Üçüncü Dünya aydını olarak Frantz Fanon: Üçüncü Dünya aydının Batıdan kopuşunun ideal modeli (2)

frantz-fanon<<Öncesi] Fanon, niçin ideal modeldir? Fanon başlangıç noktasında sömürge altında yaşayan ve Afrika kökenli bir aileden gelmektedir. Kendisi yetenekli, istidatlı, zeki birisidir. Hayatta kendi dar çevresinden ilk çıkış denemesi Cezayir’i sömürgeleştiren ulusun tehdit altında olması (Fransa ve Fransa’nın Naziler tarafından işgal edilmesi) durumunda bu ulusun bağımsızlığı için verdiği silahlı direnişe katılmasıyla oluşmuştur. Ancak bizzat ırksal nedenleri dolayısıyla, yetenekli olmasına rağmen, efendileri için çalışırken ırksal ayrımcılığa maruz kalmıştır. Daha sonra bu askeri hizmetinin karşılığında efendilerinin okullarında eğitim alma şansını kazanmıştır. Bu eğitim ilk önce liseyi bitirme daha sonra Fransa’da üniversite eğitimi alması nedeniyle üst seviyededir.

Fanon’un bu eğitim yılları Cezayir’de direnişin başladığı yıllara denk gelir. Psikiyatri eğitimi almıştır. Dolayısıyla eğitimi nedeniyle hem efendilerini iyi tanıma fırsatı bulmuş, hem de insanların iç dünyası üzerinde çok değerli bir eğitim almıştır. Bu anlamda Fanon yalnızca ruhsal sorunları üzerine doktorluk yapan bir insan değildir, aynı zamanda inspeksiyon (inspection) nedeniyle kendi düşüncelerinin seyrini de çok iyi bilen bir insandır. Hekimlik yaptığı dönemlerde i) Cezayir’deki Fransızların, ii) Cezayir’deki yerlilerin, iii) Cezayir’in sömürge altında yaşamasına karşı yerlilerden oluşan isyan eden silahlı militanların hekimliğini yapmıştır. Dolayısıyla Fanon’u Üçüncü Dünya ideal model haline getiren süreç, birincisi zaman içinde fikirlerinin değişmesi, ikincisi çok uzun süre ırkından dolayı ayrım görmesi, üçüncüsü ise kendi fikirlerinin ve hislerinin değişim süreçlerinin farkında olması, son tamamlayıcı halka olarak bu süreçleri yaşayan her iki taraftan da insanlarla sürekli temas halinde olmasıdır. Dolayısıyla Üçüncü Dünyalı bütün kesimlerin kendilerini evet bizde de böyle oldukları dedikleri bir süreç olarak “değişimin öyküsünü çıkarmış” olmasıdır. Çünkü neredeyse evrensel bir hikaye olarak anti-emperyalist ülkelerin devrimci liderleri batılı iktidarın temsilcileriyle yakın temas kurmak, başarılı bir eğitim alma sürecinden geçmek, fikirlerinin olgunlaşması sonucu batılı dünyaya isyanın önderliğine soyunmak gibi evrensel bir örneklemi vardır. Bu sürecin en yetkin ve aşamalandırılmış bir hikaye olarak bir psikiyatr olan Fanon’un özellikle Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabı hem Üçüncü Dünya ülkelerinde hem de Batılı Dünyanın aydınlarının sömürgeleştirilmiş toplumlardaki isyanın nedenlerini-biçimlerini-hedeflerini anlamak için baktıkları temel kaynak Frantz Fanon olmuştur. Bu anlamda hem İkinci Dünya Savaşı sonrası felsefenin en önemli temsilcilerinden, edebi olarak da Nobel Edebiyat Ödülü de verilmiş (kabul etmese de) bir aydın olarak J.P. Sartre’ın kitaptan çok etkilenmesi ve bir önsöz yazması anlamlıdır. Latin aydınlarının ve sanatçılarının ideal eylemci kimliğini Che Guevara’da, ideal siyasi lideri Fidel Castro’da ve bu sürecin entelektüel anlatısını ve isyanın psikolojik ve sosyolojik kökenlerini ise bir psikiyatr olan Fanon’da bulması anlamlı bir gösterge olmaktadır. Fanon bu sürecin en yoğun yaşayan, neredeyse bütün aşamalarından geçmiş ve aynı zamanda bu aşamalarının farkında olan aydın olarak Üçüncü Dünyanın sözcülerinden birisi olmuştur. Bu nedenle Fanon’un değişiminin ve içinden geçtiği aşamaların –konumuz Sömürgecilik ve Latin Amerika Sineması olmasına rağmen- düşünsel/psikolojik altyapısını anlamak için burada incelemek yararlı olabilir.
Bu anlamda Fanon’un hikâyesine elimizdeki dar bilgilere dayanarak baştan itibaren yazmaya çalışmak anlamlı olabilir;
“1925 yılında Martinik’teki Ford-de-France’da, hali vakti yerinde bir küçük burjuva ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Çok sayıda kardeşin ortasında, köleliği sorgulamanın henüz adet olmadığı eski bir sömürge dünyasında büyüdü. Bununla birlikte Fanon çok genç yaşta “de Gaulle’cü Güçler”e, Karaiplerdeki gönüllüleri toplayan V. tabura katıldı. Bu katılım sırasında direniş kültürü edindi, ama aynı zamanda bayağı, gündelik ırkçılığı da deneyimleme imkânı buldu. (Aralarındaki tek ortaklığın bu olduğunu sık sık söylediği müstakbel General Salan tarafından verilmiş olan) savaş nişanıyla birlikte terhis olunca 1945 yılında Martinik’e geri döner, bakalorya sınavını verir ve Aime Cesaire’le sık sık görüşür (ona büyük bir hayranlık duymakta ama siyasal görüşlerini paylaşmamaktadır). Cesaire o dönemde Martinik’i Fransa’nın bir eyaleti olarak kabul etmeyi tercih etmişti.
Fanon kendini hemen Fransa’da bulur ve Lyon’da tıp öğrenimine devam eder. Öğrenimine paralel olarak felsefe, antropoloji ve tiyatroya merak sarar ve erken psikiyatri uzmanlığına başlar. Aynı zamanda, hiçbir siyasal partiye katılmaz, ama sömürgecilik-karşıtı bütün hareketlere katılır ve sömürge kökenli öğrencilere yönelik çıkartılan Tam Tam adlı küçük bir süreli yayının yazı işlerine katkıda bulunur. Özellikle ilk makalesini 1952 yılında Esprit dergisinde yayınlar. “Kuzey Afrika Sendromu” adlı bu makalede, bir sürgün olan, “gün be gün ölen insan” olmaktan ıstırap çeken, kökenlerinden ve amaçlarından kopuk, büyük gürültü patırtı içine fırlatılan bir nesne ve bir şey halini alan Kuzey Afrikalı işçiyi sorgular.”[7]
Ardından düşüncelerindeki belirsiz isyanın yön kazanacağı, belirli şeylerin sorgulanacağı, hayatın yeni bir matematiksel parçalı fonksiyonla okunacağı, eğitimini aldığı ve bir parçası olmaya çabaladığı batının yekpare olmayan gövdesine ilişkin kuşkuyla bakacağı günlerin habercisi olan bir anti-faşist hekimle karşılaşır. Denklem yeniden tanımlanırken, artık sistematik kuşku, olguların bir başka gözle değerlendirilmesi, efendilerinin kendisine karşı bir husumetin birikmeye başlaması durumu kendini hissettirir;
“On beş ay kalacağı Saint-Alban psikiyatri kliniğinde Fanon çok önemli biriyle karşılaşır: İspanyol kökenli psikiyatr ve Franco-karşıtı militan François Tosquelles. Bu Fanon için hem psikiyatri alanında hem de sonraki angajmanları açısından çok önemli bir eğitim olur. Bedensel ile psişiğin, yapı ile tarihin bağlantısı yerine akıl hastalığının tüm dereceleriyle sorgulandığı noktayı burada bulur. 1953 yılında psikiyatri klinikleri hekimi olur ve Cezayir’deki Blida psikiyatri kliniğine atanır. İlk kitabı olan Peau noire, masques blanc [Siyah Deri, Beyaz Maskeler] 1952 yılında Francis Jeanson sayesinde Seuil Yayınları’ndan çıkmıştı.”[8]
Tam da bu anlamda kopuşun başladığı bir yerdir burası; eğer yukarıda yazılan kısa biyografik açıklamalar dikkatli okunursa, hangi sonuçlara ulaşılabilir?

1. İyi halli bir küçük burjuvanın çok sayıdaki çocuğundan birisi olarak dünyaya gelen, daha sonraki yaşamından anladığımız kadarıyla çok yetenekli, çalışkan ve zeki bir oğul Frantz Fanon.
2. Fanon’un kendi topraklarından ilk çıkışı daha onlu yaşlarındayken bir Fransız Generali olan De Gaulle’cü güçlere ikinci dünya savaşı sırasında katılmasıyla olur. Fransa’nın faşist Almanya’nın işgali altında olduğu bir dönemde Nazilerin istilasından kurtulma mücadelesi sırasında katılmasıyla bir anlamda efendilerinin özgürlüğü için savaşa gitmek ilk gerçek anlamda kimlik sorgulaması için vesile olacaktır.
3. Ama tam bu sırada, Fanon’un kendi ülkesi Cezayir Fransa’nın işgali altında ya da sömürgesi konumunda. Fanon askeri birlikler içindeyken de kendileri için mücadele ettiği Fransızlar tarafından yetenekleri ölçüsünde faydalanılırken, aynı zamanda kendisine ırkı-kimliği kısaca ötekiliği sürekli hatırlatılıyor. Ancak Fanon kendisini ikinci sınıf olarak gören bu insanlardan savaşın kurallarını, disiplini, dillerini, düşünme biçimlerini dolaylı olarak öğreniyor.
4. Kendisine madalya veren general daha sonra Cezayir’in Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde bu kez bastırmak-sindirmek-ezmek için mücadele verecektir. Aralarındaki tek ortak nokta ise madalyadır.
5. Ancak kendisine ötekiliği ya da ikinci sınıflığını hatırlatan Fransızların bu tavırlarına katlanmasına neden olan savaş Fanon’a bizzat aldığı madalya nedeniyle eğitimin kapıları da açılmıştır.
6. Fanon daha sonra bakaloryasını verir (liseden mezun olur), eğitim için Fransa’ya gider, orada psikiyatri eğitimi alır. Bu sürecin bir evresinde bu kez hala bağımsızlığını kazanamamış (yani bir diktatörün boyunduruğunda olan) bir ülkeden sürgün edilmiş bir anti-faşist ile yolları kesişir. Fransızlardan edindiği psikiyatri bilimi artık bütünüyle yeni anlamlar kazanır. Geçmişte gördüğü ayrıcalıklı insanlardan “ikinci sınıf insan muamelesi” artık bütünüyle yeniden kodlanır, bunlardan yola çıkarak mesleğini yepyeni bir yolla icra etmeye karar verir. Ülkesine döndüğünde bunlardan çıkardığı sonuçları mesleği aracılığıyla icra eder. Ancak icra ettiği bu meslek Fanon’u diğer ikinci sınıf insanlarla tanıştıracak ve Fanon onların onurlu mücadele çağrısına kayıtsız kalmayacaktır.
7. Önce bu mücadelenin içinde yer alan militanların bir bölümünü hekim olarak tedavi eder.
8. Ardından ise onlarla karşılaşmasının anlamının yalnızca hekim hasta ilişkisi olmadığını anlar, onların koşulları ve anlattıkları, en az onlar kadar Fanon’u da etkiler. Fanon artık eski konumuyla yaşamayacağını da anlar; kendini bulmak için kendi yaşadıklarını anlatan bir açık mektup yazar; “1956 yılı sonunda psikiyatri doktoru görevinden istifa eder ve sömürge genel valisi Robert Lacoste’a yazdığı bir açık mektupta insanların ne pahasına olursa olsun zihinsel rahatsızlıklarından kurtarmanın kendisi için imkansız olduğunu, “hukuksuzluğun, eşitsizliğin ve inayetin yaşama ilkesi haline getirildiği, kendi ülkesinde sürekli akıl hastası olan yerlinin mutlak bir kişisizleştirme (depersonalization) içinde yaşadığı bir ülkede bu insanları yerli yerine yerleştirmenin” elinden gelemeyeceğini belirtir. Fanon Cezayir’den sürülür.” [9]
9. İdeolojik kopuş tam yaşanmıştır, ancak ait olduğu kesim yıllarca hizmet ettiği ve bilimini-kültürünü aldığı ve fakat ona kendisinden olmadığını sürekli hatırlatan Fransa topraklarına gider. Fransa’da üç ay kalır, 1957 yılının bu ilk üç ayında Cezayir’in bağımsızlığının kaçınılmaz olduğu görüşlerine yandaş bulamaz, oysa FLN’nin Fransa federasyonu kardeş ellerini uzatır, Fanon Tunus’a geçer, orada ulusal kurtuluş hareketinin dış örgütlenmesini oluşturur. Nihayet kopuş tamamlanmıştır.
10. “Fanon Tunus’ta hem psikiyatri alanında hem de politik alanda olmak üzere ikili bir faaliyet yürütecektir. FLN’nin gazetesi El Mücahid’in kadrosuna dâhil olacaktır. Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN)’nin bütün çelişkilerine, politik temsilciler ile ordu arasındakiler de dahil olmak üzere, içeriden tanık olacaktır. Çoğu zaman hayal kırıklığına uğrasa da, Cezayir kurtuluş mücadelesinin bir savunucusu ve sürekli yenilikçi bir psikiyatr olarak kalmaya devam edecektir. Aşağı-Sahra Afrika’sıyla giderek daha fazla ilgilenecektir ve Cezayir Cumhuriyeti geçici hükümeti tarafından 1959 sonunda Kara Afrika’da gezici büyükelçi olarak atanacaktır. Afrika’da bağımsızlıklar yılıdır bu. Fanon gerçekten de bir gezgin olacaktır, Gana’dan Kamerun’a, Angola’dan Mali’ye hesapsızca dolaşarak gerçek bir bağımsızlık mücadelesini savunacaktır. Hatta Mali’den yola çıkarak Sahra’dan geçecek ve Cezayirli savaşçılarla birleşecek bir cephe olasılığı bile düşünür.” [10]
11. Artık ölümcül bir hastalığa kapıldığını anladığında geriye ait olmak istediği ve kendileri adına konuştuğu insanlara bir kitap yazmak için ölümün habercisi olduğu zamanla yarışarak Yeryüzünün Lanetlileri’ni yazar (Les Damnes de la terre). (Tuhaf olan zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan bu insanlara kalben seslenirken onların efendilerinin dillerini kullanması ve bizzat efendilerinin topraklarında bu kitabın gizli basılması. Efendilerinin bu kitabı yasaklaması, efendilerinin içinden bazılarının buna sahip çıkmasıdır).
12. Fanon insanın ancak vicdanı-kalbi-ve aklının kesiştiği bir yerden seslenir. Artık bu sırada ne ekmek kavgası ne hürriyet mücadelesinin hesapları ve stratejileri vardır, burada bir insan bir kefeye hayatı bir kefeye vicdanını koyar, oradan kendi kardeşlerine seslenir. Duyumsanmadan anlaşılacak bir kitap değildir bu.

Aslında çok önemli bir psikolojik denklem var; Latin Amerikalı sanatçılar için de geçerlidir, batılı eğitim aldıktan sonra, kendi köklerine dönen, bizzat bu eğitim sırasında önce batı hayranlığı yaşayan, sonra halkıyla karşılaştığında batı-karşıtı olan insanlar için kopuşun yaşanması. Yeni kimlik tepkiyi ve tepkinin şiddetini artırıcı bir etki yapmaktadır. Bir bütün olarak bütün eğitim sürecinde edindiği her türlü değerin yıkıldığı anda, o değerlerle uyum içinde olmayan sömürge yönetimi ve bu yönetimle uzlaşan işbirlikçi yerliler, bunların karşısında sömürülen bir halkın kendi kimliğini bulması karşı karşıya geldiği anda şiddet ortaya çıkmaktadır. Kendilerini ait hissetmedikleri bir iktidar için çalışmak ve çalışmak zorunda kaldıkları bu iktidar tarafından aşağılanmak şiddeti artırırken, sömürülenin geri kalmışlığı tepkisini doğrudan şiddet ile dışavurmasına neden olmaktadır. Neden? Burası tam da yalnızca teorik olarak ve ezilenlerin pedagojisi ile anlaşılacak bir alandır. Çünkü kıtalararası genel bir özellik olan sömürgeden kurtulma mücadelesinin şiddetle dolu olması bir veridir; bunun için ister Latin Amerika’ya, ister Afrika’ya isterse Asya’ya bakalım; sonuç değişmez. Tarihleri bastırılmış kanlı ayaklanmalarla doludur. Çeşitli anlamlı gerekçeler ileri sürülebilir;
i) Birincisi bu topraklarda neredeyse ulusal birlik ve ulusal pazar sömürge yönetimleri sırasında kurulmuştur.
ii) Hemen her sömürge yönetimi altındaki ülkede, o ülkenin aydınlarının modern batılı bilimle karşılaşması kendi yerel dillerinde değil batılı dillerde (sömürgecinin dili) olmuştur.
iii) Batılı diller batılı toplumbilim-sanat-pozitif bilim öğrenme süreçlerinde öğrenilmektedir. Ancak bu dillerde öğrendikleri sanat ve bilimin dilinin getirdiği insan anlayışıyla kendi konumları çatışmaktadır.
iv) Sömürgecilik altındaki yerel halkların hiçbirisi kendi konumlarını pasif bir şekilde karşılamamış ve tarih boyunca sistematik olarak bastırılmışlardır. Bütün sömürge yönetimlerinde kanlı isyanlar vardır.
v) Batılı toplumlar sömürge kurdukları topraklarda yerel halkların sahip olmadıkları sıkı bir örgütlenmeyle ve yerli işbirlikçilerinden yararlanarak zoru ve kontrolü sistematik hale getirmişlerdir. Zor ve kontrolü uygulayan aygıtlar aynı zamanda güçlü bir sindirme süreci oluşturmuş ve bu süreçte yerel halklarda sürekli eziklik-yenilgi-ikinci sınıflık duygularını güçlü olarak ortaya çıkarmıştır.
vi) Bu anlamda kendi durumlarını kabul etmeyen her türlü insan, yaşadıkları toplum bir şekilde kontrol edildiği için kitleselleşmeden bastırılmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla bu hareketler doğuş aşamalarında zorunlu olarak yeraltına inmek durumundaydılar.
vii) Bütün ideolojik inandırıcılıklarına rağmen bu insanların kendileri gibi yerliler üzerinde inandırıcılık kazanmaları için başarıya ulaşacakları inancını vermeleri gerekirdi. Dolayısıyla sömürgecinin gücünü ve egemenliğini kıracak bir ara durum yaratmak için otoriteyi sarsmanın yolu olarak en geçerli yol şiddettir. Özerk bölge yaratmak ve bu bölge vesilesiyle serpilip gelişebilmek, diğer bölgelere buradan seslenebilme olanaklarını sağlamak; kısaca merkezi otoritenin karşısında yerel merkezler üretebilmek çabası anlamına gelir bu.
viii) Şiddete başvuruyorlardı, çünkü bu özerk alanları yaratamadıkları zaman daha doğuş aşamasında ve kanunsuz olarak şiddetle bastırılacaklardı. Kendilerini eşit olarak kabul etmeyen sömürgeci güçler ve onların işbirlikçileri karşısında normal siyaset yapmaları ve bu siyaseti finanse edecek güçleri yoktu. Dolayısıyla şiddet aynı zamanda en önemli propaganda, insanları duygulandırma, insanları etkileme, belirli bir yerellik bayrağı altında toplamak için de gerekliydi. Bu vesileyle sömürge altında yaşayan yerli halklar aslında bizzat kendi dillerinde yaşayabilmek için şiddete başvuruyorlardı; kısacası sömürgecinin merkezileşmiş şiddetini ve sömürgeciliğin başlangıç aşamasında kullandığı şiddeti bu kez ona yöneltmek zorundaydılar.

Zahit ATAM

ÖNCESİ << Kültürel Çalışmalar ve Sinema, Sömürgecilik ve Latin Amerika ilişkisi
 DEVAMI YARIN>>

___________________________________
7 Cherki, age, s. 4.
8 Alice, 2002 Tarihli Baskıya Önsöz, Yeryüzünün Lanetlileri içinde, s. 2., versus Yayınları, 2007
9 Cherki Alice, age, s. 3.
10 Cherki, age, s. 4.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
42 Yıllık Bilim ve Teknik Dergisi Cehalete Teslim

Tüm dünyada 2009 yılı, Evrim Teorisi’nin babası İngiliz bilim adamı Charles Darwin’in 200’üncü doğum günü ve ünlü teorisini anlattığı “Türlerin...

Kapat