Ahmed Arif: Hepsinden güzeli dünyayı değiştirebilmek, insanı çaresizlikten kurtarmak…

Benim işler, şöyle böyle sevgilim… Bu sıra kötüye gidiyor. Belli olmaz ama bir ihtimâl bu, belki hiç göremiycem seni. Belki sana yazamayacağım, seni aramaktan çekineceğim, sakınacağım bir yerlere götürürler. Hiçbir şey yapamam, Allah kahretsin, üstelik anlarım da olacakları. Nidelim kardeşçiğim? Belki de bir köşede işimi bitirirler!

Merhaba,
Bu ara yazamadım, bağışla! Ama kim bilir, belki de hoşnutsun bu hâlden. Öyle ya mektuplarıma kızmağa başladığını söylüyordun geçende! Bilmem ki hiç değilse isteyerek yapacağım bir şey değil bu. Tabii en hafif deyimiyle böyle. Yoksa, seni kırmak, bence ölümün -ölüm de ne ki?- eşşekliğin öbür adıdır. Hangi etkiler yahut ne mene irilerdir seni böyle konuşturan, bilmiyorum. Dostluğumuzu, “Dostuz işte, iyi sağ olmanı isterim, hür olasın isterim” diye çorap lastiğini çıkarıp komodininin üzerine kor gibi yahut ne bileyim sofraya tuzluk bırakır gibi şıppadak ortaya sürmen, üzdü beni. Belki de sadece yalnızlıktan bu. Belki benden bir kuşku. Hani ne olur, ne olmaz ileride senin “ben bu işte yokum” demek kararında olduğun bir boku yiyebilmem ihtimâlinden. Hani şu “erkekçe” dedikleri nen! Dobra dobra ve peşin. Ama sen ki benim yaşama umudumsun ve bunu bilirsin. Ne lüzum vardı bu stratejiye canım? Hele o septik ve her adım başında bir mayın gömülüymüş gibi ürkek felsefen! Niye canım, niye? Çıkarlar ve kusurlar konusunda insanoğlunun yalancı suratım ele alış tarzın doğru. Ama ikimiz için yanlış bu iki gözüm. Ne sen ne de ben “onlar” değiliz. Onlardan nenler de yok bizde. Hiç değilse birbirimizle konuşurken, birbirimizi düşünürken yok. Dostluk, avcumuza sıcacık bir kuş gibi konmuş bir kere. Ama bunda benim yüküm daha ağırmış ne çıkar? Ya ben bundan hoşnutsam? Ya senin sade var olman bile beni saadetten çıldırtacak tatta bir gerçekse? Olur mu öyle şey canım benim, olur mu sende öyle yalan görüntüler? Delirdin mi be!

İlk karşılaştığımızda ne haldeydim biliyorsun. Hançer üstüne hançer yemiş, ihanetin ve satılmanın zehriyle insanlıktan umudumu kesmiştim. Beni kendime sen getirdin. Daha da ötelere alıp götürdün. O zamana kadar kimselere değilse bile geceleri yalnızca düşünürken -hayatımdan gurur duyarak- kendimce övündüğüm olurdu. Seninle bu övünme yitti. Tabii bir şey oldu. Asıl senin övülmeğe, yaşanmağa değer olduğunu anladım. Sen de öyle diyorsun ya, -hani şu kravat alırkenki psikoloji- “değmeli” deriz diyorsun. Doğru canım değmeli. Bunu bütün varlığımda, iliklerimden gelen bir sarsılmayla duyuyorum. Elbette aynı duyuyu senden beklemek küstahlığında değilim. Bu noktada aydınlanmanı, kendine mesele çıkarmamam isterim. Neydi o sözlerin yahu? Tepem attı.

Ve gene elbette ne sen ne de ben, sıradan sürüden biri değiliz. Ben niçin hırsız değilim? İkiyüzlü, çıkarcı, şantajcı, korkak, rahatçı niçin olamıycam? Ve sen niye bir banknot küpünün metresi, eğlencesi değilsin? Fizik yapın, öyle her Havva kızma nasip olmayacak güzellikte. Ama niye değilsin işte? Niye şu tuz ekmek, incik boncuk, yarın kaygısı olmayan yumuşak bir yatak ve hattâ şu her seferinde 20-25 dakika süren et zevkinin en son haddi, seni düşünmekten çekip alamıyor? Ölüm yahut “değmeli deriz” yüzde yüz yaşama konusunda yoruluncaya metafizik yapıyorsun, sevdiğin mısralar var, sevdiğin insanlar oldu, (hani hatırlar mısın Arthur Miller’in filmini, ben, sen ve Güner, üçümüz de ağladığımızın farkında değildik) anıların, duyuların şu, bu… Hepsinden güzeli ve en beteri dünyayı değiştirebilmek, insanoğluna kendini tanıtmak, onu aşağılık olmaktan ve çaresizlikten kurtarmak aşkı, yetisi… Zekân canım ve tek kelimeyle: SEN…

Geçende bir mezar gördüm. Yekpâre bir mezar kapağı. Küçücük! Belli ki altında bir çocuk yatıyor. Nasıl, bilsen, gidip kucaklamak, öpmek geldi içimden. Oturdum, okşadım, sevdim taşı. Belli yapan adam aşk ü şevk ile çalışıp yapmış, kendinden çok şey katmış taşa. Kim bilir hangi sevilerle vardı o ustalığa. Öyle bir yalnızlığı var ki Leyla, binlerce mezarın içinde, irili ufaklı, çiçekli, parmaklıklı mezarların arasında, “Ben buradayım” diyor âdeta. Bir ara çalarlar diye korktum da! Ha, baktım yanımda bir köylü türedi, merhabalaştık, mezara tutulduğumu hissetmiş olacak, “Çocuk” dedi. “Ne kadar çok seviyormuş yahu” dedi. Seven kim? Babası mı, anası mı, taşçı ustası mı anlayamadım. Ama o güzellik köylüyü de çarpmıştı. Bense anlamaz sanmıştım! Kimse bunu yapan, büyük bir hayat yaşamış bence. Kıskandım onu. Edison’u, Bedrettin’i, Spartaküs’ü kıskandığım gibi kıskandım. Yüzde yüz yaşamak dediğim bu, canım… Tabii kıskandığım onların ne eserleri ne de kendileri! Klâsik deyimle ruhlarını kıskanıyorum. Yaşamaya haysiyetli bir anlam kazandıran çabalarım…

Benim işler, şöyle böyle sevgilim… Bu sıra kötüye gidiyor. Belli olmaz ama bir ihtimâl bu, belki hiç göremiycem seni. Belki sana yazamayacağım, seni aramaktan çekineceğim, sakınacağım bir yerlere götürürler. Hiçbir şey yapamam, Allah kahretsin, üstelik anlarım da olacakları. Nidelim kardeşçiğim? Belki de bir köşede işimi bitirirler! Ama bunların hepsi ne de olsa ihtimâl. Ben, son kerteye kadar seni düşünüp avunacağım. Belki de şarkı söylerim! Bu sefer çok kuvvetliyim. Sade kuvvetli değil, kafaca ve yürekçe korkunç zenginim de. Seni tanımak, ne yalçın bir kadermiş! Hiç değilse bu sefer hayatımı mânâsız bulmayacağım. Tabii en güzeli umudu kesmemektir. Sağ kalırsam, görecek günler var Leylâ. Asıl yaşanmağa değer, ağrısız, riyâsız, harikulâde günler. “Ağrısız” dedim, bu benim kendim için bir hayli güç ama ne ziyanı var? Bir benim ağrımın ne önemi olabilir ki.

Şu anda yapyalnız bir dalganın üstünde boş bir konserve kutusundan farksızsam da, senden kopmanın imkânsızlığını daha bir aşkla duyuyorum. Üzerime Toroslar yıkılmış sanki. Öyle duyuyorum işte. Öyle kesin ve kudretli.

“Gözlerinden, gözlerinden öperim -Bir umudum sende- Anlıyor musun?” Ha, sahi bu sende var mı? Yoksa göndereyim. Şu kırk yılı ne zaman kırk saate indiricen? Hemen yaz, hakikat mektup beklemektir! Patlamak, kendi kendini bitirmek, gebermektir. Ve bunlar şu günlerimin öbür adıdır. Öpeyim canım…

1956

Leylim Leylim
Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Lenin’in devrimden sonraki konuşması: “Kendi işinizi kendiniz yapın; en alttan başlayın”

Halkın çoğunluğu bizimledir. Dünyadaki işçilerin ve ezilenlerin çoğunluğu bizimledir. Devrimimiz adalete yol açmıştır. Zaferimiz kesinleşmiştir. Kapitalistlerin ve yüksek rütbelilerin direnişi...

Kapat