Kültürel Çalışmalar ve Sinema, Sömürgecilik ve Latin Amerika ilişkisi (1)


Sinema Tarihçisi, Yeni Sinema ve Birgün gazetesi yazarı Zahit Atam’ın Kaleme aldığı 5 bölümden oluşan,  tarihsel olgulardan  yola çıkarak elle alınan Üçüncü Dünya Sineması konulu bu yazının ilk bölümünü  (genel girişini) aşağıdan okuyabilirsiniz. Nisan ayında 23. sayısı çıkacak olan Yeni İnsan Yeni SİNEMA dergisinde bu yazı dizisine basılı matbu olarak da ulaşabilirsiniz.
1. Üçüncü Dünya Sinemasına Giriş…
1a) Tanım:
İnsan bilimlerinde şöyle bir genel doğru vardır; bilginin üretimi belirli koşullar altında yaşayan eserin yazarının bağlı bulunduğu koşullar göz ardı edilerek incelenemez. O zaman Doğu/Güney üzerinde çalışan bir Avrupalı/Amerikalı için de onun yaşam koşullarının temel belirleyenleri yok sayılamaz düşüncesi de kesin olarak doğrudur: o da Doğuyla bir Avrupalı ya da bir Amerikan olarak ilk önce yüz yüze gelir, sonra bir birey olarak kendi konumunu oluşturur. Bu genel doğru,1970’li yıllarda solun sık sık söylediği tarihsel maddi koşullar göz ardı edilerek yapılan belirli bir dönemin analizi materyalist değildir ve dolayısıyla yanlıştır tezini hatırlatıyor. Bu açıdan bizim bilgi birikimimizde üçüncü dünyaya ilişkin dağarcığımız büyük oranda, onlara daha yakın olmamıza rağmen, Batı’nın süzgecinden geçmiş olarak birikmiştir, çoğunlukla da batılı dillerin birisinin dolayımıyla bu bilgiye ulaşırız. Dahası dünyanın coğrafik konumlanması bile, adlandırmalar dahi Batı merkeze alınarak yapılmıştır. Bunların da ötesinde doğuya ya da güneye ilişkin bilgimiz, bizzat bunları sömüren, sömürgeleştiren ve daha sonrasında kendilerine bağlı kukla iktidarlar kuran, yetmediğinde azgelişmiş ülkelerde darbeler yaptıran Batılı iktidarların egemenliği altındaki bilgi birikiminden geçerek bu ülkelere ulaşırız. Zaten üçüncü dünya ülkelerinin çoğunluğunda entelektüeller yerel dillerini kaybetmiş ve kültür ile bilimsel tartışma süreçlerini büyük oranda sömürgecilerin okullarında almış olarak var-olmaktadırlar. Peki, nedir bu üçüncü dünya?

Üçüncü Dünya kavramı 1955 yılında Bandung Konferansıyla insanlığın gündemine girmişti. Buna göre Avrupa ve Amerika, Kanada, Avustralya gibi ülkeler birinci dünyayı oluşturuyordu. Tarihsel sürece bakılarak oluşturulan bu yaklaşıma göre tanım belirli bir coğrafya ekseninde yapılıyordu, eğer tanımın berraklaştığı 1960’ları ele alırsak üçüncü dünya kavramı şunların kabulüne dayanılarak yapılmıştı:

Birinci dünya olarak kabul edilen ülkeler gelişmiş ülkeler olarak nitelendiriliyordu ve Pazar ekonomisini uyguluyorlardı, ayrıntılı olarak sıralarsak bu batılı dünyada ABD, Kanada, Batı Avrupa, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda ve tartışmalı ülkeler olarak da İsrail ve Güney Afrika vardı. Bu ülkelerin nüfusu dünyanın beşte birini oluşturuyordu ve dünyanın tüm hâsılasının yaklaşık % 60’ını ellerinde tutuyorlardı. Bunun dışında o dönemde sosyalist ülkeler yer alıyordu, bu ülkeler planlı ekonomiyi uyguluyorlardı, Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa, Çin ve Moğolistan, Kore, Vietnam ve Küba’yı içeriyordu. Dünyanın nüfusunun üçte birini oluşturuyordu ve dünyanın tüm hâsılasının yaklaşık yüzde otuzunu alıyorlardı. Geriye de Üçüncü Dünya kalıyordu, bunlara gelişmekte olan ya da azgelişmiş ülkeler deniyordu ve yine Pazar ekonomisini uyguluyorlardı, Latin Amerika, Asya’nın geri kalanı ve Güney Afrika hariç bütün Afrika’yı içeriyordu. Bu ülkeler dünyanın yüz ölçümünün yarısına yerleşmişlerdi dünyanın nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturuyorlardı, tüm hâsılanın ise yalnızca yüzde 12’siyle yaşamaya çalışıyorlardı. Buradan yola çıkıldığında Üçüncü Dünya ülkelerinin rejimlerinin bağımlı ve emperyalizmin boyunduruğunda olan ülkeler olarak nitelenmesi durumu ortaya çıkıyordu. Çünkü büyük çelişkilerin olduğu bu toplumlarda azgelişmişlik isyanı teşvik ediyor, isyan ise iktidarın şiddetine maruz kalıyordu. Bunun sonucunda zaten kıt kaynaklarının sömürgeci ülkelerle işbirliği altındaki iktidarlar tarafından bir kısmı kendilerinde kalmak üzere bağımlı ekonomik yapılarının sonucu olarak büyük oranda sömürgeci ülkelere gönderilmesi nedeniyle halk içinde genel memnuniyetsizlik ve aşırı belirgin eşitsizlik sürekli gerilim üretiyordu. Tam da bu noktada özellikle batılı eğitim almış ve işbirlikçi (çoğunlukla batılı bir ırktan gelen) yönetici elit kesim, sömürgeci ülkelerden halkı stabilize etmek ve koşulları sürdürebilmek için i) zoru uygulayacak insanları nasıl yetiştirecekleri bilgisi (ABD’nin Latin Amerika’da sömürgeleri devraldığı dönem sonrasında, zor aygıtının yöneticileri zaten ABD’de yetiştiriliyorlardı) ve zoru uygulayacak silahlar ithal ediliyordu. Aslında hiçbir zaman merkezi iktidarların şiddeti halkın itaatiyle, kendiliğinden kabulüyle olmaz, her zaman isyan vardır, merkezi iktidarın dışa bağımlılığı vardır. [1]

1b) Konunun Türkiye’deki bir Yazar Tarafından Ele Alınmasındaki Doğal Sınırlılıklar:
Bu ülkelerdeki sinemayı incelemek için Üçüncü Sinema içinde yer alan siyasal sinemayı ticari sinemadan ayırmak gereklidir. Ancak Üçüncü Sinema aynı zamanda çok farklı tarihsel koşullarda doğdu ve çok farklı siyasal-sanatsal ereklere sahipti. Bu nedenle Üçüncü Dünyada film yapımı ve Batılı Dünya üzerine tartışırken genel planda çeşitli riskler vardır;
(i) Öncelikle, Batı ile Doğu arasında kalmış bir toplumun üyesi olarak Üçüncü Dünya’daki film yapımı üzerine bir yaklaşıma sahibiz, bu konum bütün gizli, içgin varsayımlarıyla bu konumun izlerini bağrımızda taşımaktayız. Üçüncü Dünya’ya yaklaşırken, onlara daha yakın olmamıza rağmen bir batılı dünyanın literatüründen geçerek onları ele almaktayız. Çünkü bir toplum olarak batı bu literatürü sistematik olarak üretmektedir ve dünyadaki bilginin dolaşım süreçlerini elinde bulundurmaktadır. Kaçınılmaz olarak, bu makale “eksiksiz bir çalışma” türünde bir eser olarak sunulamaz. Büyük oranda bilinemez kalan dünya sinemasının alanlarını keşfetmek için bir yolculuktur daha çok.
(ii) Bu kavramsal malzeme üzerinde taslağı oluştururken en büyük problem uzun yıllar boyunca birbirini takip eden kitaplar ve makaleler yoluyla yazarları tarafından geliştirilen argümanların devasa derecede basitleştirilmesinden kaçınabilmek konusunda ortaya çıkmaktadır. Ortada çok ciddi bir literatür ve görsel malzeme vardır, ancak aynı şekilde bilginin yanında görsel malzemelerde batılı dünyanın merceğinden ve araçlarından geçerek bize ulaşmaktadır. Örneğin bir Latin filmini ya da Afrika filmini seyrederken bu filmi batılı dağıtımcılardan ediniyoruz ve yine onların batılı dillerinin alt-yazısından izliyoruz.
(iii) Üçüncü Dünya sinemasının yüzleştiği konuların genişliğini günümüz bağlamına yerleştirmek problemin bir yönüyse, bir başka ve bunun kadar önemli korkutucu güçlük ise böylesi bir çalışmanın gerektirdiği tarihsel sürenin yansıttığı güçlüklerdir. Paris, Londra ve New York’ta ilk film gösterimlerinden sonraki yalnızca birkaç aylık bir zaman dilimi içinde Asya, Latin Amerika ve Kuzey Afrika’nın büyük şehirlerine dek ulaştı, bundan dolayı film gösteriminin tarihi ve bir yere kadar film üretimi Batı’da olduğu kadar Batılı-olmayan dünyada da yeterince uzundur. Batı egemenliğinin türü –ilk önce Fransa tarafından ve ardından ABD tarafından- 1917’de dünya tarihsel bir olay olarak gerçekleşen Sovyet Devriminden önce yerleşmişti ve bu tür egemenlik Üçüncü Dünya film yapımının tanımlanmasıyla ilgili sorunlara neden olmaktadır. Üçüncü Dünya kavramının somut bir varlık olarak kullanılmaya başlanmasından önce Batılı-olmayan dünyada film üretiminin miktarı açık bir şekilde kayda değer rakamlara ulaşmıştı.
(iv) Üçüncü Dünyanın gruplanması kavramı 1955 yılında Bandung Konferansıyla birlikte siyasal terminolojiye girerek somutlaşmaya başladığı düşünülebilirse, “bağlantısız” ülkelerin bu toplantısı burada ele alınan sinema endüstrilerinin ya da ülkelerin seçilmesi sürecinde bir temel teşkil etmemektedir. Bu ülkelerin genel siyasal özellikleri (a) on dokuzuncu ve/veya yirminci yüzyılda belirli bir sömürgeleştirme süreci yaşamış ve (b) bu ülkelerin oluşturduğu parçayı Batı dünyasına bağlayan sıkı ekonomik sistemden uzaklaştıran, onları batının boyunduruğundan etkin bir şekilde çıkaran sosyalist bir gelişme yolunu sömürgeleşmenin ardından seçmeyen ülkeler temelde bizim çıkış noktamızı oluşturmaktadır. Ancak Üçüncü Dünya Ülkelerinin bir alt-dalı olan Latin Amerika ülkeleri bir bütün olarak Bağlantısızlar hareketinden etkilenmiştir. Siyasallaşma ve radikalleşme dönemleri neredeyse bu sürecin sonrasında ortaya çıkmıştır.
(v) Geniş bir tanım tehlikeli olmaya devam etmektedir, çünkü Mali ve Brezilya ya da Bolivya ve Hindistan gibi tarihleri farklı, kültürel kökleri farklı ve kaynakları benzemez ülkeler için eşdeğer ölçüde geçerli Üçüncü Dünya hakkında genelleştirmeler yapılabilmesinin olası olduğunu ima ediyor olarak düşündürebilir. Özgül film terimleriyle düşündüğümüzde, siyah Afrikalı film üretiminin merkezi olduğu iddia edilebilecek Ouagadougou[2] ile Hindistan film endüstrisinin tartışmasız başkenti Bombay’ın birbirine benzetilerek denkleştirilmesi gibi bir şeyi ima etmek gibi olur. Bu bakımdan ister Hindistan sinemasını ister Latin Amerika’yı ele alalım, bu toprakların yalnızca birbirleriyle değil, kendi içlerinde bile çok farklı süreçlerden geçtiği bilinmelidir. Bu anlamda aşırı genelleştirmeden kaçınmak anlamlı olabilir; genel söylem bu ülkelerin ortak özelliklerinden çok daha fazla, Üçüncü Dünya’nın batılı dünya ile farklarından yola çıkarak oluşturulmuş bir kavramsal yaklaşım üretmek yönünde oluşturulmaktadır.
(vi) “Üstelik, sömürgeci ya da yeni-sömürgeci iktidarların egemenliğinden kaynaklanan azgelişmişlik ile karakterize ülkeleri baz alan terimler içinde Üçüncü Dünyanın ekonomik yönden bir tanımının akla-uygun bir başlangıç noktasını bize sunsa bile –belki de tek olası ortak yönleri budur-, sinema alanındaki spesifik gelişmeleri insan düşündüğü zaman bundan daha karmaşık komplikasyonlar vardır. Latin Amerika’da ABD’nin egemenliği benzersiz boyutlara ulaşmıştır. Tony Garnett’in durumu veciz şekilde ifade eden sözü, “Britanya film endüstrisinde çalışmak nasıl sömürgeleştirileceğini bilmek demektir”, çok iyi bilinir ve Avustralya ve Kanada’da –bu ülkeler neredeyse hiçbir şekilde Üçüncü Dünyaya ait olarak düşünülemezler, bununla birlikte aradaki bağın geniş oranda dökümünü yapabiliriz- film üretiminde verilen mücadeleler pek çok yolla kültürel neo-kolonyalizmin belirli ideolojik görünümlerinin en temiz örneklerinin bazılarını sunmaktadır.”[3]
(vii) Konu hakkında bilgimizin sınırlılığı ve taşıdığı eksiklikler basit bir şekilde Üçüncü Dünya’da film yapımının gelişmesine dair bilgimizde karşımıza çıkmaz, Batıdaki sinemanın değişik yönleri üzerinde de bu açıkların artışına tanık olmaktayız. Örneğin, Hollywood’un dünya egemenliğine yükselişinin ve iktisadi örgütlenmesinin yeterli bir dökümü bile yoktur, 1970’lerin sonlarından beri basılan değişik makaleler böylesi bir dökümün ele alınabilecek örnekleri olarak ipuçlarını bize sunmasına rağmen açık varlığını korumaktadır. ABD literatürü aşırı teknik çalışmalarla basit bir öyküleme sürecinin yer aldığı çalışmalardan oluşmaktadır, ortadaki literatür bir tür pop tarih versiyonudur.
(viii) Üçüncü Dünya sinemasının yükselişi ve duraksamaları, bu ülkelerdeki siyasal mücadelelerle yakından ilişkilidir, bunun da ötesinde söz konusu ülkelerdeki siyasal mücadelelerin bir parçasıdır. ABD’ye karşı verilen bağımsızlık mücadeleleri tekelleşen Hollywood’a karşı mücadeleye ve Hollywood’un batı merkezli ve üstünlükçü söylemine karşı, kendilerini, yani kendi azgelişmişliklerini veri alan ve ulusal bir onuru korumak ve bağımsız olarak ayakta kalma mücadelesinin parçası olmaya sürüklemiştir Üçüncü Dünyayı. Bu anlamda bu tarih siyasidir, iktisadidir, sosyolojiktir ve tarihsel bir seyir izlemektedir.

2. LATİN AMERİKA, SÖMÜRGECİLİK, DİRENİŞİN ESTETİĞİ
1950’lerden başlayarak giderek şiddetlenen isyanlar ve ülkemizin yakından bildiği “Tam Bağımsızlık” talepleri dünyanın üçte birinin en tartışmalı sloganı haline gelmişti. Bu ülkelerde mücadeleye koşut olarak güçlü ve etkili bir sinema doğdu, bu sinemaya genel olarak Üçüncü Dünya Sineması adı verildi;
“Günümüzde Üçüncü Dünya haklarının ve onların emperyalist ülkelerdeki yandaşlarının anti-emperyalist mücadeleleri, dünya devriminin eksenini oluşturuyorlar. Üçüncü Sinema, bize göre, bu mücadelenin içindeki, zamanımızın en büyük kültürel, bilimsel ve sanatsal manifestosunu yazmaktadır, yani başlangıç noktası olarak her insanla özgür bir kişilik yaratma olasılığını, diğer bir deyişle kültürün sömürgeciliğin-egemenliğinden-kurtarılmasını kendine hedef koyan ve bunun için mücadele eden sinemadır.”[4] Bu yaklaşım içinde olan 20’den fazla ülkede ulusal sinema inşa edilmeye çalışıldı, batıda ilgiyle karşılandı, ancak kendi ülkelerinde siyasi iktidarın yoğun baskısıyla karşılaştılar, bu nedenle daha doğuşundan militan ve yeraltı sineması oldu.
Latin Amerika’dan konuşmak sömürgecilikten konuşmak demektir; sömürgecinin olduğu yerde ise kıstırılmış insan, sesi kısılmış direnişçi, kendine kendisinin ne olduğunu soran aydın, direnişle aydının bilgisini birleştirmeye çalışan insan, bütün batılı eğitimin sesini kıstığı ve kendine köle yapmak için kendi kültürünü verdiği sıkışmış sanatçı demektir. Latin Amerika sinemasından konuşmak ise iki yönlü bir ilişkiyi üzerine konuşmak anlamına gelir. Bir yandan batılılara benzemek için çaba gösteren, batılılar gibi hikâyeler anlatmak isteyen ve batılı kriterlerle çalışan bir piyasa içinde üreten yönetmenler, diğer yandan bir direnişle birlikte kendini bulmaya çalışan muhalif-özgürlükçü sanatçının reddetmeyle-keşfetme diyalektiği içinde özgürlük mücadelesine tanık olmak demektir. Bu anlamda söz konusu direnişin tarihi olmadan, bu kıtanın ve benzeri kıtalardaki insanların direniş mücadelesi anlatılmadan anlaşılamaz olan bir sanattan söz edilmesi anlamına gelir.

Genel planda Latin Amerikalı sinema sanatçıları için de, “sinemasal” ve siyasal kuramcılar için de temelde kendi durumlarını en iyi anlatan isim olarak Cezayirli Frantz Fanon kabul edilmektedir. Yukarıda alıntı yaptığımız manifestonun da epigrafi Fanon’dan yapılmıştı. Fanon tipik olarak Latin aydınların konumunu temsil ediyordu; çünkü i) yerliydi, ii) batılı eğitim almıştı, iii) gerçeklik içinde bu eğitim onu batı-karşıtı yapmıştı, iv) daha sonra batıya karşı verilen mücadele de siyasal militan olmuştu. Kendi geçmişinden yola çıkarak düşüncelerinin berraklaşmasını yetkin bir şekilde bir batılı dilde yazıya dökmüştü. Bu açıdan bu dünyanın sanatçısı ve aydınının karşıtlığının genel planda nasıl adım adım inşa edildiğini anlamak için Fanon’un yaşam sürecine ve düşüncelerine eğilmek anlamlı olacaktır. Bir Afrikalı olmasına rağmen bütün Latin Amerika’nın sahiplendiği bir militan-düşünür olarak 1960’lı yıllarda pek çok tartışmada çıkış noktası olabilmiştir.

Frantz Fanon belki de sömürgelerdeki aydınların en çıplak sesiyle konuşanlarından birisi olarak önem kazanır. Kendi aklının özgürleşmesinin tarihi ve bu akılla hayat ve batı-sömürge ilişkisinin kurulması, sömürgecilere karşı nasıl mücadele edilebilir sorularına ilişkin düşünceleriyle aslında bir aklın “özgürleşmesine tanıklık etmeye” çağırır insanı. Bu nedenle yalnızca Üçüncü Dünya’da değil, batılı muhalif aydınlar üzerinde de çok etkili olmuştur.

Bu nedenle Fanon’u okumak kelimenin tam anlamıyla batının topraklarından çıkmak ve batıyı bir başka gözle okumak anlamına gelir. Batılıların keşfettikleri, aslında baskıyla-silah zoruyla sömürgeleştirdikleri “Üçüncü Dünyanın Ötekilerinin” tarihin bir anında durup “geçmişte ne oldu?”, “biz neyiz”, “kimin adına konuşuyoruz”, hatta daha da ötesinde “biz insan mıyız? Eğer insan isek kendimizi nasıl ifade edebiliriz ve nasıl insanlığımızı yaşayabiliriz?” sorularına yanıt aradığı anda Üçüncü Sinema başlamaktadır.

DEVAMI >> Üçüncü Dünya aydını olarak Frantz Fanon: Üçüncü Dünya aydının Batıdan kopuşunun ideal modeli


__________________________

1 Bakınız, Roy Armes ve Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Latin Amerika bölümü. Ayrıca bak: Unesco Third World üzerine yıllık raporlar (1950’lilerden beri düzenli olarak yayınlanır).
2  Burkino Faso’nun başkenti.
3 Komplikasyon: varolan sorunu çözmeye çalışırken ekstra problemlerin ortaya çıkması. Bir hastalığın seyri esnasında onun tedavisi sürecinde ikinci bir hastalığın birincisine eklenmesi.
4  Roy Armes, Üçüncü Dünyada Film Yapımı ve Batı Dünyası, s. 2.
5  Bakınız Global Hollywood 2, British Film Institute, Introduction Bölümü, s. 2-20, 2003.
6 Fernando Solanas ve Octavio Getino, Üçüncü Sinemaya Doğru Manifestosu, 1968, Yeni İnsan Yeni Sinema dergisi sayı 10, s. 74.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
1990 Sonrası Türk Sinema Tarihi Seminerleri Başlıyor

Sitemizde  sinema ve tiyatro  yazıları kaleme alan Zahit Atam,  6 hafta sürecek olan 90 sonrası Türk  Sineması Tarihi seminerleri 10 Mart 2009'dan itibaren  Karşı...

Kapat