‘Entelköy Efeköye Karşı’ filmi Üzerine Yönetmen Yüksel Aksu ile Söyleşi – Zahit Atam


Yüksel Aksu ile Anadolu kültürü, tarihsel geleneklerimiz, mitolojideki kolektif arketipler, mizah ve direniş, iktidara karşı bir varoluş alanı olarak mizah, epik anlatı, enteller ve halkın dilinden anlamak, kendimizle yüzleşmek ve insanı genel olarak sevmek, hümanizma ve bizim Akdenizliliğimiz üzerine söyleştik. Çıkış noktamız tümüyle Entelköy Efeköye Karşı filmiydi,  sanat eserinden yola çıktık ve hayatı/sinemamızı yorumladık. Buyurun dostlar sofrasına...

Zahit Atam: Anlatı içinde anlatı modeli, anlatı içinde anlatı üzerine yorumlar yapmak, epizotlar kullanmak, böylesine bir biçim arayışı ve bunun da ötesinde filmin sıcaklığını koruması ve izleyici üzerinde bir karnaval havası yaratmasından başlayalım: Halka erişmek için epik söylemi kullanmak bizim mizahımız için tümüyle yeni bir yöntem, bu anlatının kuruluşu ve yönetmenin meramı meselesi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Yüksel Aksu: Aslında Geleneksel Anadolu Gösteri Sanatlarında var olan bir biçem. Yani belirli bir yabancılaştırma ve oyun içinde oyun olduğunu hatırlatan unsurlar bizim tarihimizde varolan bir yöntem. Aynı zamanda Brecht’in dünya sineması ve tiyatrosuna armağan ettiği bir yöntem. Epik tiyatroda daha rasyonel yöntemler olsa da, karnavalesk bir yapı da vardır. Ben, Brecht ve geleneksel meddahlık, orta oyunu ve köy seyirlik oyunları arasında bir akrabalık olduğunu düşünenlerdenim. Hem göstermeci oyun kurma tekniği hem de yabancılaştırma teknikleri açısından, biz de kadim olan ile çağdaş olanın yolları kesişir, sadece son otuz yıllık dönemde büyük oranda unutuldu. Öyle ki benim yeni yetişen kuşaklarla şahsi görüşmelerimde ortaya çıkan ve çok üzüldüğüm bir olgu olarak, epik tiyatro ve Brecht’i hiç okumadan ve öğrenmeden sahneye çıkmaya başlayan bir kuşak var, ama epik yöntem aynı zamanda bizim kültürümüzde halkın katılımını sağlama açısından da çok etkili oluyor. Böylesi eserleri insanımız daha sıcak buluyor. Özellikle modern tiyatro öncesi biçim ve teknikler doğal olarak Brehcht’e ilham kaynağı olmuştur. Filmimde anlatı içersinde anlatı tekniği bu gelenekten ödünç aldığım bir yöntem. Filmi soğutmaktan ziyade masalsı ve samimi bir hava kattığı için sıcaklaştırıyor diye düşünüyorum. Oturttuğum ve yerleştirdiğim bir yöntem değil, deniyor ve araştırıyorum. Yönetmenin meramına gelince; derdini, meramını dolandırmadan farklı bir teknikle anlatmak gibi bir derdim var sadece…

Anlatı içersinde anlatı üzerine yorum yapmak sadece temaşa sanatlarında değil; edebiyat ve özellikle masal geleneğinde de anlatıcı zaman zaman metnin içerisine girer, olaylara karışır ve tekrar çıkabilir. Bu nedenle masal her anlatılışında yeni biçimler kazanır, zenginleşir, kıssadan hisse içinde dersler verilir. Biçimsel olarak bu metni soğutur gibi görünse de uygulanış biçimine göre tersi de olabilir, ben çağdaş ile geleneksel ya da kadim arasında bağlar kurmak istiyorum. Daha sıcak daha naif ve daha sahici bir etki yaratabilir. Uygulamayı yaparken sadece batı kalıplarından hareketle yaparsak, genelde eseri soğutup bir tekniğe hapseder ve fazlaca rasyonel hale getiririz diye düşünüyorum. Bir dönemin Brecht’in etkili uygulamalarında, geleneksel temaşa sanatlarına sırt çevrilip, fazlaca batılı metotlara başvurulmuş, dolayısıyla bu tür denemeler dönemin zihniyet ikliminden de kaynaklanarak biraz soğuk ve kuru kalmış diyebilirim. Gösteri sanatlarında Dionysos’u unutmamak lazım. Filmi çektiğim bölge Dionysos’un ve Apollon’un bölgesi, bu anlamda ben filmlerimde son 15 yıllık dönemdeki pesimist-kötümser-iç karartıcı atmosfere karşı, yaşamla daha barışık ve hayatın içinden konuşan karakterleri merkeze oturtmayı istiyorum.

Zahit Atam: Film belirli açılardan toplumsal bellekte yer etmiş meseleler üzerine dayanıyor, gerek Entelköylüler gerekse Efeköylüler şu ya da bu şekilde toplumda görünür yüzeydeler, ama bunların çatışması ve hayat gailesi için karşılaşmaları bizim için tam bir yenilik anlamına geliyor. Köylümüzün bir yandan kültürel/tarihsel köklerini kaybetmesi, öte yandan ise köylünün kendine yeni bir varoluş alanı yaratamaması ve giderek küçük burjuvalaşma yaşamaya başlaması tarihsel bir durum. Bu açıdan Köylülerle başlarsak, onların yaşamları medyanın böylesine yaygın, kültürün çok daha popüler hale gelmesi öte yandan, otantikliğini kaybeden söyleme çok daha maruz kalmaları… gibi açılardan köyün sosyo-politik yapısının değişimine ilişkin gözlemlerinizi ve kültürel kimliğini bulma çabaları üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Yüksel Aksu: Çok zor ve uzun bir cevap gerektiriyor. Açıkçası biraz da beni aşıp, sosyolojinin alanına giriyor sanki. Sanırım globalleşme ve kapitalizm, köylülüğü otantik anlamda yok etti. Bugün köylümüz filmimizdeki aşırı karakterinin de belirttiği gibi, gelenekle ve bin yılların kültürüyle bağlarını büyük oranda kaybetti. Geleneksel otantik köylülükten bahsetmek artık çok zor! Hem kitle iletişim araçlarının bombardımanına tutuldular hem de kapitalizmin tarımda da tekelleşmesine maruz kaldılar. Bu onların toprağa bağımlı küçük, entansif üretimlerini dolayısıyla zihniyet evrenlerini darmadağın etti. Genel olarak Anadolu, akıl yürütme açısından köylülükten varoşlaşmaya ve küçük burjuvalaşmaya doğru bir evrim gösterdi. Otantik ve yerel kıymetlerini kaybedip, gözünü metropolün lümpen kültürüne dikti. Halk ozanlarını, anlatıcılarını, masallarını, manilerini, el zanaatlarını kaybedip, yerini merkez üretimin kültürüne bıraktı. Güzelim geleneksel evlerin yerine gecekondudan bozma katlı evler, halı kilim yerine laminant ya da kitsch makine halıları, ahşap işlemeli balkonların yerine PCV kaplamalı balkonlar… Say say bitmez. Aslında feodalizm ya da Asyatik kültür her ne dersek diyelim kayboldu ve metropolün varoş kültürüne eklemlendi diye düşünüyorum. Ortada koca bir yozlaşma ve kimliksizlik!.. Ne yerel kimlik, ne de sınıf kimliği kaldı. Buna karşın insana aç olma, harbi insana aç olma durumu hala devam ediyor. Ben bir yandan köylülüğün kendi kültürünü kaybetmesini, bir ironik durum olarak anlatırken, kırsal yaşamı kentsel kültürün yabancılaşmasına yeğleyen entellerin de bu insanlara uzak durmasını, içlerine girmeyi becerememesini eleştiriyorum. Bu anlamda yeni bir ilişki için, herkesin kendini gözden geçirmesi lazım, entellerin de artık halkımızla halkın diliyle konuşmaları da gerekiyor ki iletişim ve yalıtılma sorunu aşılabilsin, halkımızla ilişki kurmak isteyen kendi niyetlerini saklamasın, aksine onların anlayabileceği dille anlatsın, çünkü niyet temizdir. Kültürel sorunlar ise ortak dilde yapılır, dilin kendisi ve meramın temizliği ilişkinin ve anlaşılabilmenin başlangıcını yapar, gerisi hayatın akışının işi, ama ilk darbeyi vururken karşındaki ne diyor diye dinlemeyi bileceksin. Bizim insanımızın küreselleşmeden aldığı darbe, onları en çok insana aç yapmıştır, bunu bilelim.


Film üzerine düzenlediğimiz söyleşiden bir fotoğraf

Zahit Atam: Entelköylülerin giderek daha çok toplumsal arketiplere sahip çıkmaya çalışması, köylülerin aksine modernlikten kaçmaları ve hayatın anlamsızlığını daha çok hissetmeleri, bir tür ilkel ama sahici yaşam diye kıra gitmesi açısından yaklaşırsak, köylülerin özlemleriyle tam ters yönde ilerliyor. Buna karşın köylülerin naifliğinden de uzaklar, insan yaşamına bir anlam bulma çabası açısından gerek köylülerle ilişkileri gerekse de kendi içlerindeki çatışmalar açısından, Entelköy hayatı daha mizahi, daha ruhen asil ve mücadeleci bir şekilde kavrarken, derin bir hümanizmi de içerebilir mi? Yoksa bu istek yapısı gereği ütopik mi olmak durumunda?

Yüksel Aksu: Bence derin bir hümanizmi içerebilir. Hümanizm insana içkin bir şey, naturasında (doğasında) olan bir şey, dolayısıyla ütopik değil, son derece gerekli ve doğal bir şey. Sadece hayatın içersinde üretim ilişkilerinin yarattığı kültüre göre yer değiştiriyor, gidip gelebiliyor ama kadim olan insan sevgisi, gerisi yalandır bence. Hayat başka türlü çekilemez. Küreselleşme ve liberalizm işe insan sevgisini karşısına almakla başlar, bunun yerine insan insanın kurdudur ya da rakibidir söylemini koyar, oysa bizim Akdenizli kimliğimiz içinde, dosta ya da misafire karşı açlığımız ve onu soframızın başköşesine oturtma tavrımız açısından yaklaşırsak, bu toprağın hamurunda hümanizma var, yeter ki yaren olmayı bilelim.

Zahit Atam: Dondurmam Gaymak’la birlikte Entelköy Efeköye karşı filminizde geleneksel yaşamın kimi uzantılarına sahip çıkıyorsunuz, filmin kritik yerlerinde bir tür uzlaştırıcı, görüp bilen, halden anlayan insan olarak var oluyorlar. Burada hem kırık çıkıkçı hem de rüyayı yorumlayan karakter olarak varolan “bilge Anadolulu”, Dondurmam Gaymak’ta ise intihar teşebbüsünden sonra hayat ve doğayla barışık bir yaşam sürme üzerine gece boyunca nasihat veren karakterimiz… Bu anlamda geleneksel yaşamın kimi yönlerinin giderek arka planda kalmasına ağıt yakar gibisiniz, üstelik bu karakterler filme derin bir hümanizma da katıyor. Geleneksel olan, bilgelik ve mizah konusunda bu açıdan neler söylersiniz?

Yüksel Aksu: Ağıt yakıyorum belki ama geçmişi kutsadığım söylenemez. Ben geçmişe saklı olan kadim değerlere selam çakıyorum. Tarihsel diyalektikte saklı olan kadim değerlere… Belki Walter Benjamin gibi. Geçmiş ve gelenek insanlığın ortak mirasıdır. Kölecilikten bugünlere çok yol katettik… geleneğin kolektifleştirici bir yanı da var, kolektif değerleri yaşattığı kadar hayattan çıkarılan derslerle de dolu olabilir. Bilgelik bu anlamda yüzyılların birikimini günümüze taşıyan unsur. Hatta bunun da ötesine geçen şeyler var, toplumlararası bir durummuş gibi görünüyor, kültürlerarası bir durum. Bu açıdan iyinin ve kötünün bu mücadelesinde iyiye ait olanlara, ama geçmişten ama şimdiki zamandan göndermeler yapıyorum. Bu iyilik bizde saklı, sahip çıkmalıyız ya da hatırlamalıyız diyorum, üstelik liberalizm bu değerleri yok ederek kimliğimize saldırırken, köklerimizi bilmek ne onun esiri olmaktır, ne de yeniliğe karşı olmak. Yoksa Yahya Kemal lezzetinde safdilli bir nostaljiye fazla itibar etmem. Kötülük geçmişte de vardı bugün de var… Ben iyiliğin ve güzelliğin tarihiyle ilgileniyorum, bunun içinde geçmişten, Anadolu’nun çok kültürlü tarihinden beslenmeye çalışıyorum. Geçmişin değerlerini belirli bir süzgeçten geçirerek, akil unsurlarını yardıma çağırıyorum, aynı zamanda geçmişin hatalarını filmde filmin bir karakterine çözümleterek eleştiri konusu da yapıyorum, iki başlı bir süreç, eleştirerek içerme gibi diyalektik bir tavır bu. Gelecekten umudumuz kalmaz ise bak daha önce becerilmiş anlar, durumlar var diyorum… Dondurmacıya da şimdiki köylülere de…

Zahit Atam: Hem önceki hem de bu filminizde “sosyalist” ya da “aşırı” karakterimiz var, bu karakterler belirli açılardan yaşadıkları coğrafyanın parçası olmalarına karşın, kendi fikirleriyle varoldukları için, oldukları gibi kabul edilmişler. Ama fikirlerini dile getirirken sürekli “korkulan ve zararlı” muamelesi görüyorlar. Bu açıdan kültürel yapımızın içinde “aşırının” özellikle yerellikteki konumu ve topluluğun kendine yönelik bilinci arasındaki ilişki hakkında neler söylenebilir? Her iki karakterde bir oto-kritik yapan ve o toplumun da şu ya da bu bilincini temsil eden yönüyle toplumun dışına sürülmüşlüğü arasındaki ilişkiyi mizahi de olsa yeniden yorumlayıp bilince çıkarabilir miyiz?

Yüksel Aksu: Evet çıkartabiliriz. Sosyalistlerle, sosyalistlikle melodram, trajedi denklemi bozulmalı bence. Kahkahanın önemli bir protesto geleneği olduğu, mizahın etkileyici ve değerli bir muhalefet olduğu tekrar düşünülmeli. Yüzyıllar boyunca halk ve ezilen sınıflar ağırlıkla mizahla muhalefet etmiştir. Bu yüzden sınıflı kültürün en büyük kuramcısı Aristoteles mizahı, komedyayı aşağılamış, tragedyayı göklere çıkartmıştır, çünkü istediği kadar rasyonalist olsun, egemen sınıfın dilinden konuşur ve muhalif karaktere karşı çıkar. Tragedyayı soyluların uğraşısı, komedyayı köleler ve halkın uğraşısı olarak çerçevelendirmiştir. Dikkat edersen egemen sınıflar doğru dürüst mizah kahramanları çıkartamaz. Antik dönemde Silenoslar, ortaçağda Nasreddin hoca, Keloğlanlar hep halkın kahramanlarıdır. Mizahı bir tür halkın öz bilinci, aynı zamanda iktidara karşı bir savunma mevzisi, gerçeklerin dile getirildiği bir er meydanı olarak da görmek mümkün.

Zahit Atam: Aşırı genel olarak kadınlar tarafından daha kabul edilir bulunuyor, bunun nedeni onların hayatla karışık ve diğer yerlilerin pek fazla konformist ve uzlaşmış olmalarını hayatın içinde görmüş olmaları bir neden olarak ileri sürülebilir mi?

Yüksel Aksu: Bu konuda fazlaca bir fikrim ve toparlayıp kurabileceğim cümleler yok maalesef. Ama köylü kadınların özellikle, insanları egemen sınıfın bakış ve suçlamaları ile kodlamadan daha insani değerlerle ve daha uzlaştırıcı tavırla karşıladıkları doğrudur.

Zahit Atam: Hayatın içinde alay/mizah/ironi bir tür öz savunma gibi duruyor, bu insanlar belirli açılardan hayata ve zamanın akışına karşı bir tür direniş olarak mizahı yaşıyorlar ve yaratıyorlar. Bir direniş, bir özbilinç, bir sebat etme çabası, örtülen gerçekliği açıklığa çıkarma uğraşı olarak mizah/sinema/köylü ya da yerellik konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Yüksel Aksu: Az önce söylediğim yere geliyoruz. Mizah çok ciddi bir direnme alanı. Çok iyi bir tabu deviren… Çok iyi bir savunma mekanizması, bir özbilinç, ayakta kalma yöntemi. Sen daha iyi bilirsin Freud da esprilerin kökeni ile bastırılmışlık arasında ilişkileri söyler. Wittgenstein, Bahtin, Bergson, Hegel kafa yormuşlar bu meseleye. Ama en çok ta Brecht itibarını iade eder mizahın. Komedinin bir avantajı da acıları tasaları keyifli biçimde sunması… Acıyı tasayı gülerek resmetmek büyülü bir şey bence… kendiyle ve gerçeklikle alay etmek bir tür kayıpları da telafi etmenin ve insanın kendisini sağaltmanın da bir yolu. Kayıplarımızla birlikte yaşamalıysak, o zaman mizah bir tür gerçekliği kabul edebilmenin bir yolu olarak da anlam kazanır.

Zahit Atam: Filmlerinizde yeni Türkiye sinemasının bir parçası olmanıza karşın, onlardan çok farklı olarak derin bir iyimserlik ve insan sevgisi bulunuyor. Bu açıdan mizahın sağaltıcı etkisi midir, sanatçının karakteri midir, yoksa kültürel bağlarını kaybetmemenin, bir yerelliğe sağlam bir aşıyla bağlanmanın verdiği umut ilkesi midir? Mizah sağaltır mı kısacası?

Yüksel Aksu: Bence sağaltır. Hem ruhen hem bedenen… Masaj gibi göbeğin hopluyor vücudunun birçok yeri çalışıyor gülerken. İnsan sevgisine gelince; başka türlü yaşayamam. Yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi insan iyilik ve kötülükten yaratılmış. Dinlerin ontolojisi de, mitler de aşağı yukarı bunu söylüyor. İslam ontolojisine göre; melekler iyilik’ten, şeytan kötü’lükten yaratılmış. İnsan ise hem ‘iyilik’ hem de ‘kötülük’ten. İkilemden yani. Eğer iyi olmaya yönelirse meleklerden daha değerli, kötü olmaya yönelirse şeytan’dan daha değersiz oluyor. İnsana özgür irade önerilmiş. Seçim ona, onun iradesi veya nefsine bırakılmış. Ben iyilik, iyimserlik ve umudun peşinde olmaya çalışıyorum. 20. yüzyılın en belalı konjonktüründe bile Albert Camus, “Sisifos” mitinden umudu devşiriyor. Yani umutsuzluktan umudu… Ondan daha kötü koşullarda değiliz. Bu yorumsama, bu perspektif değerli bir şey bence… Kültürel bağlarım ve yerelliğim bu iyimserliğimi besliyor olabilir. Hayatımız bizim mizahla ve insan sevgisiyle yoğrulmuş, insanı yok sayamayacağımıza göre kusurlarıyla kabul etmek için, gerçekliği alayla ve sevgiyle kabul eden bir hoşgörünün bile mizahla yapılabileceğini göstermek kendi içinde bile çok anlam kazanıyor.

Zahit Atam: Filmin kritik yerinde görülen rüya her iki filminizin de ortak noktası, gidişat içinde kaybolmuşken rüyayla kendine gelmek. Bu açıdan kendi rüyalarınızdan ve Efeköylülerin kolektif rüyalarından, düşsel arketiplerinden örneklerle söyleşimizi bitirebilir miyiz?

Yüksel Aksu: Rüyaları somut ve değerli gerçeklikler olarak gören birisiyim. Psikanalize kadar bu mesele mistisizmin alanında kalmış olabilir. Ama Freud’dan beri somut inceleme alanına dönüşmüş durumda. Dolayısıyla rüya hem benim için hem de mesleğim olan sinemanın vazgeçilmez alanı. Sinema rüyanın kendisi neredeyse…

Psişik evren’in, toplumsal bellekle de alakası olduğuna inanırım. Muhtarın gördüğü rüya toplumsal bilinç altınında tezahürüdür bence. Dolunayda;

Ay doğar aşmak ister,
Top zülüf yaşmak ister
Şu benim deli gönlüm
Yâre kavuşmak ister

Dörtlüklü türküdeki ay sembolünün erotizm, bereket gibi ima edilen unsurların: antik mitolojiden tutun, dinlere, ilkel toplumlara, modern toplumlara kadar değen yanları vardır. Nitekim rüyasında gökteki hilal, kızın gelin başlığına döner, kırmızı kurdeleye bekârete uzanır. Sonraki sekansta Selene mitini tam da orijinal tapınağında Aşırı’ya anlattırarak o bölgenin yerel-tarihsel ama dünyaya mal olmuş hikâyesini aktardık. Ay imgesi filmin gizli ve açık light-motifidir.

Hilal ile boğa kültü arasında Hitit mitolojisinde bağıntı vardır. Aynı şekilde zeybek oyununda kaldırılmış kollar, boğa boynuzunu temsil eder diyen kaynaklar var etnoğrafik araştırmalarda. Zeybek’in Zeus-Baküs ilişkisi konusunda da tezler var. Ve birçok araştırmada Dionysos keçi olduğu kadar bazı yerlerde boğa olarak da nükseder… Artemisin omuzları boğa kafası, göğüsleri boğa taşaklarıdır diyenler var. Bilinçaltı, toplumsal bilinçaltı, mitler ve rüyalar psikanalizin alanı, fazla ahkâm kesmek istemem. Ben sadece bu sosyal belleğe bazen bilincimle, bazen içgüdüsel olarak imalarda bulunuyorum. Vaktimizin ve sabrımızın bol olduğu bir zaman uzun uzun konuşuruz bunları. Dost meclisini gerektirir.

Bu inanılmaz sıkı ve tetikleyici tespitleri yapıp sorduğun sorular için sana şaşkınlığımı teşekkürlerimi de söylemeden söyleşiyi bitiremeyeceğim…


Ödüllü yönetmen ve senarist Yüksel Aksu, 1966’da Ula/Muğla’da dünyaya geldi. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-Televizyon Bölümü’nden 1993 yılında mezun olduktan sonra, yüksek lisans derecesini bitirdi. Öğrencilik yıllarında birçok kısa film ve belgesel çekti. Birçok usta yönetmene asistanlık yaptıktan sonra, 1999 yılından itibaren popüler olmuş birçok dizi filmin yönetmenliğini yaptı.
2006 yılında “Dondurmam Gaymak” adlı filmi ile Oscar ödüllerinde “En İyi Yabancı Film” dalında aday adayı olmuş ve aynı yıl içerisinde Amerika Birleşik Devletleri’nin birçok festivalinde ödül almıştır.
Yüksel Aksu’nun “Aristotales ve Konvansiyonel Sinema”, “Brecht ve Çağdaş Sinema” başlıklarıyla yayınlanmış makaleleri vardır. Aynı zamanda “Trajik Gelenek ve Sinema” adlı kitabı yayına hazırlanmaktadır.
Filmler
Anadolu’nun Son Göçerleri Sarıkeçililer / 2010 – Belgesel
Dondurmam Gaymak / 2006 – Komedi
Maksat Namım Yürüsün / 1996 – Belgesel
Underground Kadir ve Sinema Çetesi / 1995 – Belgesel
 Zamanın Labirentinde Karşılaşma / 1993 – Kısa Film
Diziler
Bir Dilim Aşk / 2004
Büyük Yalan / 2004
Pilli Bebek / 2004
Yılan Hikâyesi / 1999
 Yasemince / 1997
Ödüller
47. Altın Portakal Film Festivali – “Anadolu’nun Son Göçerleri Sarıkeçililer”
En İyi Belgesel
25. İstanbul Film Festivali – “Dondurmam Gaymak”
Özel Jüri Ödülü
13. Adana Altın Koza Film Festivali – “Dondurmam Gaymak”
Özel Jüri Ödülü
İzleyici Ödülü
En İyi Erkek Oyuncu
4. Newyork Queens International Film Festival (USA) – “Dondurmam Gaymak”
En İyi Yönetmen
En İyi Komedi
HBO Comedy Films Festival (USA) – “Dondurmam Gaymak”
En İyi Yabancı Film
2. İsmail Dümbüllü Ödülleri – “Dondurmam Gaymak”
En İyi Film
18. Ankara Uluslararası Film Festivali Ulusal Yarışma – “Dondurmam Gaymak”
En İyi Yeni Yönetmen
7. Ankara Uluslararası Film Festivali – “Underground Kadir Ve Sinema Çetesi”
İkincilik Ödülü
Adana Belgesel Film Ödülleri – “Underground Kadir Ve Sinema Çetesi”
Birincilik Ödülü

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bilimsellik, Yasalar ve Marksizm – Mehmet Aksoy | Yarı-deliler, yarım akıllılar ve yarı-cahiller

Leverrier ya da Roemer adlarını hiç duydunuz mu bilmiyorum, ama ben kendilerini pek severim. Öyle onları çok iyi tanıdığımdan da...

Kapat