Murathan Mungan: “Kadınlar eşya, evlilik ve aşkla esir alınırlar”

Kadınlar, kendilerini güvenli ve huzurlu hissettikleri bir aile veya eve kapatıldıkları anda, aynı zamanda eşyalarla örülmüş bir hapishaneye de kapatılıyor. Kitaptaki kadın ve eşya ilişkisi, kimi zaman Sinop veya Adana ya da Bursa öyküsünde olduğu gibi, çok net; kimi zaman da dolayımlı. Eşya ile kadın arasında, sistemin ilişki ve rol modellerinin kurduğu bir şey var. Kadınlar hem aşk ve evlilik ideolojisi ile hem de eşya ile esir alınırlar.

Kadından Kentler‘i okuyunca, insanın aklına 1930’lu yıllarda devletin çabası üzerine Türk ressamların çıktığı yurt gezileri ve yaptıkları resimler geliyor… ,
Türkiye’de roman ve sinema bile dışarıya geç açıldı. Yani, Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yaban‘da Ankara’ya el atar; kameralar da yıllarca Anadolu’ya gitmemiştir. Kamerasını kapanın Anadolu’ya gittiği yıllar, 1960’lardır. Ama bütün sinemalarda ya da edebiyat veya gündelik – ulusal basında olsun, bütün Türkiye hep İstanbul’a baktı. Bir gün İstanbul’a gideceğinin hayalini kurdu; bir gün İstanbul’u fethedeceğinin hayalini kurdu; hep İstanbul’la hesaplaştı. Bu yüzden de, bu kitapta hep İstanbul ile Anadolu arasında bir gerilim hattı var. Bu gerilim hattı üzerinden de bir tür tarif söz konusu; bu aynı zamanda beraberinde göçü de getiriyor. İstanbul’daki yığılmayı ve İstanbul’un aynı zamanda bir ekonomik merkez olmasını getiriyor. Türkiye ile İstanbul arasındaki uçurum, zaman içinde Anadolu’nun İstanbul’u da kendine benzetmesiyle sonuçlandı. Yani bugün, AB söz konusu olduğu zaman sadece İstanbul söz konusu olsaydı, Türkiye AB’ye 50 kere girmişti. Ama AB de çok iyi biliyor ki, Türkiye sadece İstanbul değil. Ama bu süreç içinde İstanbul Anadolulaşıyor. Yani, İstanbul Esenler Otogarı ile kitapta kurduğum ilişki, bir tür İstanbul işgali. İstanbul 1453’ten beri işgal edilen ve yine de teslim olmayan bir kent. Bu bakımdan da ilgimi çekiyor. Kitaptaki kadınları da, her kent, eşittir bir kadındır üzerinden ortaya koymak istemedim. Trabzon’u veya Mersin’i temsil eden bir kadın olsun istemedim. Bu kadınların Mersin veya Trabzon ile olan ilişkileri içinde, okuru aslında hep kitabın temasına çekmeye çalıştım. Bunun gibi, o kentlerin ruhunu anlatmak gibi bir iddiayla da yola çıkmadım. Tüm bunlar bir yana, ben sadece samimi, sıcak, insanın kalbine dokunan, kendi anı defterleri ve hafızalarını kışkırtan, hayal kurduran hoş bir kitap yazmak istedim.

Farklı sınıflardaki kadınların yaşadıkları mekânlarda, Ömer Uluç’tan Fernando Botero’ya, Arne Jacobsen’den David Hockney ve Mahmut Cuda’ya uzanan geniş bir sanat ve estetik birikimi de dikkat çekiyor…
Kadınlar, kendilerini güvenli ve huzurlu hissettikleri bir aile veya eve kapatıldıkları anda, aynı zamanda eşyalarla örülmüş bir hapishaneye de kapatılıyor. Kitaptaki kadın ve eşya ilişkisi, kimi zaman Sinop veya Adana ya da Bursa öyküsünde olduğu gibi, çok net; kimi zaman da dolayımlı. Eşya ile kadın arasında, sistemin ilişki ve rol modellerinin kurduğu bir şey var. Kadınlar hem aşk ve evlilik ideolojisi ile hem de eşya ile esir alınırlar. Kitap aslında hiçbir zaman tek tip bir kadının ve insanın var olmadığını söylüyor. Baktığınızda siz de görüyorsunuz ki, kadınların kıstırılmaları veya sıkıştırılmalarında, zalim, kötü huylu bir koca, ya da dayak atan zorba ve kötü bir erkek yok. Bu kitapta erkekler, aksine daha gölgede, daha ‘nötr’ ve zaman zaman da inisiyatifsizler. Burada şöyle bir seçim yaptım: Ben kitapta, kadınların bu kıstırılmış sorunlarının –yani bir deyişle “İyi kocaya düşersen kurtulursun, kötü kocaya düşersen başına bunlar gelir”in dışında– düşünülmesi gerektiğini öne çıkardım. Dolayısıyla kitap, kadın olmak üzerine değil, ama bunun üzerinde ‘olmak’ üzerine. Türkiye’de, başkaları da ‘olamıyor’. Mesele, ‘olmak’.

Hikâyeciliğinizdeki kadın bakışınız, kadın hikâyecilerden nerede ayrılıyor? 
Yazarlık, kendini ötekinin yerine koyma sanatıdır. Elbette cinselliklerimiz ve cinsiyetlerimizin bize kazandırdıkları vardır. Ama kendi pratiğinizin bilincinde iseniz, bir farkındalık geliştirmişseniz bu anlamlıdır. Yoksa, sadece kadın ya da erkek organlarına sahip olmak, sizi kadın ve erkek yapmaz. Sizin kadın ve erkek rolleri içinde, toplumda biçilmiş rollerle nasıl hesaplaştığınız, nasıl ödeştiğiniz ve bunları nasıl aştığınız da, sorunsalın bir parçasıdır. Nüfus kağıdınızın rengiyle biyolojik cinsiyetiniz belirlenebilir; ama toplumsal cinsiyetleriniz belirlenemez. İyi bir yazarın kadını, erkeği yoktur. Bu kitabı da bana yazdıran, benim iyi bir yazar olarak farkındalıklar geliştirmiş olmamdır.

13 Nisan 2008
Söyleşi: Evrim Altuğ

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tam zamanında geldiniz/ –Az önce, biraz sonra ve şimdi–

Kapat