Yaşar Kemal: Bir memleketin bütün meseleleri biribirine bağlıdır

Yalnız o oylarından başka dünyayı gözleri görmeyen politikacılara söylemiyorum, millete, halka, aydına, sabanının başındaki köylüye, örsünün başındaki demirciye, esnafa, ayağında topla gece gündüz koşan futbolcuya, belekteki bebelere bile söylüyorum.

Söyletir Dilsizi…

Bin kere de söylerim. Duymayız, asıl çareyi arayıp bulmayız. Bütün mümkünler, çareler kesilmiştir. Bile bile, umutsuzluğumuzun içinde kıvranarak gene de söylerim.

Bir meseleye temelinden değil, yanından, tersinden yanaşmak büyük alışkanlığımızdır. Doğulu kafaların tek çıkar yolu budur. Meselelerimizin büyüklüğünden korkarız. Meselenin özüne gitmek küçük çıkarlarımıza, kişisel ya da bölüksel faydalarımıza dokunur. Bizim bir piremiz için toplumun yorganını yakarız. Yorganlarını, evlerini…

Hepsini hepsini biliyorum, gene de söylemekte, duyurmakta fayda var, diyorum.

Gene şu orman işi…

Gazeteler yazdı, yurdumuzun en büyük davası, eğitim davasıdır diye. Gerçekten de büyük davamızdır. Her işimizin başıdır. Eğitim olmazsa hiçbir şey yapamayız. Bunu da yazdım. Ama on yıl, on beş yıl, elli yıl sonra bile bu işi halledebiliriz. Bu uyuşukluktan nasıl olsa silkinip çıkabiliriz.

Dahası, bir millet esir olabilir, sömürge olabilir, yüz yıl, yüz elli yıl, iki yüz, beş yüz yıl sonra bile o millet kurtulabilir.

Ama bir toprakta gidip de gelmeyecek şeyler var. Hemen çaresi bulunmazsa elimizden uçacak, kanı çekilecek can damarları var.

Orman giderse geri gelmez. Orman giderse bir memleketin toprakları ölür.

Ama diyeceksiniz ki, bir memleketin bütün meseleleri biribirine bağlıdır. Biliyorum bağlıdır. Her şey toptan halledilir. Halledilmeli. Bizimse meselelerimiz o kadar çok ki… Neyi tutsan elinde kalıyor. İlkel bir toplumuz. Hepsi malum. Malum, ama mademki öteki meselelerimize dokunamıyoruz, toptan bir kalkınmaya, ilerlemeye gidemiyoruz, şu orman işini birinciye almak zorundayız.

Her şey böyle düzeneksizken ormanı kurtaramazsın, diyeceksiniz. O da malum. Ama büyük bir felaket karşısındayız. Kara deve, ölüm devesi geldi kapıya oturdu. Ve kalkmıyor. Burada silkinip kalkalım nolursunuz? Yalnız o oylarından başka dünyayı gözleri görmeyen politikacılara söylemiyorum, millete, halka, aydına, sabanının başındaki köylüye, örsünün başındaki demirciye, esnafa, ayağında topla gece gündüz koşan futbolcuya, belekteki bebelere bile söylüyorum. Uçan kuştan bile imdat diliyorum.

“Söyletir dilsizi, ağlatır körü.”

Ormanlarımızın hali böyle. Vallahi böyle, billahi böyle.

Orman içinde, köylerde yaşayan vatandaşlarımız var. Sayılarını şimdi söyleyemeyeceğim. Bu köylüler geçinmek zorundalar. Keçileri var, beslemek zorundalar. Geçinmek isteyenler ormana girecek yakacaklar. Kaçakçılık yapacaklar, kazanacaklar. Bunun önüne geçemezsin. Keçilerini otlatacak, etinden, kılından yararlanacaklar. Ormanı yakıp ısınacaklar. Hopur edecekler. Hopur, halk arasında yerleşmiş bir orman deyimidir. Kara hopur. Hopur etmek, mahvetmek, ormanı yerle bir etmek, dikili bir çöp bırakmamacasına, ormanı kesip yerini tarla etmek, demektir.

Yangın kuleleri yapılmış. Motorlu ekipler nerede yangın görürlerse, oraya koşup hemen söndüreceklermiş. Orman yolları yapılmış, orman ürünleri bilimsel metodla kesilip işlenecekmiş. Bunlar çok iyi, iyi, ama çare değil.

Bir tek çare var, o da iskan… Orman içindeki köylüyü ne pahasına olursa olsun oradan alacaksın. Bir ormancı hesabını yapıp bana vermişti. Bir yıl yok olan ormanın parasıyla o bölgedeki köylüyü, toprağının, evinin, sabanının parasını ödeyerek başka yere iskan edebiliriz, demişti. Bu da olmazsa, bu da doğru değilse bile, köylüyü ormandan almalıyız. Bizim için altından kalkılmaz, bütçemizin yarısını yiyecek bir yük de olsa bunu yapmalıyız.

Hem ormanlarda öyle köy diyecek bir köy de yok. Her bir evi bir kaya dibinde. Daha önce de yazmıştım. Yüz evlik bir köyün bir ucundan bir ucu yaya altı saat çekiyordu. Bu köyün yeri otuz kilometrelik bir sahayı kaplıyordu.

Şu modern dünyada böyle köy olur mu? Buraya okul yapılabilir mi? Buraya sağlık kurumları getirilebilir mi? Onları bir araya toplamak, geçtik ormanları, bu bakımdan gereklidir.

Bu zor. Köylü yerinden, son çaresi de kesilmeyinceye kadar ayrılmaz. Ayırmak isteyenlere oyunu vermez. Oyunu vermezse de bizim parti kazanamaz. Bakın nasıl iş çatallaşıyor! Biz de çalıyı başından sürümek zorunda kalıyoruz.

Ama iş bir ölüm kalım davası olunca… Bu bir ölüm kalım davasıdır. Kafamıza dank demeli.

Elbirliğiyle… Son kalmış birkaç ağaç da bitince köylü zaten göç edecektir. Etmeye başladılar bile.

Yurdumuzda daha bomboş topraklar var. Öylece duruyor. Ağzını açmış güzelim topraklar adam bekliyor, işleyecek saban, kol bekliyor.

Felaket büyük. İşte çaresi de var. Parmağını, parmağını kımıldatacak var mı?

8 Kasım 1959
Kaynak: Ustadır Arı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bertrand Russell: İnsanlığın ileri attığı her büyük adım, kişiler sayesinde olmuştur

Kapat