İktidar, Sinema, Sanatçı, Özgürlük ve Eleştiri: Memleketin Tuhaf Halleri Üzerine – Zahit Atam

Yeni Sinema

  1. İç ve Dış…
    “Hristiyanlık, İslam ve Yahudilik hiçbir zaman muhalifler tarafından savaşlar, mücadeleler ve kargaşalarda zayıf düşürülmüş veya tahrif edilmiş değildir. Bilakis Mesih’in dediği gibi Yahudiliği Yahudi âlimleri bozmuştur. Aynı şeklide Hristiyanlığı saptıranın Papacılık, İslam’ı saptıranın ise bizler olduğunu görüyoruz.”
    (Ali Şeriati, Sanat, s. 19, Fecr Yayınları)

Türkiye’de en çok yanılgının olduğu hakikatlerden birisi bu: bizi bozdular, düşmanlar, şunlar bunlar, esas olarak Ali Şeriati şunu söylüyor, tam aksine “düşman, düşmanı diriltir”. Mesela somut bir örnek vereyim, Küba’yı düşünün, yanı başındaki ABD’nin çok uzun on yıllara dayanan ablukası dâhil olmak üzere, Küba’yı ideolojik olarak hep diri tuttu. Kübalılar için bir harç işlevi gördü.

Aynı şekilde Türkiye tarihine baktığımızda, edebiyatta, tiyatroda ve sinemada üretilen eserlerin nitelikleri açısından “genel bir nitelik düzeyi var”, bu düzeyler dönemsel olarak bazıları öne çıkmış bile olsa, genelde aynıdır ve birbirlerinden yeterince beslenemeyecek bir ilişki kurarlar. Ama genel olarak bu üç kolektif, kültür için kritik sanat dalında “düşman” merkezdedir, çatışmayı bizim kültürümüz içsel olarak düşünmez, dışsal olarak kavrar, gösterir, basitleştirir ve suçu kendinde değil, ötekinde görür. Gerçekten de bizim sanatımız için “başkaları, cehennemdir”, ama nedense içimizdeki yangın görünmez kılınmıştır. Öteki bizim için dayanışacağımız bir şey değil, çekişeceğimiz ve egemenlik kurmaya çalışacağımız ve yıkarak kendimizi ispatlayacağımız bir şeydir. İç ve dış meselesinde, içi önemsemeyince, dışarıdakini her şeyden mesul tutunca, kendi sorumluluğumuzu, suçumuzu, hatamızı, kavrayış yetersizliğimizi görmüyoruz. Öteki, Türkiye’nin en büyük yalan üretim merkezidir: bizim toplum içi ancak “iç düşmanlarla, dış mihrakların aleti olmuş insanlarla, içerideki nifak tohumları” ile anar, bu ise resmi tarihtir, yani sistemik yalanın üretim alanıdır. Bizim tarihimizde, sanatımızda, ilişkilerimizde “kendine yalan söylemek esastır”, zor olan değil, kolay kahramanlıklar esastır, ucuz kahramanlığı severiz, kısaca at iziyle it izi birbirine karışmıştır. Dahası doğrularımız, yücelerimiz, yapılması gerekenler dönemsel olarak radikal olarak değişir, ilkelerimiz bile sistemik değil, konjonktürel olarak şekillenir, her dönemin yeni bir büyük kurtarıcısı yani yeni büyük yalanın mucidi vardır.

İşte bu acı gerçeğe dayanıyor bütün saptamamız, bizi batılılar bozmadı, batılılaşmayı başlatanlar ve Batılılaşmak için çabalamamız ise hiç bozmadı, çünkü zaten yıkılmakta olan bir imparatorluğu kurtarmak için “Batılılaşma” bir çare olarak göründü. Batılılaşma bizi özümüzden koparan değil, esas olarak yozlaşmış olan karşısında, özümüzü bulmamız için bir vesileydi, bu büyük ve aşılmaz bir paradokstur.

  1. Bir Gelenek Yaratmak: tarihin seçici ölçütü…

Aksine Batılılaşma karşıtları ve öze-dönmeciler büyük oranda, geçmişin yozlaşan ilişkilerini günümüze taşıyan ve günümüzde o zamanın rant ilişkilerini ve kokuşmuş yönetici sınıfın halka yabancılaşmasından doğan, kalkınma değil, zenginliği belirli ellerde toplamaya çalışan tavırlarını günümüzde üretmeye çalışan köylü kurnazlarıdır.

Nitekim sinemada bu durum çok net olarak görünür, geçmişin gerçek insanlarını bir kenara bırakıp, sahtekârlarına bugün sahip çıkmamız, onların ölmüş, bir gelenek yaratamamış insanlarına bugün sarılmamız isteniyor, gerçek budur ve her gerçek gibi de yalındır. Geçmişte öze dönmeyi savunan ve eserleriyle sinemamıza gerçek bir çıkış yaratarak bir gelenek kuran kimler vardır ve bunlar hangi eserleriyle ardılları için büyük bir ufku açmışlardır?

Bu sorunun yanıtına baktığımızda, gelenekçiler ve öze dönmeciler değil, aksine yenilikçilerin bir yaratıcı yola ulaştıklarını ve onların bir geleneğin yapıtaşını oluşturduklarını anlıyoruz. Bu açıdan söylenmesi gereken nettir: öze-dönmecilerin çoğu sanat camiasının kurnazları ve kokuşmuş yöntemleri sanat dünyasında piyasaya dayatmaya çalışan ufuksuz insanlardır.

Nedeni de basittir: öze dönmeyi savunanların büyük bir sessizlikle geçiştirdikleri esas şudur, özümüz nedir ve onu nasıl diriltebiliriz, yaşamın içinde görünür ve bilinir hale getirebiliriz?

Bu sorunsal ile uğraşmayan bütün öze dönmecileri bir kenara bırakmak gerekir, kendini tanımlamadan ve kendi sorunlarıyla yüzleşmeden, nasıl ve hangi öze yönelebiliriz ki?

  1. Batı düşmanlığı kimi kurtardı ki?

Batı düşmanlığı özünde kendini tanımlayamamanın, kendi olamamanın hıncıyla “sahte bir düşman” yaratma çabasıdır.

“Biz Doğulu, özellikle de birkaç büyük ve muhteşem insani medeniyete bağlı insanlar olarak herkesin bu şiarı benimsediği günümüzde kendi ayaklarımız üzerinde durmamız; kendi kültürel kaynaklarımızdan beslenmemiz; Batılı değer ve kalıplara iradesizce hayranlık duyup dalmaktan kurtularak kendimize dönmemiz gerekir. Bütün Asya ve Afrika ulusları buna inanmaktadır. Bazıları bizim kendimize, kendi kişiliğimize dönmemiz gerektiğini kabul etmemiz halinde bunun yeterli olacağını zanneder. Hayır, bu işin başı ve başlangıcıdır. Ama şu soru hala varlığını koruyor ve her şeyden önce buna cevap vermeliyiz: “Kendi kültürümüze dönelim” derken, bu “kendi” neyin nesidir?” (Şeriati, 16)

“Sınırlı, durağan ve donuk bir düzlemde yer alan bir toplumda, ne yazık ki anlamların yazgısı da acınacak durumdadır. Bir sorun veya bir düşünce ortaya konulduğu zaman, genellikle anlamadan, dinlemeden, bilmeden, kavramadan bir anda onun karşısına geçilir; yalnızca ispat ve akıl yürütme, bilgi ve söz ile değil, aynı zamanda ahlak dışı bütün yollarla da bastırılır ve onunla mücadele edilir. Göz derine dalarsa boğulur; ama vurdumduymaz olur, her değerin önünde durursa moda olur. Moda olunca rezil olur, o kadar rezil olur ki beyefendinin bizzat kendisi tevbe eder!” (Şeriati, 19)

Türkiye’deki akımlar da büyük oranda, moda gibi yaygınlaşıp, yüzeyselleşip, köksüzleşip şekilleniyor, nedense akımlar sanat felsefesine ve dünya görüşüne pek eğilmiyorlar, buna karşın biçim üzerine ve narsistik bir biçimde kendi eserlerinin gündeme gelmesine karşı da çok hassaslar. Onun için yönetmenler, eserlerindeki dünya görüşüne, insan kavrayışına, filmlerinde inşa ettikleri dünyanın gerçekliğine ve iktidarla ilişkilerine değil, daha çok biçime, kimleri çok beğendiklerine, ilginç anekdotlara, veciz sözlere, yaşanan sorunlar hakkında bilindik “kısa devre” yapan eleştirilere yöneliyorlar. Sözü açmıyorlar, aksine kapatıyorlar.

  1. Öze dönüşçüler niçin pişman oldular?

“Bu “öze dönüş” öyle bir şekilde ortaya çıkmıştır ki bu meseleyi o ülkelerde ağır bedeller karşılığında gündeme getirenler, bugün kendilerini bu suçlamadan kurtarabilmek için olabilecek her karşılığı ödemeye hazırdırlar. Öze dönüş, hurafeleri, donuk gelenekleri ihya etmek, gericiliğe, yerel, vahşi ve bedevi geleneklere dönüş şeklinde tezahür etmiştir. Hâlbuki öze dönüş, kendi kişiliğine dönüş ve geçmişte kültür yapan, toplum oluşturan ve medeniyet kuran yaratıcı, etkin ve öncü ruhu solumak anlamına gelir. Yoksa zaman ve ihtiyaca göre ölü, boğulmuş ve geçersiz meselelere dönüş demek değildir. Asla! Amaç birtakım anlamları, duyguları, düşünceleri ve felsefeleri zamanın derinliklerinden gün ışığına çıkarıp, bugün müzelerde sergilemek değil, bilakis gerçeğin ve hakikatin gerektirdiği şekilde kendimize dönmektir. Diyeceğim, ırk, kan ve toprak anlamında değil, milli ve insani anlamda o yerel ve ulusal kimliğe dönmeliyiz. Yani dış değerlerin saldırısına karşı insani bağımsızlığı kazanmalıyız.” (Şeriati, 16)

Bütün aklı başında insanlar bilir ki kendin olmanın birinci koşulu kendine yalan söylememek ve kendinle yüzleşmektir, dolayısıyla sanatçı için kendi toplumu için esaslı meselelere girmeden, toplumsal yapıyı anlaşılır-bilindik kılmadan, o toplumun eleştirisi neyin nesidir ki?

Bu anlamda yönetmenlerimizin sözlerinin ve filmlerinin “gerçeklik ve varlık” sorunları üzerine yoğunlaşmaması, bir kaçışçı estetiğin ne kadar baskın olduğunu gösterir. Nasıl halkımız kendi sorunlarından kaçıyorsa, sanatçılarımız da zülfü yâre dokunan şeylerden kaçıyor, belirli bir soyutlama düzeyinde, ikisi de aynı şeydir.

  1. Sanatçı geçmişi tasnif edemeden bugünü kurabilir mi?

Geçmişin analizi onun anlaşılması ve eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi anlamına gelir, ama öte yandan geçmişin eleştirisi yapılmadan geçmişe güzelleme yapmak, yalnızca bir yanılsamadır, hatta topluma karşı söylenmiş bir yalandır. Aksine geçmişin bilgisi ve bugünün mücadelesi bir bütündür, bugünün eleştirisinin geçmişin tasnifiyle birleşmemesi sadece ortalığı bulandırır. Sanat doğası gereği “eleştirel bir gerçeklik” sunar. Bu ne demektir?

Aklı başında insan sanat tarihine baktığında şunu görür: sanatçı, yaralı bir insandır.

Dolayısıyla yaralarıyla, sorunlarıyla, toplumla uyumsuzluğuyla baş etmek her insan için ciddi bir sorundur, sanatçı bu açıdan –kabaca söylersek- anormal bir insandır. Ama tabi ki bu anormal insan normalleşmek ister. Sanatı bunun bir aracıdır. Sanatçı, algısıyla ve gerçeklik arasında bir ilişki kurmakta, sanat eseri de sanatçının kendi iç dünyasındaki farklı ayrıksı dilin, komünal, toplumsal dile çevrilmiş halidir. Bu anlamda sanat eseri, toplumsal yapının içindeki huzursuz kişinin diliyle, normallerin, sorunsuz yaşayan insanların gerçek halini, ilişkilerindeki tutarsızlıkları, sevgisizliklerini, yıkıcılıkları onlara gösterir.

Aslında bilim şunu söylüyor, normal insan yoktur, bu toplumda hepimiz yaralıyız, onun için gerçek sanat eserleri, o eseri anlayanlar da büyük bir etkiye neden olur ve o insanları etkiler, çünkü esasında sorunlarımız, dertlerimiz, uyuşmazlıklarımız ortaktır ve özünde benzeri deneyimlerden türerler.

Bu anlamda sanatçının gerçeklik tasviri ve analizi, gerçekliğin insanın üzerindeki “zorbalığının” dökümü olduğu için, gerçek sanat eseri de “eleştireldir”, gerçekliğin jandarması da iktidar olduğu için, gerçek sanat eseri de iktidarın eleştirisidir.

Bu anlamda iktidarla barışık, gerçekliğe esastan muhalefet etmeyen ve içinde yaşadığı topluma güzelleme ile dolu olan ve insanın dünyadaki “biçareliği, gerçeklik karşısındaki çelimsizliği”ni anlatmayan eserler “büyük” olamıyor.

Hiçbir büyük sanat eseri, esaslı bir yara üzerinde inşa edilmeden üretilemiyor, yaratılamıyor ve toplumu derinden etkilemiyor, zamana karşı direnemiyor.

Bütün bunları bilince, sanatçı-özgürlük-iktidar ilişkisi anlaşılır hale gelir ve iktidarın beslemesi ve iktidarın pohpohladığı insanın bize büyük sanatçı olarak sunulması da, sahte muhalifin göklere çıkarılması da, dönemsel oluyor, hakikat karşısında güçsüzdürler. Ama sahte bir şeyin bir dönem için ortalığı yakıp kavurması nadir görülmez, aksine çoğunlukla böyledir. Neyse geçelim, zülfü yâre dokunmaya başladık.

  1. Özümüze döneceğiz de, özümüz nedir ki?

“Aynı şekilde bunların temel ve acil işlevlerinden birisi de bir milleti ve bir düşünceyi kör, zayıf ve zelil kılan; yaratıcılık, yenilikçilik, öncülük, hayat ve sürekli değişimi engelleyen bütün eski ve hurafe etkenlerle mücadele etmektir. Çünkü kültürel kimliğe dönüş, çürümüş eski görüşlere dönmek anlamına gelmez. Ancak ortada şöyle bir soru vardır: Dönmemiz gereken; tanımamız, ihya etmemiz ve içimizde yapıcı ve yaratıcı bir ruh olarak solumamız gereken bir kültür nedir? Öze dönüş, evet ama bu öz (kendi) kimdir?” (Şeriati, 16-17)

“Rivayetlerle örtülüdür doğunun ağzı, hikâyenin aslını kimseler bilmez.” (Mehmet Oğuz)

“Bundan yüz yıl kadar önce bir İngiliz kolonist, Avustralya’ya gider. Bir Avustralya yerlisi (Aborjin) eşliğinde kıtayı dolaşırken birden o güne kadar görmediği garip bir hayvanla karşılaşır. Yanındaki yerliye sorar:

“Bu nedir?” Yerli: “Kangroo” cevabını verir.

Kolonist, hayvanın resimlerini çizer ve ülkesine gider gitmez herkese “kanguru”yu anlatır. Zaman içinde tüm dünya “kanguru”yu tanır.

Bir süre önce Avustralya yerli dillerini incelemek üzere Avustralya’ya giden bir dil bilimci, yerlilerin bu hayvan için başka bir isim kullandıklarını görür. “Kangroo” yerli dilinde “Seni anlamıyorum.” anlamına gelmektedir!” (İş Yaşamında 100 Kanguru, Sistem Liderliği – Ahmet Şerif İzgören, s. 16)

Bizim batıyla ilişkimizde bu durum çok net görülür, genelde batılının bizimle ilişkisinde, sahih bir kıymet bilirlik değil, böylesine bir dönüşüm sürecinden sonra pek çok şey adlandırılır, ödüllendirilir, temsil edici hale gelir.

Biz kendimizi bilmezsek ve kendimizi anlatamazsak, ötekiler bizi anlamıyor diye hayıflanmak bize abes gelmez mi? İşin doğası gereği olanın suçunu Batılılara atmak?

  1. Eleştiri meselesinde küçük bir eleştiri?

-Sermaye çok acımasız, kendi çıkarları için ya da selameti için gerekirse kendi yakınlarına acımaz, harcar, bir önceki buna örnek Arınç’ın dillendirmesi de ilginç!

-Bu çok önemli, ama işin sola ve gerçek aydına yansıyan yüzü daha sarsıcı bence…

-Nedir o?

-Doğru söylüyorsun, düzen insan harcamayı iyi bilir. Ama emin ol benim tarih çalışmalarım gösteriyor ki düzenden daha çok sol insan harcıyor, ilginç oldu ama tarih çalışmam bunu gösteriyor.

-Peki neden?

-Nedeni sanıyorum çetrefilli olsa da çok açık: Solda kişisel çatışmalar çok daha belirleyici oluyor. Bak şöyle anlatayım: Burjuvazinin durumunda ortada mal var para var, yani paylaşımda esas maddiyat üzerinden şekilleniyor. Bunu paylaşmaya çalışıyorlar.

Solda ise maddi olan çok az şey var, yani paylaşılamayan, ortada olan manevi değerler yani soyut şeyler. Bunlar çok daha fazla yoruma açık oluyor ve elbette rekabette ölçüsüz oluyor. Solda esas ve halkın arasında da esas, bu yüzden sık sık samimiyete gelip dayanır. (Ara parantez, bizzat bu yüzden burjuvazinin halk önündeki kritik sınavlarında, gözyaşı dökmek etkili bir silahtır.)

Şunu unutmayın sağda ya da burjuvazinin durumunda meta mal para paylaşıldığı için, adam kendi kaybını da düşünüyor, sınırını biliyor, başlıyor, hepimiz aynı gemideyiz, durmamız gerektiği yeri bilelim anlayışına. Sonuçta da bir yerde durmasını biliyor.

Oysa sol da genellikle dengede durulmaz, bir insana karşı çıkılınca yıkmaya çalışılır, bir insanın pek çok iyi özelliği görmezden gelinir de, bir kusuru dünyanın tek ve en önemli şeyi haline getirilir.

Solda –biraz da aptalca bir biçimde- eleştiri yüceltilir, ama nesnel olmanın gerektirdiği ağırlık yoktur. İktidar da, bunu bilir ve eleştiri meselesini solcu aydınlara karşı çok iyi kullanır.

-İlginç ama önemli tespit…

-Ve eleştiriyi yönlendirir, bilgi sızdırarak, bilgiyi çarpıtarak, yeri geldiğince yalanı üreterek, insanların pek çok meziyetleri görünmez kılınırken, en küçük kusurları esastan onun sahtekâr olduğunun kanıtı için yeterli görünür.

Pek çok sol-içi tartışmada Shakespeare’in şu ünlü satırları karşımıza çıkar: “Anladığım sözleriniz değil, hitabetinizdeki öfkedir.”

İktidar pek çok önemli insanı bilgi kirliliği yaratarak solcular aracılığıyla içeriden çökertir.

Bu siyasi tarihimizin derslerinden birisidir

Birbirimizi itham etmeye bu kadar meyilli olunca, para ve meta musluğu burjuvazinin elinde olunca, bilgiyi yönetmek ve kamuoyunu yönlendirme araçları da burjuvazinin elinde olunca, solun içinde yaygın ve güçlü bir sevgisizlik olunca, burjuvazi gündemi da kamuoyunu da, aydınları da yola getirir ve teslim alır. Türkiye’de aydın pazarını yönetmek, burjuvazinin en mahir olduğu ve en becerikli olduğu alanlardan birisidir.

  1. Eleştirmen “doğru” ile sanatçı mı döver?

Eleştirmen/sanatçı ilişkisi kadar tuhaf bir şey pek yoktur. Eleştirmen özü gereği sanatçı olamamış kişidir, bu yüzden sanatçıya karşı bir hasedi vardır, çok az eleştirmen bu ilişkiyi ruhsal çatışma düzleminde aşıp söz konusu hasedi sevgiye dönüştürür. Pek çok eleştirmen kendi içinde bunu çözdüğünü, sanatçıyı değil, fakat sanatı sevdiğini söyler, ama bu aldatmacadan başka bir şey değildir.

Eleştirmen ile sanatçı arasındaki asıl ilişkiyi belirleyen nesnel düzlem ise, sanatçının ve eleştirmenin toplumsal işlevlerinin asal olarak farklı olmasıdır. Eleştirmen halkı ya da sanatçının eserine muhatap olan insanları bilinçlendirmek ve yeme kolay gelmesini engellemeye çalışmak ile yükümlüdür, yani halkı bilinçlendirmek onun asıl işlevidir. Bu anlamda sanatın tarihinden ve tarihe nasıl not düşüleceğinden eleştirmen mesuldür. Sanatçı ise halkı tavlamaya çalışır, bu nedenle sanatçı büyük oranda çoğu kere sevgi açlığından, yaptığına bin katıp, alımlı bir kılıf içinde halka sunar. Burada sanatçı iki farklı seçimle karşı karşıya gelir: halka mı seslenmeli iktidara mı seslenmeli? Şarlatanlar iktidarı ve bu nedenle statükoyu seçer, bu anlamda sanat Geziden sonra haşin çıkış yapan ve ardından keskin bir dönüşle Gökçek’ten aferin alan, hiçbir şey üretmeden, doğrudan ün para ve sosyal hayatta sahte bir saygınlığın peşinde olan, doğrudan iktidarın beslemesi olarak çalışıp “hedeflerine ulaşmaya çabalayan” bir zavallı olma durumu sanat piyasasında her zaman vardır. Eleştirmenin bu anlamda arada gerçekler ve toplumsal yanılgılar konusunda seçim sürecine müdahil olması beklenir: ama bu seçimi yaparken görevi de çatallanır. Birincisi eleştirmen yeni yetişen genç sanatçı adayları için büyük bir eğitici olmalıdır, kaşarlanmış sanatçıların “sahte şovlarına, büyüklük taslaması”na karşı uyanık olmalıdır. İkincisi eleştirmen, toplumsal olarak sanat eserlerine nasıl yaklaşılması gerektiği ve toplumun dünyayı nasıl gördüğü ve oysa nasıl görmesi arasında gerektiği konusunda modeli kuran insan olmalıdır. Bu modeli kuramıyorsa, eleştirmenin çabası beyhudedir ve varlık nedeninin altı oyulmaktadır.

Eleştirmen ulaştığı doğrular ve eser çözümlemeleri ile sanatçıyı döven değil, bizzat aksine sanat eserinin anlaşılmasını sağlayan insandır. Eleştirmen esasında sanatçıya karşı değil, sanat eserine karşı mesuldür ve sanatçıya değil, halka ve bu anlamda tarihe karşı yükümlüdür.

  1. Sanatçı bencil midir?

Sanatçı bencildir de sanat eseri bencillik üzerine nutuk vermez, kaldı ki bencilliğin bir asil tarafı yani aslolanı bir de yoz olanı, yani işin gerçeği kısmıdır, sanat camiasında esin çalmak, doğrudan düpedüz hırsızlık yapmak gibi durumların çok sık görülmesinin asıl nedeni, asil ruhla iktidar beslemesi arasındaki derin çatışmadır. Sanat dünyasında her zaman gerçek yaratıcı ile iktidar çatışır, dolayısıyla sanat dünyasında iktidarın manipülasyonları ile yükselen başı arşı alaya kıçı tavana değen çok insan vardır. Bu aradaki yapısal uyuşmazlık nedeniyle, bencillik çoğu kere haksızlık yapmanın bir parçası olur, ama böyleleri asil olmadıkları için yaptıkları bencillik değil, hırsızlıktır, piyasada hırsızlığı önlemekten birinci derecede eleştirmen mesuldür, bu eleştirinin en cefalı yönüdür. Çünkü Türkiye gibi ülkelerde hırsızlar, yavuzdur ve ev sahibini bastıracak iktidarın beslemesi bir basınla desteklenirler, gerisini Nietzsche’ye bırakalım:

“Ruhunuz hazinelere ve mücevherlere ulaşmaya çalışıyor doymak bilmezcesine; çünkü erdeminiz doymak bilmiyor armağan vermeye.
Her şeyi kendinize doğru ve içinize çekiyorsunuz; pınarınızdan sevginizin armağanları olarak geri aksınlar diye.
Sahiden, tüm erdemlerin haramisi olmalı böyle armağan eden bir sevgi; ama sağlıklı ve kutsal derim ben böyle bir bencilliğe.
Bir başka bencillik daha vardır, fazlasıyla yoksuldur, açlık çeker, hep çalmak ister; hastaların bencilliğidir bu, hasta bir bencilliktir.
Bir hırsızın gözüyle bakar parıldayan her şeye; aç birinin açgözlülüğüyle değerlendirir bol yiyeceği olanı; ve her zaman armağan edenlerin masasına yanaşır.
Hastalık ve görünmez bir yozlaşma dile gelir böylesi bir hırsta; hastalıklı bir bedenden konuşur bu bencilliğin hırsız açgözlülüğü.
Söyleyin bana kardeşlerim: kötü ve en kötü olarak kabul ettiğimiz nedir? y o z l a ş m a değil midir? -armağan eden ruhun eksik olduğu yerde yozlaşmanın bulunduğunu sezeriz hemen.
Yukarı doğrudur yolumuz, bir türden bir üst-türe. ancak, “hep bana, hep bana,” diyen, yozlaştıran bilinç bir dehşettir bizim için.
Yukarıya uçar bilincimiz: böylece bedenimizin bir benzetmesidir, bir yükselişin benzetmesidir. Böylesi yükseliş benzetmeleridir erdemlere verilen adlar.
Böylece geçer beden tarihin içinden, oluşarak ve savaşarak. Ya tin- tin nedir beden için? Savaşlarının ve zaferlerinin habercisi, yoldaşı ve yankısıdır. (Böyle Söyledi Zerdüşt, Armağan Eden Erdem Üzerine, 69-70, çev: Mustafa Tüzel)

Zahit Atam
Yeni Sinema Dergisi [Nisan-Mayıs 2015]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cemil Meriç: Gerçek aydın, yalanların peçesini yırtan, dünyadaki bütün haksızlıklara dur diye haykırandır

Aydın ele avuca sığmayan bir mefhum. Tarifi ülkeden ülkeye, çağdan çağa değişmiş. Sonunda tek kelimeye hapsedilmis mef­hum: entellektüel. Bugünki hüviyetiyle...

Kapat