Ahmed Arif: Sevgide “vermek” vardır Leylâ. Vermek. Ve bunu anlamak…

Charlie Chaplin’in dediği gibi “Dünyayı anneler, şairler ve öğretmenler yönetseydi, kimseler sızlanmazdı!” Ama o da bencileyin hayalci. Nerede o cici anneler, namuslu, bilimci öğretmenler, yiğit şairler? Belki 2000 yılından sonra… Ah be!

Çıktın en sonu kutudan! Ama ne çıkış… Başım, sırtım sancılı, şöyle bir uğrayım demiştim. İyi etmişim. Önce ağız dolusu kalayı bastım sana. Şundan: Ne affı be? Hangi geçmiş kabahatlerimiz? Bu tek taraflı bir cezalandırma yahut hükmetme, ferman etme sistemidir. Kabahatli yahut kusurlu olacağım hiç aklıma gelmez. Alt tarafı insanoğlunun rahatlığı -mutluluğu da değil!- konusunda bâzılarından farklı yahut değişik düşünlere eğilmişim. Hepsi bu! Asıl kabahat yahut hatâ, bana fanatik bir lidermişim gibi lüzumsuz işkence yapan ahmaklarda. İş böyle olunca bazı çevrelerin bir taktik ve propaganda unsuru olarak bunu işlemelerine elbette engel olamam. Bunların hepsi benim dışımda yetilerimden uzak, kendi başlarına buyruk olaylar… Yani sana sızıntılı, dert mektuplar yazıyorum diye mi beni böyle ele alıyorsun? Merak etme, af dilemek yahut af beklemek diye bir kavramla bağıntım olacaksa eğer bu sadece sana karşı olacaktır. Ben ölümü gördüm kızım -burnumun dibindeydi, birinde almış gidiyordu beni- ne sıtmaya ne de karın ağrısına fit olamam gayri! Ha, tam Yenişehir ağzı “Cenevre Konferansı bitti” diyorsun. Maalesef daha bitmedi. Ekimde çok hareketli toplantılara şahit olucaz. Bir İNSAN olarak utanıyor, eziliyorum ama maalesef iki milyar insanın kaderi, bugün kendilerine “büyük” sıfatını yakıştıran dört devletin sorumlularının anlaşmasına bağlı. Yahut tam zıddına Charlie Chaplin’in dediği gibi “Dünyayı anneler, şairler ve öğretmenler yönetseydi, kimseler sızlanmazdı!” Ama o da bencileyin hayalci. Nerede o cici anneler, namuslu, bilimci öğretmenler, yiğit şairler? Belki 2000 yılından sonra… Ah be!

Gelelim bize. Bir sayfa ukalâlık yaptığıma sebep olduğun için, cezanı kendin ver. “Sen, ben için her şeyden evvel kendi kendimize dayanabilmek yetisi. Anadan, kocadan, tabiattan, sanattan, dosttan önce” diyorsun. Sade bir itirazım var buna. Hepsi kolay ancak “dosttan” dediğinin içinde sen de var mı olucan? Buna dayanamam ben. Ağız yapmıyorum Leylâ. Senin mecburun ve mahkûmun olduğum bir gerçek. Ne seni, ne kimseleri zorladığım yok… Olamaz da… Sen bunu “yük” ve “zor” telâkki ediyorsun. Bir diyeceğim yok. Abstraid anlamda bunun bir entelektüel anlaşma tadı da vardır. Sevgide “vermek” vardır Leylâ. Vermek. Ve bunu anlamak… Yoksa senin sorduğun gibi ne yalnızlık, ne merhamet, ne iki acının itişi… Salt huyun, suyun da önemi yok. Bu dediklerinin hepsi değişebilen, yerine, çevresine, uygarlık ve hayat davranışlarına göre türlü görünüşler ve etkiler uyaran nenlerdir. Biraz Allahçı olsam, Allah biz insanoğullarına şaka yapıyor diycem. Sahi, şaka gibi. İyi anlatamadım canım. Bu vermek bahsini “UNUTAMADIĞIM”da bulucan. Sıkmazsa yeniden bir oku… Eh mektubunu satır satır cevaplayayım bari! Sanatsever hanımım benim! İticen, çimdikliycen, yazmam için beni teşvik edicen tabii! Bak canım, doğru. Sana ulaşmadan, kavuşmadan da bâzı iyi mısrâlar yakaladığım oluyordu. Senden sonra yahut seninle daha bir şair oldum. Bu da doğru. Ancak ben bu meseleyi senin ortaya koyduğun gibi koyamıyorum. Önce şiir değil benim için. Önce sen. Bu “sen”in içine 60 kilon, kaşın, gözün, tenin, gençliğin, merhabamız, sustuğumuzda aramızda, masada, havada olan o isimsiz kesiklik, sonra senin o bulunmaz yiğit kalbin, hilesiz dokun… Hepsi, hepsi girer. Herhangi bir kadından şu veya bu yolla alabileceğim şeyler için senin ne merhametini ne de nefretini tahrik etmek eşşekliğine yahut zavallılığına düşmem. Güner s..ti a..mı, canıma okudu zaten. Kabahat onda değil benim inkılapçı damarımın baskın gelmesinde. Hal-bûki yanlış. Bu işle ne diye karıştırdım inkılapçılığı bilmem ki… Neyse anasını eşşek kovalasın kaderin. İyiyim… Seni tanıyabilmek, sana rastlamak bile büyük mutluluktur, insan olana. Kaldı ki bu kadarlıkla da kalmadı, durmadı benim şansım, ötelere ta derinlere aldı başını… Ne güzelsin can! Sensin mutlak, Pir Sultan Abdal dedemin “Hey dost!” dediği. Şairler şairidir o. Doğru söyler. “Hani dost uğruna can, baş verenler?” ve “Dost, dost diye hayalına yeldiğim, yeldiğim / Dost ise çevirmiş yüzünü benden…” Ne acılı şerbet içmiş be! Okudukça, aklıma düştükçe tüylerim diken diken oluyor. Ama nâmı kalmış pirimin… Halkım onun asıldığına güler! İhbar eden asıldı, kendisi kırklara karıştı derler. Aynı İSA Mesih’in çarmıh hikâyesi. Ha, şu “insan ötesi” kavramında yahut deyiminde de yanlışın var sanırım. Şuna İNSANCA demek asıl yaşamak istediğimizin kendisi değil mi? Bir düşün bakalım. İnsan bizsek, bizden ötesi niye?

Bak canım, özentili kaçmasın, benim dayanmamı, daha az acı duymamı, şeytanın bilmem ne …iştiği bir köşede yığınla belâ ve sıkıntıya karşı daha dik daha fütursuz durabilmemi, her şeyden her şeyden önce yaşamanın anlamını yitirmememi istiyorsan eğer, bana durup dinlenmeden yazmalısın. Hiç değilse cevaplama-lısın mektuplarımı. “Bir şey iste de göndereyim, zevk aliyim ben de” diyorsun ya, canım benim istediklerimi kaç sefer yazdım. Sen hep ıskaladın. Yahut -Anlayamıyorum ulan serseri- göndermek istemedin. Kuşku, kocaman kuşku diye başıma kaktığın da aslında senin bu umursamaz hallerinden geliyor. Ben kahveyi zevk duyuyorum diye mi gönderdim it? Sıkıntı çekmeyesin, doya doya içesin diye gönderdim. Madem varmış, bolmuş, bir daha böyle bok yemem, affet. Hem ne diye ezilecekmişsin? Utanmıyor musun bana böyle seslenmeğe? Yoluna canımızı koyduğumuz böyle lâf etsin, sonra da garib Ahmet dayansın bakalım ha?

Al sana bir iri kelâm daha: Ahmet Arif kimseden bir şey istemedi. İstemeyecek de. Ama senden isteyebilirim. Senden kolay yahut güç şeyler de isteyebilirim. Daha doğrusu sıkıştığım vakitler, canım dardayken sana el verebilirim. Senin hançersiz elin… Mısrâ aklına geldi mi? Ha, Lambo orayı kunduracı dükkânı yapmış! Bu bir kıyamet alâmetidir! Bilir misin, Lambo Tıbbiye sondan ayrılmış, şiirle uğraşmış biridir? Kunduracı! Para mı? Öbür sanatı hiç de az para getirmiyordu. Neyse siktir et. Ha, ne diyorduk, istemek! Bir keresinde dört beş gün hiçbir şey yemedim. Bir tuhaftım da dostlara da açmadım. Biri fark etmiş, evden epey parası gelen ve bursiyer olan bir arkadaşa açmış, ki ekseriya şarap parasını ben öderdim o itin, o da bana -sigarayı usturuplu, cebinden tek çıkarıp yakarak ve yüzüme savurarak- “yahu ne yiyip içiyosun bugünler?” diye sorunca “Annenizin a….m” diyivermişim. Bütün fakülteye yaydı hergeleler. Bir iki yıl millet birbirine böylece cevap verdi. Bense o akşam paralanınca, kumarda, ne kadar dilenci buldumsa götürdüm Yeşil Fıçı’ya, sokmaz istemezler, rezâlet çıkardık, zorla oturttum herifleri, bir haylisi de kaçtı. Deli sanmışlar beni. Vay anasını, nerden hatırladım bunu be! Kaçtır unutmuştum.

Demek Memed’in gözünün içine bakıp duruyor, oracıkta. Her şeyin de tamam! Gözü olanın gözü çıksın. Elbette sen mutluluğa lâyıksın. Hem senin yüzüne bakan hiçbir dert görmez. Meselenin bu tarafından atfı nazar eylenirse bu işte kârlı olan daha çok Memet! İyi çocuktur herhal, yoksa sen sevemezdin.

Eh Kızım Leylâ “kendi kendinle yetinmek, dünyanın öbür adıdır” demek ha? Bunun ucu Narsiste olmağa kadar varır. Ama çok güzel dalga geçiyorsun ben-len! Hoşuma gitti. Nasıl sevindim bilsen. Baya neşelisin, nasıl sevinmem. Takıl bana. Hoşsun. Ömrümde ilk defa özdeyişe özendim. Onda da gelip senin gibi bir zekâya, yağdan kayan bir pehlivana çattım. Bak ama ben “yetinme”yi abstrait anlamda kullandım. Durukluk, doymuşluk, bizleri yahut dünyamızı eskitmez mi? Ölümden daha duruk ne var örneğin? Ama insanoğlu güzel ölümler getirmiştir. Jean D’arc’ın, Pulitzer’in, Seyyit Nesimî’nin ölümü bir yanıyla korkunç yüzkarası ama bir yanıyla da sonsuz güzel. Hele bir Kara Hay-daroğlu var, hatırladıkça yüreğim cehennem kesilir.

Naima da “Vacibül izale bir nevcivân yegit idi” diye yazar. Yani öldürülmesi, yok edilmesi gereken bir yeni yetişmiş yiğit! Bir de benim hemşerim Comar Bölük-başı var. Şimdi türbesini ziyaret ederler. Evliya Çelebi “Macerâsı hâlâ dosıtân-ı dostândır” der. Nefes alacak bir rahatlığa erersek beraber yazarız destânlarını. Erersek değil tabii, erersem demem gerek!

Şimdi iki gözüm, “40 yıl cevap almasan benden, gene yaz” lafına gelince bunu herhangi bir laf saymama müsaade et. Düpedüz beni katleylemek, zehretmektir bu. Ne bok yemeğe yaşıycakmışım böyle o vakit?

Eh, hep şiir güç. Bâzı böyle kritik devrelerim yahut mevsimim oluyor. Ama bütün mesele anahtar yahut öncü mısrâyı iyi oturtmakta. “Yârin bahçesi tarumâr” diye bugün başladım, kolay yürümeyecek. Başka yarı buçuklar da var, bitince iletirim… Elbette ki önce sen! Nem var ki başka! Ha, neyini mi merak ederim? Serçe parmağındaki tüyden, kulak memendeki tatarcık ısırığına, düşlerine, esnemene, şıpıdık terlikle mutfaktan çıkışına kadar nen varsa!

Gözlerini öperim. Ama gene yarımım.

P.K. 111 D.Bakır [İmza]

Ahmed Arif
Leylim Leylim

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Gözle Görülür, Anlaşılır Otorite – Richard Sennett

Otorite sahibi olmanın bir hedefi vardır: İktidarı, güç imgelerine dönüştürmek. Bunu gerçekleştirirken insanlar genellikle açık ve basit imgeler arar. Ne...

Kapat