Erich Fromm: İnsan, küçüklüğünün ve güçsüzlüğünün farkındadır!

İnsan kötü müdür, iyi midir? Özgür müdür, çevre koşullarıyla mı belirlenir? Yoksa bu seçeneklerin ikisi de yanlış mıdır? İnsan bunların hiçbirisi değil midir — yoksa insan hem iyi hem de kötü müdür?

Bu soruları yanıtlayabilmek için işe başka bir sorunu tartışarak başlamak iyi olacaktır. İnsanın özünden ya da yaradılışından söz edilebilir mi? Edilebilirse bu öz ya da yaradılış nasıl tanımlanabilir?

İnsanın özünden söz edilip edilemeyeceğini sorduğumuzda birbiriyle çatışan iki görüşle karşılaşıyoruz: Bir görüşe göre insanın özü diye bir şey yoktur; insan kendisine biçim veren kültür örgütlerinin ürününden başka bir şey değildir. Öte yandan bu kitapta yıkıcılığın incelenişi Freud’un ve daha birçok düşünürün benimsediği insan yaradılışı görüşünden kaynaklanmıştır, aslında devingen ruhbilim tümüyle bu önermeye dayanır.

İnsanın yaradılışı için yeterli bir tanım bulma güçlüğü şu ikilemden doğar: insanın özünü oluşturan belli bir madde’nin bulunduğunu varsayarsak o zaman ilk ortaya çıkışından bu yana insanın hiçbir temel değişiklik geçirmediği anlamına gelen evrim dışı, tarih dışı bir görüşe sürüklenmiş olur, böyle bir görüşü en eski atalarımızla tarihin son dört-altı bin yılı içinde ortaya çıkan uygar insan arasındaki korkunç değişiklikle bağdaştıramayız. Öte yandan evrimci bir görüş edinir, insanın sürekli değiştiğine inanırsak insanın “yaradılış”ı ya da “öz”ü denen şeyin içeriği olarak ne kalacaktır geriye? Bu ikilem şu türden insan “tanımları”yla da çözülemez: insan siyasal bir hayvandır (Aristoteles); söz verebilen hayvandır (Nietzsche); ya da öngörü ve imgelemleriyle üretim yapan hayvandır (Marx); bu tanımlar insanın temel niteliklerini belirtir ama insanın “öz”ünü anlatmaz.

Bence bu ikilem, insanın özünü belirli bir nitelik ya da madde olarak değil tersine insanın varoluş biçiminde yatan bir çelişki diye tanımlayarak çözümlenebilir. Bu çelişki iki dizi gerçekten doğar: (1) insan bir hayvandır ama içgüdüsel donatımı, öteki hayvanlarınkiyle karşılaştırıldığında eksik ve yetersizdir; insan yaşayabilmek için maddi gereksinmelerini doyuracak araçlar üretmek, dil ve gereç geliştirmek zorunda kalmıştır. (2) insanın da öbür hayvanlar gibi, ivedi, uygulanabilir amaçlara ulaşmak için düşünme süreçleri kullanmasını sağlayan zekâsı vardır; ama insanda öbür hayvanlarda bulunmayan başka bir zihinsel nitelik daha bulunmaktadır, insan kendisinin, geçmişinin ve ölüm demek olan geleceğinin farkındadır; küçüklüğünün ve güçsüzlüğünün de farkındadır, öbür insanların da, başkaları —dostlar, düşmanlar ya da yabancılar— olarak farkındadır. Başka her türlü yaşamın ötesindedir insan. Çünkü yeryüzünde ilk kez kendinin farkına varan yaşam’dır. İnsan doğanın içindedir; doğadaki yasaların ve rastlantıların elindedir ama doğayı aşar; çünkü hayvanı doğanın bir parçası —doğayla aynı— kılan farkında olmama durumu içinde değildir, insan şu korkutucu çatışmayla karşı karşıyadır: Doğanın tutsağıdır, ama gene de düşüncelerinde özgürdür; doğanın bir parçasıdır ama gene de doğanın dışına taşmıştır; ne tam doğanın içinde ne de tam dışındadır. Kendinin farkında oluşu insanı dünyadan kopuk, yalnız, ürkek bir yabancıya dönüştürmüştür.

Buraya dek açıkladığım çelişki temelde insanın hem beden hem ruh, hem melek hem hayvan olduğunu, birbiriyle çatışan iki dünyası bulunduğunu söyleyen klasik görüşle aynıdır. Şimdi belirtmek istediğim nokta bu çelişkinin insanın özü olarak, daha açık söylersek insanı insan yapan erdem olarak görülmesinin yetmeyeceğidir. Bu tanımın da ötesine geçerek insandaki bu çatışmanın bir çözüm beklediğini kabul etmeliyiz. Bu çatışmanın dile getiriliş biçiminden hemen bazı sorular doğmaktadır: Varoluşunda yatan bu korkuyu yenebilmek için ne yapabilir insan? Kendisini yalnızlığın işkencesinden kurtaracak, dünyada rahatlıkla yaşamasını sağlayacak, kendisine bir bütünlük duygusu getirecek huzuru bulmak için ne yapabilir?

İnsanın bu sorulara vereceği yanıt (yaşamla ilgili fikirlere ve kuramlara yansısa da) kuramsal bir yanıt olmamalıdır; insanın tüm varlığı, tüm duyguları ve etkinliğiyle verdiği bir yanıt olmalıdır. Yanıt iyi ya da kötü olabilir; ama kötü bir yanıt vermek hiç yanıt vermemekten iyidir. Her yanıtın uyması gereken bir koşul vardır: Bu yanıt insanın kopmuşluk duygusunu yenmesine, bir bütünleşme, birlik, bir yere ait olma duygusu kazanmasına yardım etmelidir. İnsan olarak doğmuş olmanın getirdiği soruya insanın verebileceği pek çok yanıt vardır; bu yanıtları burada kısaca inceleyeceğim. Bunların hiçbirinin kendi başına insanın özünü oluşturmadığını bir kez daha vurgulamak isterim; özü oluşturan şey soru’nun kendisi, bu soruya bir yanıt bulma gereksinmesidir. İnsanın çeşitli varoluş biçimleri, özü oluşturan yanıtlar değil bu çatışmaya verilen yanıtlardır.
Kopmuşluğu aşma, bütünlüğe ulaşma yolundaki birinci arayışa ben geriletici yanıt diyeceğim. İnsan bütünleşmek, yalnızlık ve belirsizlik korkusundan kurtulmak istediğinde geldiği yere —doğaya, hayvansal yaşama ya da atalarına— dönmeyi deneyebilir. Kendisini insan kılan ama gene de ona azap veren şeyden, aklından ve kendisinin farkında olma yeteneğinden kurtulmak isteyebilir. Yüzbinlerce yıl insanların salt bunu yapmaya çalıştıkları anlaşılıyor. İlkel dinlerin tarihi, birey söz konusu olduğu zaman da, insanların ağır ruhsal bozuklukları bu çabaya tanıktır. İlkel dinlerde ve bireyin ruhsal yapısında şu ya da bu biçimde aynı ağır ruh bozukluğunu görüyoruz. Hayvansal varoluş biçimine, bireyselleşme öncesi duruma dönüş; insanı insan yapan özellikten kurtulma çabası. Ama bu önermenin de bir anlamda açıklanıp belirlenmesi gerekir. Bu geriletici ilkel eğilimleri pek çok insan paylaştığında kitlelerin çılgınlığı dediğimiz durumu görürüz; çoğunluğa yayılması bu çılgınlığı bilgelik, yalanı gerçekmiş gibi gösterebilir. Bu ortak çılgınlığa katılan birey de bütünüyle yapayalnız, kopmuş olma duygusundan kurtulur; böylece ilerici bir toplumda duyacağı yoğun huzursuzluk duygusundan kurtulmuş olur. İnsanların çoğu için aklın ve gerçekliğin kamunun fikirlerinden öte birşey olmadığı unutulmamalıdır. Başka insanların aklının kendi aklından farklı olmadığı durumda bile insan, “aklını hiçbir zaman yitirmez.”

İnsanın varoluşu sorununa, insan olma sorumluluğuna bulunacak ve gerici, ilkel çözümün yerine geçebilecek çözüm, ilerici çözüm, geriye giderek değil insanın insanca güçlerinin tümünü, tüm insanlığını, kendi içinde bütünüyle geliştirmesi, yeni bir uyum kurmasıyla sağlanabilir. İlerici çözüm ilk kez köktenci bir biçimde (ilkel gerici dinlerle insancı dinler arasında geçiş oluşturan pek çok din vardır) insanlık tarihinin İ.Ö. 1500’le İ.Ö. 500 arasındaki o olağanüstü döneminde ortaya çıkmıştır. Bu görüş İ.Ö. 1350 yıllarında Mısır’da Ikhnaton’un öğretisinde, aynı sıralarda İbranilerde Musa’nın öğretisinde ortaya çıkmıştır. İ.Ö. 600’le 500 arasında aynı fikir Çin’de Lao-Tse, Hindistan’da Buda, İran’da Zerdüşt, Yunanistan’da filozoflar, İsrail’de de peygamberler tarafından dile getirilmiştir, insanın ereği, bütünüyle insan olma, yitirdiği uyumu yeniden kazanma isteği değişik kavramlar ve simgelerle anlatılmıştır. Ikhnaton’a göre bu amacın simgesi Güneş’tir; Musa’ya göre bilinmeyen tarih Tanrı’sıdır; Lao-Tse bu amaca Tao (yol) demiştir. Buda aynı şeyi Nirvana’yla simgelemiştir; Yunanlı düşünürler aynı fikri hareket ettirilemeyen hareket vericiyle, İranlılar Zerdüşt’le, peygamberler de Mesih’le, “her şeyin sona ermesi”yle anlatmaya çalışmışlardır. Bu görüşler büyük ölçüde söz konusu kültürlerin her birinde bulunan düşünme biçimlerinden, son çözümlemede de yaşayış biçimlerinden, toplumsal-ekonomik yapıdan doğmuştur. Yani amacın dile getirilişinde benimsenen özel yol çeşitli tarihsel koşullara göre değişse de amaç temelde aynıdır: insanın varoluşu sorununu, yaşamın getirdiği soruya doğru yanıt vererek insanın eksiksiz insan olmasını, böylelikle de kopmuşluk korkusundan kurtulmasını önererek çözmek. Hıristiyanlık ve İslâmlık aynı fikri sırasıyla beş yüz ve bin yıl sonra Avrupa ve Akdeniz ülkelerine getirdiğinde, dünyanın büyük bir kesimi bu yeni bildiriyi çoktan öğrenmiş bulunuyordu. Ne var ki insanlar bildiriyi alır almaz yanlış yorumlamaya başladılar; kendileri eksiksiz insan olmaya çalışacaklarına Tanrı’yı ve öğretileri “yeni amaç”ın belirtileri olarak putlaştırmaya, böylece kendi deneyimlerinin getireceği gerçeklik yerine bir resim ya da bir sözcük koymaya başladılar. Bir yandan da hiç durmadan o gerçek amaca dönmeye çalışıyorlardı; böylesi amaçlar kendilerini din içindeki mezhep ayrılıklarında, yeni felsefe akımlarında ve siyasal ideolojilerde göstermeye başladı.

Bütün bu yeni dinlerin ve akımların düşünsel görüşleri birbirlerinden ayrı olsa da hepsinde ortak olan insanın temel seçeneğiydi. İnsan iki seçenekle karşı karşıyaydı: Gerilemek ya da ilerlemek. İnsan ya geriye dönerek çok ilkel, acınası bir çözüme başvuracaktı; ya da insanlığa doğru ilerleyip onu geliştirecekti. Bu seçeneklerin formülleri çeşitli biçimlerde karşımıza çıkar: Işıkla karanlık arasındaki seçme (İran); kutsama ve lanetleme, yaşam ve ölüm arasındaki seçme (Tevrat); ya da toplumculukla barbarlık arasında toplumculuğun oluşturup formülleştirdiği seçenek gibi.

Aynı seçme bize yalnızca çeşitli insancı dinlerde sunulmakla kalmamakta, akıl sağlığıyla akıl hastalığı arasındaki temel farkı da oluşturmaktadır. Sağlıklı insan tanımımız belli bir kültürdeki genel kafa yapısına göre değişir. Toton vahşilerine göre “sağlıklı” insan vahşi bir hayvan gibi davranabilen kişiydi. Böyle bir kişi bugün psikozlu bir hasta sayılacaktır. Zihinsel deneyimlerin bütün ilkel türleri —ölüm sevgisi, aşırı narsisizm, kandaşla cinsel ilişki bağlarıyla birlikte yaşama— bugün ciddi ruh hastalıkları olarak görülmektedir; oysa ilkel kültürlerdeki eski insanları ortak ilkel dürtüleri birleştirip bütünleştirdiğinden, bunların hepsi şu ya da bu biçimde “normal”, giderek “ideal” kabul ediliyordu. Bu ilkel dürtüler daha az yoğun olduklarında karşıt güçler tarafından bastırılır; bu baskının sonucunda da “nevroz” doğar. Gerici ve ilerici kültürlerdeki ilkel tutumlar arasındaki temel ayrım sırasıyla şöyledir: Eski bir kültürde ilkel yaklaşım içindeki insan kendini kopmuş değil tersine ortak kamuoyuyla desteklenmiş görür; ilerici bir kültürdeyse aynı insanın durumu bunun tam tersidir. Gerçek şudur ki bugün içinde yaşadığımız ilerici kültürde bile toplumun üyelerinin büyük çoğunluğu oldukça güçlü ilkel eğilimler taşımaktadırlar; ama bu eğilimler yaşamın normal akışı içinde bastırılır ve ancak savaş gibi özel koşullar altında ortaya çıkar.

Burada durup bütün bu görüşlerin başlangıçta ortaya koyduğumuz sorular açısından bize neler getirdiğine baktığımızda her şeyden önce şu sonuca varırız: insanın yaradılışı ya da özü, iyiliği ya da kötülüğü özel bir maddeden oluşmaz; tersine insan varoluşunun her koşulunda bulunan bir çelişkiden doğar. Bu çelişki de kendi içinde bir çözüm gerektirir; temelde yalnızca ilerici ve gerici çözümler vardır, insanda bazen doğuştan gelen bir ilerleme dürtüsüymüş gibi görünen şey yeni bir çözüm aramanın getirdiği devingenlikten başka bir şey değildir. Ulaştığı bu düzeyde insanı yeni çözümler bulma görevine iten yeni çelişkiler ortaya çıkar. Bu süreç son amaç olan eksiksiz insan olma, dünyayla tam bir uyum içinde yaşama durumuna gelinceye dek sürer gider, insanın açgözlülükten, çatışmalardan bütünüyle kurtulacağı o son, tam “uyanma” amacına (Budizm öğretisi) ulaşıp ulaşmaması ya da ancak ölümden sonra ulaşabileceği (Hıristiyan öğretisi) bizi burada ilgilendirmez. Önemli olan tüm insancı dinlerde ve felsefe öğretilerinde “Yeni Amaç”ın aynı oluşudur; insan bu amaca gittikçe daha çok yaklaşabilme inancıyla yaşar. (Öte yandan, çözümler gerici yolda aranırsa insanlık delilikle aynı şey demek olan bütün bütün insanlıktan çıkma yoluna sapacaktır.)

Erich Fromm
Sevginin ve Şiddetin Kaynağı

Özgürlük, Gerekircilik, Seçenekçilik

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Lenin’in Vasiyeti: Stalin elindeki gücü gerekli özenle kullanmaz, Troçki kendine çok güveniyor
İlhan Selçuk: İstersin ki çevrendeki ağaçların tümünü kucaklayasın
Kapat