Psikanaliz ve Din: Bazı Dinsel Deneyim Türlerinin Bir Çözümlemesi – Erich Fromm

Din üzerine herhangi bir tartışma terminolojiye özgü ciddi güçlüklerle baltalanır. Tektanrıcılık dışında dinlerin de var olmuş olduğunu ve var olduğunu bilmemize karşın gene de din kavramını Tanrı ve doğaüstü güçler merkezli bir sistemle ilişkilendiririz; tektanrıcı dini diğer tüm dinleri anlamak ve değerlendirmek için bir başvuru kaynağı olarak görme eğilimindeyiz. Bu nedenle de Budizm, Taoculuk, Konfüçyüsçülük gibi Tanrısız dinlerin tam anlamıyla din olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı kuşku götürür. Çağdaş yetkecilik gibi laik sistemler hiçbir şekilde din olarak adlandırılmaz oysa psikanalitik açıdan baktığımızda bu adı hak ederler. Özel bir tür dinin din kavramının içine nüfuz ederek ona kendi rengini vermesine neden olacak bir çağrışıma yol açmadan bu kavramı insana özgü genel bir olgu olarak yalın bir biçimde karşılayacak bir sözcüğümüz yok. Böyle bir sözcüğün eksikliğinden dolayı önümüzdeki bölümlerde din terimini kullanacağım ama öncelikle dinden ne anladığımı açıklığa kavuşturmak istiyorum: Bir grup tarafından paylaşılan ve kişiye kendine bir yön bulmasını sağlayacak bir zemin ve bir tapınma nesnesi sunan bir düşünceler ve eylemler sistemi.

İşin doğrusu geçmişte genel anlamıyla bu tanımı içeren bir dine sahip olmamış bir kültür yoktu ve öyle görünüyor ki gelecekte de olmayacak. Buna rağmen yalnızca tanımsal olan bu ifadede durmamız gerekmiyor. İnsan üzerine incelemeler, ortak bir yön bulma sistemi ve bir tapınma nesnesi için duyulan gereksinimin köklerinin insanın varoluş koşullarında yattığını görmemizi sağlıyor. Man for Himself’te bu gereksinimin doğasını incelemeye çalıştım, bu kitaptan bir alıntı yaparsak:

“Özfarkındalık, akıl ve düş gücü hayvan varoluşunu niteleyen ‘uyum’u bozdu. Bunların ortaya çıkışıyla insan kuraldışı kaldı ve evrenin hilkat garibesine döndü. İnsan doğanın bir parçasıdır, onun fiziksel kurallarına bağlıdır ve bu kuralları değiştiremez, ama doğanın geri kalanının üstündedir. İnsan doğanın bir parçası olmasına karşın bir kenara atılmıştır; evsizdir, ama tüm yaratıklarla paylaştığı eve zincirlenmiştir de. Rastlantısal bir mekân ve zamanda dünyaya fırlatılıp atılan insan gene rastlantısal olarak bu dünyanın dışına iteklenir. Kendinin farkında olduğu için güçsüzlüğünü ve varoluşunun sınırlarını kavrar. Kendi sonunu gözlerinin önüne getirir: Ölümü. Hiçbir zaman varlığının ikiye bölünmüşlüğünden kendini kurtaramaz: İstese dahi zihninden vazgeçemez; yaşadığı sürece bedeninden de vazgeçemez —bedeni onu hayatta kalmaya istekli yapar.

“Akıl –insanın kutsanması– da onun lanetidir; akıl insanı yanıt bulmayan bir ikiye bölünmüşlüğü çözüme kavuşturma görevini başarması için bitmez tükenmez bir biçimde uğraşmaya zorlar. İnsan varlığı bu açıdan diğer tüm organizmalardan farklıdır; o sürekli ve kaçınılmaz bir dengesizlik durumundadır. İnsan hayatı türünün örnekleri model alınarak “yaşanmaz”. İnsan canı sıkılabilen, tatmin olmayan ve kendini cennetten kovulmuş gibi hissedebilen tek hayvandır. Varlığı kendi için kaçamayacağı ve çözülmesi gereken bir sorun olan tek hayvan insandır. O, insanlık öncesi doğayla uyum evresine geri dönemez; doğanın ve kendinin efendisi olana dek aklını geliştirmek için harekete geçmelidir.

“Aklın belirişi insanın içinde kendini yeni çözümler için bitmez tükenmez bir biçimde çabalamaya zorlayan bir ikiye bölünme yarattı. İnsan tarihinin devimselciliği, insanın gelişip bu sayede kendini soydaşlarıyla birlikte evinde hissedebileceği kendine ait bir dünya yaratmasına neden olan aklın varlığının doğasında var. Vardığı her aşama insanı hoşnutsuz ve kafası karışmış bırakıyor, bu zihin karışıklığı da onu yeni çözümler aramaya itiyor. İnsanın içinde doğuştan getirdiği bir “gelişme güdüsü” yoktur; onun yola koyulmasına neden olan varoluşundaki çelişkidir. İnsan, cenneti –doğayla bütünlüğü– yitirince amaçsızca dolaşıp duran sonsuz bir gezgin (Odysseus, Oedipus, Abraham, Faust) oldu; ilerlemeye ve bitmez tükenmez bir çabayla bilgisindeki boşlukları yanıtlarla doldurarak bilinmeyeni bilinen yapmaya sürüklendi. İnsan kendine kendini ve varlığının anlamını açıklamak zorundadır. O, ‘eksiksizlik’ için; insanı doğadan, soydaşlarından, kendinden ayrı düşüren laneti kaldırabilecek başka bir tür uyum için duyduğu şiddetli arzudan azap duyar ve bu içsel ayrılığı alt etmeye iteklenir”.

* * *

“İnsanın varlığının bu uyumsuzluğu kendi hayvan soyunun gereksinmelerinin ötesine geçen gereksinmeler yaratır. Bu gereksinmeler insanın ivedi bir dürtüyle kendi ve doğanın geri kalanı arasında yeniden bir birlik ve denge kurmak istemesine yol açar. İnsan öncelikle dünyanın her şey-dahil bir resmini zihninde canlandırarak bu birlik ve dengeyi düşünce bazında oluşturmaya çalışır ve bu zihinsel resim de insanın nerede durduğu ve ne yapması gerektiği sorularının yanıtını bulacağı bir başvuru kaynağı görevi görür. Ama bu tür düşünce sistemleri kâfi gelmez. İnsan bedenden ayrılmış bir akıldan ibaret olsaydı hedefine kapsamlı bir düşünce sistemiyle ulaşılabilirdi. Ama o doğuştan bir zihnin yanı sıra bir bedene de sahip kılınmış bölünmez bir varlık olduğu için varoluşuyla ilgili bu ikiye bölünmeye yalnızca düşünceleriyle değil aynı zamanda yaşama süreci içinde duygularıyla ve eylemleriyle de tepki vermek zorundadır. İnsan yeni bir denge bulabilmek adına bu birlik ve bütünlük deneyimi için varlığının tüm gücüyle çabalamak zorundadır. Bu nedenle tatmin edici bir yönlendirme sistemi yalnızca zihinsel öğeleri değil aynı zamanda duygusal öğeleri de gerekli kılar; böyle bir sistemin insan çabasının var olduğu alanların tümündeki eylemlerle gerçekleştirilebileceği sezilir. Bir amaca, bir düşünceye ya da Tanrı gibi insanın üstündeki bir güce bağlılık, yaşarken duyduğumuz tamamlanmışlık ihtiyacının bir ifadesidir”.

* * *

“Bir yön bulma ve tapınma sistemi için duyulan gereksinim insan varlığının doğasında olduğundan bu gereksinimin ne denli şiddetli olduğunu anlayabiliriz. Gerçekten de insanın içinde bundan daha güçlü bir enerji kaynağı yok. İnsan “idealler”e sahip olup olmamayı seçmekte özgür değildir, ama değişik tür idealler —kendini güce tapınmaya ve yok etmeye adama ya da akıl ve sevgiye adama— arasında seçim yapmakta özgürdür. Tüm insanlar “idealist”tir ve fiziksel doyumun ötesindeki şeyler için mücadele verir. İnsanlar inandıkları ideallerin türü açısından birbirinden ayrılır. İnsan aklına ait en iyi, ama aynı zamanda da en şeytanca emareler onun bedeninin değil; “idealizm”inin, ruhunun yansımalarıdır. Bu nedenle bazı ideallere ya da dinsel duygulara sahip olmanın faydalı olduğunu ileri süren göreceli bakış açısı tek başına ele alındığında tehlikeli ve hatalıdır. Laik ideolojilerde ortaya çıkanlar da dâhil tüm idealleri aynı insan gereksinmesinin bir ifadesi olarak kavramalıyız ve ne derece doğru olduklarına, ne ölçüde insanın gücünü açığa çıkarmaya olanak verdiklerine ve insanın bu dünyadaki denge ve uyum ihtiyacına ne ölçüde gerçek bir yanıt olduklarına bakarak değerlendirmeliyiz”.[16]

İnsanın idealizmi için söylediklerim onun dinsel gereksinimi için de aynı derecede doğrudur. Dinsel gereksinimi olmayan –kendine yön verecek temel ilkelere ve bir tapınma nesnesine ihtiyaç duymayan– hiç kimse yoktur; ama bu cümle bize dinsel gereksinimin ortaya koyduğu kendine has çerçeve hakkında hiçbir şey söylemez. İnsan hayvanlara, ağaçlara, altından ya da gümüşten putlara, azizlere ya da şeytani liderlere tapabilir; insan atalarına, ulusuna, sınıfına ya da partisine, paraya ya da başarıya tapabilir; onun dini yıkıcılığın ya da sevginin, egemenliğin ya da kardeşliğin gelişimine yol açabilir; aklın gücüne katkıda bulunabilir ya da onu felce uğratabilir; insan kendi sisteminin dinsel olduğunun, diğer din dışı sistemlerden farklı olduğunun farkında olabilir ya da bir dini olmadığını ve güç, para, başarı gibi sözüm ona belli din dışı hedeflere taptığını ve bunun da yalnızca pratik ve faydacı olduğunu düşünebilir. Mesele dinin olup olmaması değil, dinin ne tür olduğudur; din insanın gelişimine katkıda bulunup kesin bir biçimde onun gücünü açığa mı çıkarıyor yoksa bu gücü felce mi uğratıyor.

İşin garibi kendini adamış bir dindarın ve bir psikoloğun ilgi alanları bu bakımdan aynıdır. Dinbilimci kuvvetle kendi dininin ve diğerlerinin özgül öğretileri üzerinde durur çünkü onu ilgilendiren kendi dininin diğerlerine karşıt olarak doğruluğudur. Aynı şekilde psikolog da kuvvetle dinin kendine özgü içeriğiyle ilgilenmek zorundadır, çünkü onun için de önemli olan dinin nasıl bir insan tutumunun ifadesi olduğu ve insanın yeteneklerinin gelişimi üzerinde iyi olsun kötü olsun ne tür bir etkisi olduğudur. Psikolog farklı dinlerin yalnızca psikanalitik kökenlerinin değil aynı zamanda değerinin de incelenmesiyle ilgilenir.

Bir yön bulma zemini ve tapınma nesnesi için duyulan ihtiyacın köklerinin insanın varoluş koşullarında yattığı savı tarihte dinin evrensel olarak ortaya çıkışıyla fazlasıyla doğrulanmış görünüyor. Bu konu dinbilimciler, ruhbilimciler (psikologlar) ve insanbilimciler tarafından ayrıntılı olarak ele alınmış olduğu için benim de konu üzerinde daha fazla durmama gerek yok. Vurgulamak istediğim tek bir nokta var; bu konuyu ele alırken geleneksel din yandaşları sıklıkla kendilerini bir nebze olsun safsatalı bir usavurmaya kaptırmışlardır. Her olası dinsel olguyu içine alan kapsamlı bir tanımlamayla yola çıkmalarına karşın görüşleri tektanrıcı dini çağrıştırır ve bu nedenle tektanrıcı olmayan tüm biçimleri “doğru” dinin öncüleri ya da “doğru” dinden sapmalar olarak ele alırlar ve sonunda da geleneksel Batı dinine özgü Tanrı inancının insanın içsel donanımında olduğu düşüncesine varırlar.

“Laboratuvar”ı hasta olan ve bir başka insanın duygu ve düşüncelerinin katılımcı gözlemcisi olan psikanalist insanın doğasında var olan bir yön bulma ve tapınma nesnesi ihtiyacına bir başka kanıt gösterir. Psikanalist, nevrozu incelerken dini incelediğini keşfeder. Nevroz ve din arasındaki bağlantıyı gören Freud’du; Freud dini insanoğlunun ortak bir çocukluk nevrozu olarak yorumlar, onun bu ifadesini tersine çevirmek de mümkündür. Nevrozu tür kendine özgü bir din şekli, daha özelde de dinsel düşüncenin resmi olarak kabul görmüş modelleriyle çelişen dinin ilkel biçimlerine bir geri dönüş olarak yorumlayabiliriz.

Nevroza iki açıdan yaklaşılabilir. İlki nörotik olguların kendileri, belirtileri ve nevrozun ürettiği belli yaşamsal güçlükler üzerinde odaklanır. İkinci açıysa nevrozu ilki gibi olgulara dayalı olarak ele almaz, olumsuzluklar üzerinde durur; nevrozlu bireyin insan var oluşunun temel hedeflerini —bağımsızlığını ve üretme, sevme, düşünme yeteneklerini— gerçekleştiremeyişini ele alır. Olgunluğa ve bütünlüğe eremeyen kimse şu ve ya bu şekilde nevroza yakalanır. O bu başarısızlıktan canı sıkılmamış ve yemekten, içmekten, uyumaktan, cinsel doyuma sahip olmaktan ve işini yapmaktan tatmin olmuş bir halde “adamakıllı yaşıyor” değildir; eğer durum bu olsaydı elbette elimizde dinsel düşüncenin—arzu edilebilir olsa da—insan doğasının kendine has bir parçası olmadığına dair bir kanıt olurdu. Ama insan üzerine incelemeler böyle olmadığını gösteriyor. İnsan enerjisini kendi üst benliğinin hedefleri doğrultusunda toplayamazsa daha düşük hedeflere yöneltir; eğer kafasında dünyanın ve kendisinin dünyadaki konumunun gerçeğe yaklaşan bir resmi yoksa göz boyayıcı bir resim yaratır ve bu resme dogmalarına inanan bir dindarın inatçılığıyla sıkıca sarılır. Elbette “insan yalnızca ekmekle yaşamaz”. İnsan sadece dinin ve felsefenin iyi ve kötü, daha üstün ve daha aşağı, doyurucu ve yıkıcı biçimleri arasında seçme şansına sahiptir.

Çağdaş Batı toplumunda dinsel açıdan durum nedir? Bu durum garip bir şekilde insanbilimcilerin Kuzey Amerika yerlilerinin dinini incelerken elde ettikleri tabloya benziyor. Kızılderililer Hıristiyanlaştırılmıştır ama Hıristiyanlık öncesi eski dinleri kesinlikle kökünden sökülüp atılmamıştır. Hıristiyanlık bu eski dinin üzerine çekilmiş bir cila olmuştur ve onunla pek çok biçimde kaynaşmıştır. Bizim kültürümüzde tektanrıcı din ve aynı zamanda da Tanrıtanımaz ve bilinemezci felsefeler pek çok açıdan Kızılderili dinlerinden daha “ilkel” olan dinlerin üzerine çekilmiş birer ince ciladır ve düpedüz putperestlik oldukları için de Tektanrıcılığın esas öğretileriyle bağdaşmazlar. Paraya, başarıya ve piyasanın iktidarına tapma modern putperestliğin ortak ve etkili bir biçimi olarak karşımıza çıkar; ne var ki bu ortak düzenin yanı sıra karşımıza bir başka şey daha çıkar. Modern insanı üstünkörü incelersek çok sayıda kişileştirilmiş ilkel din biçimlerine rastlarız. Bunların çoğu nevroz olarak adlandırılır, ama aynı zamanda ayrı ayrı dinsel isimleriyle de adlandırılabilirler: soya tapmacılık, totemcilik, fetişizm, törencilik, temizliğe tapmacılık ve benzerleri.

Gerçekten de soya tapmacılığa rastlıyor muyuz? Aslında soya tapmacılık toplumumuzdaki en yaygın ilkel kültlerden biri ve eğer bunu ruh hekimlerinin yaptığı gibi anneye ya da babaya karşı nörotik saplantı olarak adlandırırsak karşımıza çıkan tablo değişmez. Bir soya tapmacılık örneğini inceleyelim. Güzel ve çok yetenekli bir kadın, bir ressam, babasına o derece bağlıydı ki erkeklerle yakın ilişki kurmayı reddediyordu; tüm boş zamanlarını erken yaşlarda dul kalmış, cana yakın ama sıkıcı bir centilmen olan babasıyla geçiriyordu. Sanatını bir yana bırakırsak, ilgilendiği tek şey babasıydı. Babası için kafasında çizdiği tablo gerçeklikten olağandışı bir biçimde gerçekten kopuktu. Kadın babası öldükten sonra intihar etti ve vasiyetinde sadece babasının yanına gömülmek istediğini belirtti.

Başka biri, herkesçe son derece saygı gören çok zeki ve yetenekli bir adam, babasına tapıyor ve tamamen ona adanmış gizli bir hayat sürüyordu, babası yalnızca para ve toplumsal saygınlık kazanmakla ilgilenen ve en iyi ihtimalle tuttuğunu koparan açıkgöz bir adam olarak tanımlanabilecek biriydi. Buna karşın oğulun kafasındaki çok bilge, sevecen ve kendine doğru yolu göstermesi için Tanrı tarafından atanmış bir baba portresiydi; oğul her eylemini ve düşüncesini babasının onaylayıp onaylamayacağını göz önüne alarak değerlendiriyordu, gerçek hayatta babası genellikle onaylamadığı için de çoğu zaman kendini babasının “lütfundan yoksun” hissediyordu; oğul, babası öldükten sonra bile uzun yıllar boyunca onun onayını yeniden kazanabilmek için duygularını denetleyemez bir halde debelenip durmuştu.

Psikanalistler bu tür hastalıklı bağlılıkların nedenlerini bulmaya çalışır ve hastasını kendini kötürüm eden bu baba tapınmacılığından kurtarmayı umut eder. Ama burada konumuz nedenler ya da tedavi sorunu değil olgu incelemesi. Ana-babanın ölümünden yıllar sonra bile azalmayan bir şiddetle devam eden ve hastanın sağduyusunu felce uğratan, onu sevemez kılan, kendini bir çocuk gibi hissetmesine ve sürekli güvensizlik ve korku içinde olmasına neden olan bir babaya bağımlılıkla karşı karşıyayız. İnsanın hayatının merkezine bu şekilde bir ebeveyni koyması ve enerjisinin çoğunu onun için tapınarak harcaması dinsel atacılık kültünden farklı değildir. Bu, insana adanmaya dair bir değerlendirme çerçevesi ve ilke sunar. Hastanın davranışının usdışılığını ve kendine verdiği zararı anlamasıyla hastalığının kolayca tedavi edilememesinin nedeni burada yatar. O çoğu kez hastalığını, zihinsel olarak, bir yanıyla bilir, ama duygusal olarak tamamıyla bu külte bağlıdır. Ancak kişiliğinin tümünde derin bir değişiklik olursa; özgürce düşünürse, severse, kendine bir yön bulmasını sağlayacak ve kendini adayacak yeni bir odak noktası bulursa ana-babasına karşı duyduğu bu köleleştirici bağlılıktan kendini kurtarabilir; ancak dinin daha yüce bir biçimini benimserse bu alçaltıcı biçimden kendini kurtarabilir.

Erich Fromm
Psikanaliz ve Din 

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Unutulmaz liste: Dünyada ilk kez Sovyetler Birliği’nin halka verdiği 12 önemli hak

Kapat