Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e: “29 yaşındayım. Ama binlerce yıldır seni arıyor, hasretini çekiyorum”

Leyla ErbilAh bu rezil dünya seni tanısa, seni öğrense, seni anlasa… Kurbanın olurum Leylim, kendini üzme, boşu boşuna haksız yere kendini üzme, kurtar kendini. Bak, yanında ben varım. Seninle olduktan sonra yapamayacağım ne vardır? önce kendine inan, kendini sev, sonra bana bel ver, bana yaslan, bak yaşaman nasıl aslî cevherini gösterecek. Üzme hiç kendini, ölürüm sonra. Ölmek, hiçbir şey değil. Sen böyle canlı, sıcak, dost, aziz ve en güzeli sevgiliyken ölmek, acı da olsa katlanılır. Ama senin bu bedbin halini görmek… İşte mesele burada. Artık tek mısra yazamam, bir satır uyku uyuyamam. 

“Hal, yani şimdiki zaman seninle başlar”

22 Mayıs 1954 Bismil

Leylâm, Merhametsi/ Ömrüm,

Suskun, uzanmış, seni yaşıyorum. Hastalığım grafikte birdenbire yüksekli. Doktorsuz, eczanesiz, sıhhiyesiz, Allah’ın belâsı bir köydeyim. Aileme, gözleri görmez olmuş anama yalan söylüyorum. Hastalığımı anlatamıyorum. 140 liraya 5 kişi geçiniyorlar. Ben de cabası… Bu korkunç kaos içinde sen, yeşil ve derin huzur, kafamdasın. Kurtuluşumu, her şeyimi, dünyayı sevmemi sana bağladım, sana borçluyum. Asıl peygamber olan sensin. Yeryüzünde günahsız tek insan sensin. Ve ben, orada yanında kalmam gerekirken, eşşek gibi buraya geldim. Belâmı da buldum. Oh olsun!
Canım, ben Said’i senden çok önce tanıdım… Şâirsin, dehâ gizleyen bir şâir. Korkunç üzüntülere kapılman, bundandır. Ben Said’i sevdim… Sanırım, Sait de arkadaş ve artist olarak yalnız beni sevebildi. Bu, onun sözüdür. Ve ben onu 10 yıllık bir acayip merhabalar ve gecelerden sonra tokatladım. Haydar’a da söyledim, şimdi de söylüyorum, pişman değilim. Onu bundan sonra da seveceğim. Ve onu, bence malûm bazı taraflarından ötürü bundan sonra da gayrı insanî bulacağım.

Bu işte, yani ölümünde, senin hiçbir -ama hiçbir-günahın, kusurun ve hatân yok. Onu, cemiyetimizin rezil ve taşlaşmış kayıtsızlığı, sağırlığı, korkaklığı, berbat şarapları, her biri korkunç birer zehir olan Şark yemekleri öldürdü. Türkiye’de vasati yaş 28’dir. Düşün o 50 yıl yaşadı. Yine de iyi. Son günlerde onu ayakta tutan bendim. Övünme şeklinde anlaşılır diye sana daha önce söylemedim. Benim sert ve fırtınalı hayatım gençliğimin pervasız tahammülü, inanır mısın ona umut ve şevk veriyordu. O ki müthiş hasis ve egoistti. Ama bana “Dülger Balığım, aslanım, canavar olmadım değil mi?” dediği zaman bonkör, insan ve babaydı. Bu yüzden beni hatırlayamadığına, unuttuğuna, hafızasının kuyusunda gecelerce araştırıp bulduktan sonra özür dileyişine hiç kızmadım. Bütün bunlar seni avutmaz biliyorum. Ama bak ruhum, sevgilim, bana inan. Kimselere inanma. Senin hiçbir kusurun ve kabahatin yok. Onu sevdinse bu, senin büyüklüğün, hattâ dünya kadınlık tarihinin şaheser bir olayıdır. Çünkü, ciddi söylüyorum inan bana, hiçbir kadın onu sevemezdi. Ve eğer sen, kendi deyiminle “madden” onun olsaydın, insanlığından tiksinirdin. Ben eminim asıl o zaman onu tabanca veya bıçakla öldürürdün. Bu dediklerime kızma, beni anla biraz. Bunu bana 1946’da sevgilisi Emine anlattığında ben de inanmamıştım. Son günlerde Sait de itiraf etti. İtiraf değil bir nevi savunmaydı. “Kadını anlamıyorum, anlayamam” diyordu. Kızma, yalvarırım üzülme Leylâ… Sen ki affetmekte İsa’yı bile geçtin. Kızma bana ne olur…

Pam-pam’dan son çıkışımızda ben sarhoş, mest ve çocuk… Susmuştum… Hatırlar mısın? Söylüyorum: Al beni yarı canım, al… Uçakla mı gelirsin, rüzgârla mı, bak bak da gör, asıl ölmek isteyen benim. Niye mi? Ah nasıl anlatayım… Bir de şâirim ha! Hiçbir bok değilim… Sensizlik, ayrılık, ölümden çok daha rezil, çok daha ıssız, mânâsız ve boş… acı… Sana katil, sana uğursuz diyenin ağzına sıçarım -affedersin-. Sen de o serserilerin, katillerin, iğrenç züppelerin dedikodularına kapılıp yanlış düşüncelere varma. Kendine küfretme, kendini üzme, asıl haksızlık, çirkinlik ve cinayet budur.
Sakın ha! Sakın, e mi? Sonra beni öldürürsün, unutma… “Yazma, vazgeç her şeyden, seversen diye düşünüyorum” diyorsun. Yavrum, nazlım, bunu nasıl yazdın bana? Düşünüyorsun ha. Acaba seni benden başka seven oldu mu? Sevmek kelimesini soy, çırılçıplak karşına al da öyle düşün. “Yazma! Sevme!” ne demek? Beni, zorla âdi, boş, mânâsız, kendi kendine ihanet eden bir serseri haline getirmeği nasıl düşünebildin?
Az çok bildiğin şerefli, sert ve acı bir mazim var (Hal, yani şimdiki zaman seninle başlar). İnan canım, sana rastladığım an, seni tanıdığım an, hepsi bana boş göründü. Boş ve çocuksu. Yine bildiğin gibi bir artistik istidadım var. Otorite geçinenler varsın dehâ desinler bana, dehânın da geçmişini sk…mı dedirtme. Sen ki o kadar yiğit, o kadar kuvvetlisin. Ve bana “Sus kimseler duymasın”ı verdin, nasıl oluyor da böyle yanlış davranıyorsun?
“Kaçtın” diyorsun. Seni bırakıp kaçmadım. O kadar eşşek, egoist ve korkak mıyım? Kara haber, bileti aldıktan sonra ulaştı. Kendi korkunç şartlarımdan, çaresizliğimden, kahrolası parasızlığımdan, yine sana güvenerek muvakkaten kaçtım. Hayır, itildim, kopa-rıldım. Bunda senin de ısrarın oldu… Sen sordun, sana yalan söyledim, param var canım dedim. Ah, sana söyleyemedim. Güner’e de söylenmez bu. Baban, annen yahut da sen, bana bir bahçevanlık, kapıcılık veya asansörcülük olsun bulabilirdiniz. Ah, razıydım. Her şeylere razıydım. Ama sana söyleyemedim. Affet beni ömrüm benim. Senin yanında olmanın, sana merhaba, nasılsın demenin, her an bir arzunu beklemenin sonsuz saadetini, sonsuz hazzını, böylece eşşekliğimden, yaraladım. Yine affet, başka türlü kalamazdım. Kendi başıma bulacağım iş, tavizler, alçalmalar karşılığı olacaktı ki buna sen çok kızardın. Belki de beni öldürürdün.

Küçüğüm, korkunç dâhim, sevgilim, senin istediğin gibi de olsam, kayıtsız şartsız kölen de olsam, daima asıl sen beni affedeceksin. Affetmeye çalış. Cihan insanları içinde, en güzel, en iyi ve en namuslu sensin. Buna inan. Ahmet Arif, böyle söyler… Doğrudur… Haktır… Lâyıktır… Sana yakın, sana lâyık ve hele hele “senin” olmayı düşünebilmek bile bir cesarettir. Yürek ister. Bu dediklerim insan olana, erkek olanadır tabii. İnsan’dan mahrum bir cehennem karanlığında, nasıl da bulduk birbirimizi… Küçüğüm, sevgilim, imzası martıdan sıcak, uçan uzak martılardan daha sevimli, imzası uçan kuş, kendisi İNSAN sevgilim. Kıyma bana, sensiz edemiyorum. Sence zerre kadar bir değerim varsa, iler tutar bir tarafım kalmışsa, gel kıyma bana ve “korkuyorum” deme. Otur yaz, her gün, her gece bana yaz. Kavuşuncaya kadar. Sonra yazdıklarımızı okur, güler yahut ürperir, birbirimize geçmiş olsun deriz. Yahut da, ah asıl bu, gel beni kendin al, götür. Bugünler yalnız başıma gelecek kudrette değilim. Hem madden hem de manen bu böyle. Allah kahretsin bu aczimi. Güvendiğin biri de yok ki onu gönderesin. Söyle ne bok yiyeyim? Bu, senin halin, böyle devam ederse, benim de günlerim sayılı demektir. Mektubunu sabah aldım. Şimdi akşam. Daha bir şey yemedim.
Sözde cıgarayı bırakmağa niyetliydim. Bugünkü, inan bana unuttum kaçıncı paket. Evde bir ölüm sükûtu var. Sual sormağa korkuyorlar. Ah bir sorsalar da seni anlatsam… Ah bu rezil dünya seni tanısa, seni öğrense, seni anlasa… Kurbanın olurum Leylim, kendini üzme, boşu boşuna haksız yere kendini üzme, kurtar kendini. Bak, yanında ben varım. Seninle olduktan sonra yapamayacağım ne vardır? önce kendine inan, kendini sev, sonra bana bel ver, bana yaslan, bak yaşaman nasıl aslî cevherini gösterecek. Üzme hiç kendini, ölürüm sonra. Ölmek, hiçbir şey değil. Sen böyle canlı, sıcak, dost, aziz ve en güzeli sevgiliyken ölmek, acı da olsa katlanılır. Ama senin bu bedbin halini görmek… İşte mesele burada. Artık tek mısra yazamam, bir satır uyku uyuyamam. Yerin dibine batsın hepsi. Ne bok yemeğe sana iki yıl daha önce rastlayamadım. Ben ki 29 yaşındayım. Ama binlerce yıldır seni arıyor, hasretini çekiyorum. Beni affet ve âdi bulma. Hiç olmazsa, beşerî bulduğunu söyle. ISTIRABINI ANLIYOR ve kahroluyorum. Şâirsin, hislerinde fazla derine indin. Biraz daha sakin ol. Güner’e git, Mürüvvet Abla’na git, annene git… Ah asıl Ahmet Arif nam bedbaht kuluna git… Ah, yarı canım. Böyle kendine haksızlık etme, bana kıyma! Ben ki değil yalvarmak, kimselere rica bile etmedim. Bak, sana nasıl yalvarıyorum. Bu, senin, hiçbir peygambere, hiçbir kahramana kısmet olmayan büyüklüğünden… Güzelliğinden… Kutlu ve saygıya lâyık oluşundandır. Yoksa, yalvarırım inan, kompliman, teselli vesaire değildir. Dediğim gibi, beni bırakma. Yoksa başımı belâya sokarım diye asıl ben korkuyorum. Gerçek olan şu ki benim arkamdan ağlamanı değil istemek, düşünmek bile çıldırtıyor beni. Sallanan cesedimin gölgesine bakıp düşünmek ister misin? Ben hastalığımı yeneceğim, çünkü sen varsın. Yine de hastalığımı, çaresizliğimi affet. “Sevgimi herkese dağıt” diyorsun. Hiç kimseye dağıtamam! Gözlerinden vazgeçilmez ömrüm. Yarı canım, al beni. Çok bekleme. Hemen yaz ya da hemen gel.

Senin, ancak senin…
Senin, yalnız senin…

İmza
Ahmed Arif

LEYLİM LEYLİM
Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar
İş Bankası Kültür Yayınları

“Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e: “29 yaşındayım. Ama binlerce yıldır seni arıyor, hasretini çekiyorum”” üzerine bir yorum

  1. kurbanın olurum leylim,,
    bir kitap bir ömür, hapisaneler hasretler yoksulluklar daha nicelerini nice güzellikleri ahmet arifin güzel yüreğinden yüreğimizde hissettik

Yorum yapın