Kürt Savaşı: Sanat ve Toplumsal Mücadele… – Zahit Atam

BahozKürt Savaşı bir toplumsal yara ise, ardımızda çok derin ve on milyonları ilgilendiren kayıplar, sakatlar, göçler, iktisadi krizler bıraktıysak, bu aslında bir iç savaşa karşılık geliyor ve dolayısıyla bir toplumsal yas söz konusudur. Yasın ise hiçbir türü yaşanmadan, dile gelmeden, sanatın aracılık etmediği bir versiyonla sağlıklı olmuyor ve nefreti üreten biraz da budur. Anadolu kadınının ölüsünün ardından ağlaması, türkü yakması, dövünmesi, saçını kesmesi… bunların tamamı sağlıklıdır ve bütün acılığına rağmen, bunlar tümüyle insanidir ve doğrudur.
Asıl yaşanmayan yas, öfke ve nefret dilini yaratır ve insanı intikama yönlendirir.
Unutulmasın ki ağlamayacağım diye çıkış yapan insanlar, duygularını ifade etmedikçe ve yaslarını yaşamadıkça esasında daha büyük bir öfkeyi içlerinde barındırır. İç savaşların en yıkıcı tarafı zaten budur,…

Kürtlerin savaşının bu topraklara maliyeti çok acı oldu: hem manen hem de madden, iki açıdan da yıkımla sonuçlandı.
Ben savaşın sosyal boyutları üzerine Asker/Gerilla karşıtlığı kurmadan düşüneceğim ve inceleyeceğim, zira benim için bu savaşın toplumsal boyutları esası bakımından hiçbir zaman bu ikili karşıtlık üzerinden kurulmadı. Bazıları senin için hava hoş diyebilir ama açıkça söyleyeyim, benim için hava hiç de hoş değil, zira bu savaş beni insanlığımdan utandırdı. Geçelim bunları, şimdi toplumsal mücadele üzerine düşünmenin zamanıdır.
Kürt Sineması kurulma aşamasındadır, zor koşullar altında yapılmaktadır. Savaşın bütün toplumsal boyutları ağır tahribatlar yarattığı için, insanların süreci anlatırken kullandıkları karşıtlıklardan, sıfatlardan, yargılardan ve gözlerini sulandıran her ana kadar, Türkiye’de ister batılı ister doğulu insanlar yargı-ötesi bir dili henüz bulamadılar.

Bu süreçte iktidarın öne çıkarmaya çalıştığı Akil İnsanların hiçbirisi sürece dair böylesi bir dil üretmek için etkin çalışmadı. İktidarı övenler şakşakçı oluyor, üstelik Kürt ya da Türk olması fark etmiyor, aynı şekilde savaşa her boyutuyla karşı çıkanlara “ölülerin kıymetini bilmeyen” insanlar olarak yargılamak da mümkün. Kürt Savaşında ister batıdan ister doğudan insanları ruhen ağlatan bir yaraya dönüşmüş Şehit sözü barış çığlığı için değil, öfke kusar bir hale gelmiş durumda. Savaşı Kardeş Savaşı olarak görenler büyük azınlıkta.

Peki, Sanat bu konuda neler yapabilir?
İki boyutu var bunun, sanat tarihe tanıklık yapmakla ve iktidara hakikati söylemekle mükelleftir. Bin yıllık tarihin dersidir bu, dolayısıyla, iktidara yandaş bir insanın yaptığı ne kadar şaşa ve başarı getirse de, aslında tarihin yargısında başarısız görünüyor.

Bu açıdan sanatın toplumsal yara ile yüzleştirici bir yanı mutlaka olmalı, sanat öfke ve nefret dili üzerine kurulamıyor, zaten zaman içinde en çok yıprananlar bunları kullananlar oluyor, erken ölüyor ya da miadı doluyor.
İkinci olarak, iktidara hakikati söylemek mevzuunda ise, soru aslında basit, Hakikat Nedir?
O zaman sanatın kendi hakikatini yaratması ve bunu tartışmaya açması gerekiyor.

Kürt Savaşı bir toplumsal yara ise, ardımızda çok derin ve on milyonları ilgilendiren kayıplar, sakatlar, göçler, iktisadi krizler bıraktıysak, bu aslında bir iç savaşa karşılık geliyor ve dolayısıyla bir toplumsal yas söz konusudur. Yasın ise hiçbir türü yaşanmadan, dile gelmeden, sanatın aracılık etmediği bir versiyonla sağlıklı olmuyor ve nefreti üreten biraz da budur. Anadolu kadınının ölüsünün ardından ağlaması, türkü yakması, dövünmesi, saçını kesmesi… bunların tamamı sağlıklıdır ve bütün acılığına rağmen, bunlar tümüyle insanidir ve doğrudur.
Asıl yaşanmayan yas, öfke ve nefret dilini yaratır ve insanı intikama yönlendirir.
Unutulmasın ki ağlamayacağım diye çıkış yapan insanlar, duygularını ifade etmedikçe ve yaslarını yaşamadıkça esasında daha büyük bir öfkeyi içlerinde barındırır. İç savaşların en yıkıcı tarafı zaten budur, iç savaş toplumun bilinçdışında, hislerinde, değerlerinde öyle büyük yıkıntılar yaratır ki en küçük en naif anlarda bile çatışmayı besleyebilir, nihayetinde linçlere kaynaklık eder. Ege’de bir büfeci yalnız ve yalnız Ahmet Kaya dinlediği için öldürülmüştü, varın gerisini siz düşünün.

Kürt Sineması için ne diyebiliriz?
Tarihte Kürtlerin dengbejleri, şiirleri, türküleri, destanları, masalları öne çıkıyor, ama eğer yakın tarihe bakarsak, Kürtler içinde sinema özellikle son yirmi yılda büyük önem kazanmıştır, bir kuşak sinemayı öğreniyor, yapıyor ve uluslararası dünyada Kürtleri temsil ediyor.

Yani oluşum aşamasında bir sinema. Ama buna karşın Kürt Sinemacılar arasında bir dayanışma, uzlaşma ve estetik bir birlik yok, kuramsal arka planı kurulmamış, estetik olarak kendi güzelini ya da idealini yaratmamış bir sinema var karşımızda. Oysaki tematik düzlemde ne kadar büyük ortaklıklar var, insanı şaşırtıyor. Birbiriyle çok farklıymış gibi görünen sinemacıların ardında bile, çok büyük tematik ortaklıkların olması inşanı şaşırtıyor, bu o kerteye vardı ki, Avrupa Sinema Tarihindeki hiçbir akım bu kadar güçlü bir ortak bağ kuramamıştı.

Bunu deyince, Atma Şaban diyecekler olabilir? Ama eğer sinema tarihini düşünürlerse bunu görebilirler, tematik birlik, sanatçıların niyetlerinden ve kişiliklerinden bağımsız olarak, toplumsal olarak kurulur ve tarihin zembereğindeki sıkışmayla, Yasaklar ve Hassasiyetlerle şekillendirilir. Hatta sanatçının elini kolunu bağlar, yanlış yapma korkusu sanatçıyı kaskatı hale getirir. Bu açıdan düşüncü ve duygu zenginliğini azaltır, çok sesliliğe karşı tek sesliliği, heterojenliğe karşı homojenize edici bir etkisi olur.

Ne yazık ki Kürt Sinemacılar arasındaki tartışmalar çok şiddetli oluyor, teorik düzlemde yolu netleştiren, kişileri geliştiren bir üretim olmayınca, başarı için Anadolu’nun batısında ve özellikle Avrupa’da başarı elde etmek çok daha makbul hale gelince… Doğuda ise başarı için merkezi kararlar belirleyici olunca… Sanatçı kendi özgürlüğünü zedeleyen dengeler içinde hareket etmek durumunda kalıyor.

Kürt Sinemasında sosyal bağlam çok güçlüyken, bireysel ve estetik yan genelde daha arka planda kalıyor, bu açıdan yeniden şekillenen Kürt Sineması ne yazık ki yasını yaşayamayan insan gibi, kendisini aramayan ve toplumsal harcın belirlediği şekillerde başarı elde etmek durumunda kalıyor. Bu ise sanatın doğası için fazlasıyla kısıtlayıcı bir durum. Başarı için çırpınan yürekler, kendini aramak için iç sesini bu harala gürele de daha zor duyabilir. Doğru, giderek bir zorbaya dönüşebilir.
Bu da bir özgürlük mücadelesidir.

Zahit Atam

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
David Kaufmann: Dinin tarihi, yabancılaşmanın tarihidir özgürlük için sahip çıkılması gerekir

Adorno ve Tanrının Adı Metafizik eleştirisi artık Batı düşüncesinde saygın bir gelenektir ve on sekizinci yüzyılın sonundan beri özgürleşme ilkesiyle...

Kapat