Cesare Pavese: “Kendi gerçek kişiliğimizi görürüz bunalım sırasında”

Cesare PaveseCarlotta’yı tanıdığımda, neredeyse yaşamıma mal olacak bir fırtınayı atlatmak üzereydim; beni sevenden kaçmış, şehrin ıssız sokaklarından dönerken buruk bir sevinç duyuyordum. Uzun süre, gecelerimi gündüzlerimi bir kadının kaprisiyle aşağılanmış ve çılgına dönmüş olarak geçirmek düşmüştü payıma.
Şimdi, hiçbir tutkunun, o tutkuyu içinde taşıyan kişinin yapısını değiştirecek kadar güçlü olmadığına inanıyorum. Ölünebilir, yine de değişmez hiçbir şey. Coşkunun doruğu aşıldıktan sonra, yine onurlu kişi ya da dolandırıcı, aile babası ya da çocuk olur insan, daha önce neyse; hayatını yaşamayı sürdürür. Ya da daha iyisi: Kendi gerçek kişiliğimizi görürüz bunalım sırasında, bizi dehşete düşürür bu, olağanlık bıktırır, uğradığımız aşağılamanın ağırlığı ölçüsünde ölmek isteriz belki, ama kendimizden başka suçlayacak kimse de yoktur.

Bu yalnız yaşamı sürüyorsam, günlerimi amaçsız, dünyayla bağ kurmakta yeteneksiz yakınlarıma sevgi duymadan dayandığım anneme, sevmediğim yeğenime karşı kayıtsız geçiriyorsam, ona borçluyum bütün bunları: Her şeyi ona borçluyum, ama başka biriyle daha iyi olmaz mıydım acaba? Beni, doğamın istediği gibi aşağılama yeteneğinde olan başka biriyle demek istiyorum.

Bununla birlikte, bana kötülük yapıldığı, kadınımın beni aldatmış olabileceği düşüncesi biraz rahatlatıyordu beni, o sırada. Acının bir derecesinde, haksız olarak acı çekildiğinin düşünülmesi, kaçınılmaz bir şey, doğal bir uyuşturucudur: En kıskanç isteklerimize göre, yaşamın büyüsüne güç kazandırır yeniden bu; nesnelerin karşısına değerimizi duyurur yeniden; yükseltir. Denedim bunu ve haksızlık, nankörlük daha da vahşice olsun isterdim, ayrıca. Bir hava ya da ışın yayılması gibi gizli, yaygın bir duygu o uzun günlerde, o acı dolu gecelerde anımsıyorum: Bir şaşkınlık bu, bütün bunların böyle olmasının, kadının gerçekten kadın olmasının, sayıklamaların, kasılmaların böyle olmasının, iç çekişlerin, sözlerin, olayların, benim kendimin gerçekten böyle olmamın verdiği şaşkınlık.

İşte böyle, bir haksızlığa uğrayınca, ben de bir başkasına, bu dünyada hep olduğu gibi, suçluya değil bir başkasına haksızlık ederek karşılık veriyordum.

Doymuş, dinlenmiş olarak çıkıyordum gece Carlotta’nın dairesinden, özgür, uzayıp giden bulvarın tadına vararak, her türlü sevgi gösterisinden uzak, ilk gençliğimin duygulanmaları, düşünceleri peşinde, tek başına dolaşmak hoşuma gidiyordu. Gecenin basitliği karanlık, lambalar her zaman şefkatle almıştır beni içine, en sevgili, saçma düşleri kurdurtmuştur bana, karşıtlığıyla renklendirmiştir onları, büyütmüş büyütmüştür. Arzulu alçakgönüllülüğü yüzünden Carlotta’ya duyduğum hınç bile, karşısında duyduğum acımanın beni içine düşürdüğü tutukluktan kurtuluyor, yalnızca bir oyun oluyordu burada.

Ama genç değildim artık. Carlotta’dan daha iyi kopmak için uzun uzun düşünüyor, gövdesini, okşayışlarım inceliyordum. Carlotta gibi kocasından ayrılmış, henüz genç, çocuksuz bir kadının benimle avunabilmesi olacak iş mi diye düşünüyordum, acımasızca. Ama çok basit bir sevgiliydi zavallıcık, belki bunun için aldatmıştı ya kocası da.

Yan karanlık sokaklardan kol kola geçerek sinemadan döndüğümüz akşamı anımsıyorum:

“Memnunum. Seninle sinemaya gitmek çok güzel bir şey,” demişti Carlotta.

“Kocanla da gider miydin?”

Gülümsüyordu Carlotta. “Kıskanıyor musun?”

Omuz silktim. “Kıskanmam neyi değiştirir?”

“Yorgunum,” diyordu Carlotta, sıkı sıkı koluma girerek, “bizi bağlayan bu yararsız zincir hem benim hem onun yaşamını yıkıyor, bana yalnız kötülüğü dokunan bir ada saygı göstermek zorunda bırakıyor beni. İnsan hiç olmazsa çocuğu olmayınca boşanabilmeliydi.”

Uzun ılık dokunuşun, isteğin verdiği bir yumuşaklık vardı üzerimde o akşam.

“Ne çok derdin varmış!”

“Ah sevgilim,” dedi Carlotta, “niçin her zaman bu akşamki gibi iyi değilsin? Düşün, bir boşanabilseydim.”

Hiçbir şey söylemedim. Yine boşanmaktan söz ettiği bir defasında patlamıştım. “Biraz insaflı ol ama, senden rahatı var mı? Canının istediğini yapıyorsun, ayrıca, seni aldattığı doğruysa bile, sen de karşılığını veriyorsun sanırım.”

“Hiçbir şey yapmak istemedim,” diye karşılık vermişti Carlotta. “O günden beri çalışıyorum.” Bana bakarak: “Üstelik şimdi sen varsın, öyle bir şey olsa, seni aldatmış duyumsardım kendimi.”

Ağzını öperek kapatmıştım o sinema akşamı. Sonra istasyon kahvesine götürüp iki bardak içki içilmiştim.

Camların buğulu ışığında bir köşede iki sevgili gibi oturuyorduk. Ben de epey içtikten sonra, yüksek sesle:

“Bu gece bir çocuk yapalım mı, Carlotta?” dedim.

Birkaç kişi dönüp baktı, eliyle ağzımı kapatmıştı çünkü Carlotta, yüzü kıpkırmızı, ama gülerek.

Konuşuyor konuşuyordum ben. Carlotta filmden söz ediyor, aptalca şeyler söylüyordu, tutkulu ve aptalca. Ben içiyordum, Carlotta’ yı ancak öyle sevebileceğimi bildiğim için.

Dışarıya çıkınca soğuk canlandırdı bizi, eve koştuk. Bütün gece onunla kaldım, sabah uyandığımda, saçları dağılmış, uykulu, bana sarılmaya çalışır duyumsadım onu yanımda. İtmedim; kalktığımda başım ağrıyordu bununla birlikte, Carlotta’nın şarkılar mırıldanarak bana kahve hazırlamasındaki sevinç öfke veriyordu. Sonra da birlikte çıkmak zorunda kalacaktık, neyse kapıcı kadını anımsadı da beni önden gönderdi, kapının arkasında sarılıp öpmeyi unutmadan elbet.

O uyanıştan kalan en canlı anım caddedeki ağaçların dalları: Odanın perdelerinin ardından, siste belli belirsizdiler. İçerdeki o ılıklık, o üstüme düşme, bekleyen sabahın çıplak havası diriltti beni; istediğim tek şey, tek başıma, çok başka bir uyanış, çok başka bir eş düşleyerek çevreyi seyretmek ve sigara içmekti, yalnızca.

Carlotta’nın bu durumlarda benden kopardığı yumuşaklığa, ondan ayrılır ayrılmaz kızmaya başlıyordum. Onun en zavallı anısından kurtulmak için ruhumu didik didik ederek, zaten yeterince katı olan yüreğimi daha da katılaştırarak, öfkeli anlar geçiriyordum. Boşluktan ya da kötülüğe eğilimli olduğumuz için, ama onun kendini aldatmak istediğinden başka herhangi bir nedenle seviştiğimiz açıktı. Sevişmeden sonraki ağır, mutlu bakışını anımsamak öfkelendiriyordu beni, yüzüne bakmak istemiyordum; bu bakışı istediğim tek insansa onu hep esirgemişti benden.

“Beni böyle olduğum gibi kabul edersen et,” dedim bir defasında, “ama yaşamıma girmeyi kafandan çıkar.”

“Beni sevmiyor musun?” diye kekeliyordu Carlotta.

“Bir parça sevme yeteneğim vardı, gençliğimde yok ettim onu da.”

Bazen de, utanç ya da şehvet yüzünden onu biraz sevdiğim için öfkeleniyordum kendime.

Carlotta gülümsemeye çalışıyordu.

“Hiç olmazsa iyi birer dostuz, değil mi?”

“Bak,” diyordum, ciddi, “iğreniyorum bu hikayelerden: Sıkılan bir erkekle bir kadınız biz, yatakta iyi anlaşıyoruz…”

“Ah, bu doğru,” diyordu tırnaklarını koluma geçirip yüzünü saklayarak, “hoşuma gidiyorsun.”

“O kadar işte.”

Ondan haftalar boyu kaçmam, kahvesinden daireye telefon ederse çok işim var diye yanıtlamam için, böyle bir konuşmadan sonra zayıf davrandığımı düşünmem yetiyordu. İlk defasında darılmayı denedi Carlotta. Üzüntülü bir akşam geçirttim o zaman, soğuk soğuk divanda oturuyordum, abajurdan dizlerine beyaz bir ışık düşüyor, bakışlarındaki acılı titremeyi duyumsuyordum yan gölgede. Bu dayanılmaz gerilim içinde, “Teşekkür edin bana, signora: Bu oturumu belki de diğerlerinden daha çok anımsarsınız,” dedim sonunda.

Carlotta kımıldamadı.

“Niçin beni öldürmüyorsun, signora? Bana kadın tavn takındığını sanıyorsan vakit kaybediyorsun. Ben kendim yaparım kaprisleri.”

Soluğu duyuluyordu.

“Mayo bile,” dedim, “işine yaramaz bu akşam…”

Birden önüme atıldı Carlotta, siyah başının atılmış bir eşya gibi beyaz ışıktan geçtiğini gördüm. Ellerimi ileri uzattım. Ama Carlotta, dizlerime kapanmış ağlıyordu. Elimi iki-üç kez başından geçirdim, sonra kalktım.

“Ben de ağlamalıydım Carlotta. Ama bir şeye yaramayacağını biliyorum. Senin denediğin her şeyi denedim. Kendimi öldürme derecesine geldim, cesaretim yetmedi ama. Oyun burda işte: Kendini öldürmeyi düşünecek kadar zayıf olan, öldüremeyecek kadar da zayıf oluyor… Hadi, kendine gel, Carlotta.”

“Böyle davranma bana,” diye kekeliyordu.

“Sana böyle davranmıyorum. Ama yalnız olmaktan hoşlandığımı biliyorsun. Yalnız gitmeye bırakırsan beni, dönerim; yoksa, bir daha görüşmeyiz. Bak, seni sevmemi ister miydin?”

Elimin altında, bozulmuş yüzünü kaldırdı.

“Öyleyse beni sevmeyi bırak. Başka yolu yok. Asıl avcı tavşandır.”

Bu tür sahneler, Carlotta’yı beni bırakmayı düşündürecek kadar sarsıyordu. Bir mizaç benzerliğinin belirtileri değil miydi bunlar sonra? Aslında basit, çok basitti Carlotta, açıkça göremiyordu bunu, ama seziyordu mutlaka. Beni, işi alaya vurarak bağlamayı deniyor, “Yaşam böyle işte,” diyordu arada bir talihsiz, arada bir de “Ne kadar zavallıyım.”

O zamanlar cesur davransa, beni itmeyi bilseydi, biraz dayanabilirdim ona. Ama beni itmeyi bilmiyordu. İki akşam üst üste uğramasam, gözleri şiş karşılıyordu beni. Bazen acıma ya da yumuşaklık gibi bir nedenle kahvesine uğrayıp birlikte çıkmamızı istediğimde hemen alevlenip kalkıyor, allak bullak oluyor, hatta güzelleşiyordu.

Hıncım ona karşı değil, ilişkimizin beni içine sokar gibi göründüğü sınırlamalara, köleleştirmelere karşıydı. Onu sevmediğimden, üzerimde en küçük bir hakkı olması canavarca bir şey gibi görünüyordu bana. Öyle günler oluyordu ki ona sen demek içime bir iğrenme, bir aşağılanma duygusu veriyordu. Koluma girmek için neyim oluyordu benim bu kadın?

Karşılık olarak, işimi bitirdikten sonra, güneşli, serin havada, ondan, her şeyden uzak, gövdem doymuş, bir zamanların o eski acısı yatışmış, ışıklı yollarda dolaşabildiğim bazı öğleden sonraları, bazı saatler yeniden doğuyormuşum gibi geliyordu bana: genç olduğum zamanlardaki gibi görmeye, koku almaya, duymaya hazır. Carlotta’nın benim aşkım yüzünden acı çekmesi, geçmiş acılarımı hafifletip zavallılaştırıyor, gülünecek bir dünyayla ilgiliymişler gibi bana yabancılaştırıyordu onları; kendimi, ondan uzakta, el değmemiş, daha az görmüş geçirmiş buluyordum. Beni temizleyen bir süngerdi, sık sık böyle düşünüyordum onu.

Cesare Pavese
Kendini Öldürenler (2. Bölüm)
<< 1. Bölüm | 3. Bölüm>>

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Burjuva toplumunda paranın gücü – Karl Marks | “Sen ey kral katili, ve ayıran piçinden babayı!”

İnsanın duyguları, tutkuları, vb. yalnızca dar anlamda antropolojik tanımlamalar olarak kalmayıp da, aynı zamanda insan yaradılışının gerçekten varlıkbilimsel (ontolojik) olumlamalarıysa...

Kapat