruhbilimci, haz alma ile acıdan kaçınmanın insan edimlerini yöneten tek geçerli ilke olduğunu kabul etmişlerdi; ancak dinamik psikoloji, öznel zevk deneyiminin, insan mutluluğu açısından belli davranışların değer ölçütü olmaya yetmeyeceğini göstermektedir. Mazoşist görüngünün çözümlenmesi buna iyi bir örnek oluşturmaktadır. Böyle bir çözümleme, haz alma duyusunun, hastalıklı sapkınlığın sonucu olabileceğini, ve tıpkı bir zehirin tatlı oluşunun organizmadaki işleviyle ilgisi bulunmayışı gibi, deneyimin nesnel anlamıyla ilgisi bulunmadığını gösterir. Böylece gerçek bir ideali, gelişmeyi, özgürlüğü ve benliğin mutluluğunu artıran herhangi bir amaç, kurgusal idealleriyse (boyun eğme itkisi gibi), öznel olarak çekici görünen, zorlanımh ve usdışı, ama aslında yaşam için zararlı amaçlar olarak tanımlama noktasına ulaşmış bulunuyoruz. Bu tanımı kabul edersek, gerçek idealin bireyden üstün bir örtülü güç değil, benliğin sonuna dek onaylanmasının açık bir anlamı olduğu sonucuna varırız. Bu nedenden dolayı, böyle bir olumlamaya ters düşen her ideal, ideal değil, bir hastalıklı amaçtır.
Buradan, bir başka soruna, özveri sorununa geliyoruz. Herhangi bir daha yüksek güce boyun eğmeme şeklinde tanımladığımız özgürlük, kişinin yaşamını feda etmek de içinde olmak üzere, her türden özveriyi kendi çerçevesi dışında mı bırakır?
Faşizmin benliği feda etmeyi en büyük erdem olarak sunduğu ve idealist niteliğiyle birçok insanı etkilediği günümüzde, bu soru özellikle önem kazanmaktadır. Mantıksal olarak, bu sorunun yanıtı, şu ana dek söylediklerimizden çıkarılabilir. Birbirinden tümüyle farklı iki özveri tipi vardır. Bedensel benliğimizin talepleriyle zihinsel benliğimizin amaçlarının çelişebilir nitelikte olması, tinsel benliğimizin bütünlüğünü korumak için, bedensel benliğimizi feda etmek durumunda kalabilmemiz, yaşamın trajik olgularından biridir. Bu özveri, trajik niteliğini hiçbir zaman yitirmez. Ölüm hiçbir zaman —en yüksek
Burada tartışılan sorun hiç değilse sözünü etmek istediğim çok önemli bir noktaya götürür bizi: Etik sorunları, dinamik psikoloji ile açıklığa kavuşturulabilir. Ruhbilimciler ancak kişiliğin anlaşılmasında ahlaksal sorunların oynadığı rolü görebildikleri zaman bu yönde yardımcı olacaklardır. Bu tür soranları haz ilkesi çerçevesinde ele alan Freud’unki de içinde olmak üzere, her ruhbilim, kişiliğin bir önemli bölümünü anlayamayacak ve alanı deneysel olmayan dogmatik ahlâk öğretilerine bırakmış olacaktır. Kendini sevme, mazoşist özveriler ve ideallerin bu kitaptaki çözümlemeleri, ruhbilim ve etik’in gelişmeye muhtaç bu alanları için örnekler oluşturmaktadır.

ideal uğruna ölmek söz konusu olduğunda bile— tatlı değildir. Anlatılması olanaksız ölçüde acıdır, ama gene de bireyselliğimizin en kesin ortaya konulması biçimi olabilir. Bu türden bir özveri, faşizmin öğütlediği “özveri”den tümüyle farklıdır. Faşizmde özveri, insanın kendisini ortaya koymak için ödeyebileceği en yüksek bedel değil, kendi içinde bir amaçtır. Bu mazoşist özveri, yaşamın gerçekleştirilmesini, kendisinin yadsınmasında, benliğin ortadan kaldırılmasında görür. Faşizmin her alanda amaçladıklarının —bireysel benliğin ortadan kaldırılması ve tümüyle daha yüksek bir güce boyuneğer duruma getirilmesi amaçlarının— en uç noktadaki anlatımıdır. Cana kıyma nasıl yaşamın en uç sapkınlığıysa, bu da gerçek özverinin saptınlmış şeklidir. Gerçek özveri, ödün tanımaz bir tinsel bütünsellik isteği gerektirir. Bunu yitirenlerin yaptığı fedakarlık, yalnızca onların ahlaksal iflasını gizlemeye yarar.
Karşılaşacağımız bir itiraz daha var: Bireylerin, kendiliğindenlik anlamında özgürce hareket etmesine izin verilirse, eğer kendilerinden daha yüksek bir yetkeyi tanımazlarsa, anarşi kaçınılmaz sonuç mu olur? Anarşi sözcüğünün sınırsız bencillik ve yıkıcılık anlamına geldiği kabul edilirse, belirleyici etmen, kişinin insan doğasından ne anladığına bağlıdır. Burada ancak kaçış mekanizmalarını ele alan bölümde işaret edilen noktaları yineleyebilirim: insan ne iyidir ne de kötü; yaşam, yapısı gereği gelişme, büyüme ve gizilgüçleri dile getirme eğilimindedir; yaşamın engellenmesi, bireyin soyutlanması ve kuşkuya ya da bir yalnızlık ve güçsüzlük duygusuna kapılması halinde, kişi yıkıcılığa sürüklenir; yetke, güç sahibi olma ya da boyun eğme arzusuyla dolar. Eğer insan özgürlüğü olumlu özgürlük, bir şeyi yapma özgürlüğü olarak kurulmuşsa, eğer insan kendi benliğini tam olarak ve ödün vermeksizin gerçekleştirebilirse, toplumsal itkilerinin temel nedeni ortadan kalkmış olacak, yalnızca hasta ve anormal bir birey tehlikeli olacaktır. Bu özgürlük, insan tarihinde hiçbir zaman gerçekleştirilmiş değildir, ama gene de çoğu kez belirsiz ve usdışı biçimlerde dile getirilmiş olmakla birlikte, insanoğlunun hep peşinde koştuğu bir ideal olagelmiştir. Tarih yapraklarının neden bu kadar acımasızlık ve yıkıcılıkla dolu olduğuna şaşırmak için neden yoktur. Şaşılacak —ve aynı zamanda da cesaret verici— bir şey varsa, o da bence insan ırkının, insanoğlunun başına gelen bunca şeye karşın tarih boyunca gördüğümüz ve bugün sayısız bireyde bulunan onurluluk, yüreklilik, dürüstlük ve sevecenlik niteliklerini nasıl koruduğu — ve de hatta geliştirdiğidir.

Erich Fromm
Özgürlükten Kaçış

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Gelecek her zamankinden daha bulutlu” Sallantıdaki Türkiye – Morton Abramowitz

On yıldır Türkiye siyaset sahnesinde siyasal bir karışıklığa şahit olmadık. Ama 2014 itibariyle, içerde ve yanı başında devam eden karmaşa...

Kapat