Ahmed Arif: Aslında yalnızlık duymayan, can sıkıntısı çekmeyen sade hayvanlardır!

leylim leylimSevgili Canım,
Geldi. Mektubun, üç kitap ve bir dergi. Sağ ol, öperim seni. İstediğin gibi, hemen şiir göndermeği nasıl isterdim bilsen. Dağınık, henüz toparlayamadım. Sağlam mısralar yakaladığımı sanıyorum. Bu hali, bilhassa kendinde, bir kısırlık, bir tükenme saymanı asla kabul edemiycem. Say sanatçının belirli özelliğidir bu. Biz (ve hele sen!) ne makine ne de hamalız! Sayıca çokluğu da bir üstünlük sayanlara kulak asma. Arasan ağız tadıyla anılacak tek mısraları yoktur onların.

Beni asıl üzen yaşayışını hor görürcesine kendini savrukluğa vermendir. Aslında yalnızlık duymayan, can sıkıntısı çekmeyen sade hayvanlardır! Çabamız, gücümüz, ülkülerimiz nece büyük olursa olsun, bir her şeyden yoksun, bir acılı anlarımız olacaktır. Sen şerefli ve haysiyetli bir kızsın. Balolara, eğlentilere gitmekle hiçbir şey kaybetmezsin canım. Hint fakirleri gibi çile doldurmanı önce ben istemem. Hem unutma, ben-sen ve bizim soyumuzdan olanlar düşkün, bilisiz ve güçsüz insanları düşünüp birer münzevî olacak değiliz. Aksine her insanın yaşamadan doya doya pay almasını isteriz. Hal böyleyken baloya gidişini bir kabahatmiş gibi önüme sürmeni anlamadım. Seni böylece daha mı az severim sandın. Sekter olmadım hiç. Kesin sınırlarıda takmam. Senin en az Barbara Hutton kulu kadar imkânlı olmanı istiyorum! Kocanı seviyorsan hiç mesele yok demektir. Hepsi vız gelmeli sana. İşte böyle!
Sonra öyle ahret soruların var ki! En çok sevdiğim mısran örneğin! Başın için, o güzel, o hasret kaldığım Tanrının en güzel yapısı için, sevmediğim mısran yok!
İnan canım, Ahmet Arif sana hiçbir zaman yalan söylemez. Büyük şairsin. “Yandım, yandım” işte sana ölümsüz bir mısran. “Her şey kalakaldı suskun.” Şimdiki halim bu sevgilim. Çeşitli sebepleri var. Korkunç bir sarsıntı geçirdim. Mektupla anlatamam. Bir yanım pırıl pırıl, bir yanım birden yıkılıverdi. Çok kötü bir haber aldım çünkü. İnanamıyorum bir türlü. Meğer nelerin uğruna atmışım bu canı da haberim yokmuş.
Bok yoluna gidecekmişim nerdeyse! Sonra ev durumum da berbat. Allah kimseyi üvey analı, cahil analı yapmasın. Bunlar küçük şeyler ya, koyuyor. Allahtan ki sen varsın. Seni sade, bir dost, bir sevgili, bir can parçam olduğun için değil; beni, bu garip ve tedirgin canı, yaşama tutkusuna umuttan, aşktan, ölümü unutturan güzelim sevdalardan yana o aziz duyulara, düşünlere sımsıkı bağlayan bir dünya olarak seviyorum. İncil gibi, Tevrat gibisin Leylim. Hilesiz, arık ve duru. Cihanda hiçbir kimse, dostunu, kardeşini, sevgilisini -acısını, ülküsünü, eğilimini, benim seni sevdiğim gibi sevememiştir. Sen aklıma gelende başım dönüyor.
Hepsini, puştlukları, küçüklükleri, iğrenç bencillikleri unutuyor, boş veriyorum. Beynimi, kalbimi doyuruyorsun. Derimin altında ısıtan sensin beni. Sen düşümde oldukça korkacağım, yenileceğim hiçbir zorbalık olamaz. Namussuzluk, o döllüğü olamaz. Hepsinin hakkından gelirim. Ölsem bile, mutlu ve yiğitçe olur bu iş… Şaşkınım, beni böyle yarattığın için sana nasıl teşekkür edeyim bilemiyorum Leylâ. Kölen olmak ne büyüklükmüş meğer! Başın için, bir daha yaratılması imkânsız gözlerin için, bana rahat, bana anlaşılır bir mektup. Delinim. Ayrılık korkunç.

[İmza]
4 Ocak 1956
Leylim Leylim
Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar
İş Bankası Kültür Yayınları, 2013, 240 sayfa

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Hipokrat Kimdir? Hipokrat Yemini’nin Önemi Nedir, Nereden Gelmektedir?

Günümüzde tıbbın babası olarak kabul edilen Hipokrat (Hippocrates) İsa'dan önce 460 yılında  Yunanistan'a bağlı olan Kos adasında doğar. Anadolu’nun kuzey...

Kapat