Mutluluğun Resmini Yapan Adam, Abidin Dino – Yaşar Kemal

Güneyde, Çukurovada, Adana şehrinde biz o zamanlar sanatla, edebiyatla uğraşan bir avuç gençtik. Polisle de başımız beladaydı. Bir gün duyduk ki şair, ressam Arif Dinoyla kardeşi ressam Abidin Dino Adanaya sürgün gelmişler.

Bu sürgünlerin gelişine üzüleceğimize seviniyorduk. Çünkü nasıl olsa bu insanlarla ya şöyle ya böyle tanışmanın bir yolunu bulacaktık. En önce benim talihim yaver gitti, ben önce Arif Dinoyla tanıştım. Sonra da Arif Dino beni Abidin Dinoyla tanıştırdı. Hemen o gün dost olduk. Bu dostluk da Dino ölünceye kadar, elli yıldan fazla sürdü. Dostluğumuzun bir temeli vardı. Ben o zamana kadar, sol bir dergi olan S.E.S. dergisinde çıkan Dinonun birçok resmini görmüş, birçok yazısını okumuştum. O dergideki bir yazısına hayran kalmıştım. Yazının başlığı “Cehenneme Ateş Götürmeyi Tavsiye Eden Şair”di. Bu şair 16. yüzyılda yaşamış, ünü bütün Türkiyeye yayılmış, şiirleri halk arasında dilden dile dolaşan Çukurovalı (Kilikyalı), Toroslu büyük şair Karacaoğlandı. Bir şiirinde diyordu ki: “Cehennem yerinde hiç ateş yoktur / Herkes ateşini burdan götürsün.” Abidin Dinonun bu birkaç sayfalık yazısı olağanüstü bir anlayışla yazılmıştı. Büyük şairi bütün yönleriyle, bu birkaç sayfalık yazısında, derinlemesine anlatıyordu. Ben o zamanlar folklor derlemeleri yapıyor, köylülerden Karacaoğlanın daha derlenmemiş şiirlerini, kadın ağıtlarını, tekerlemeleri, masalları derliyordum. Ona ilk tanıştığımız gün çok uzun bir tekerleme okudum. Abidin Dino bu tekerlemenin güzelliği, zenginliği karşısında büyük bir şaşkınlığa uğradı, bana o gün üst üste birkaç kez bu tekerlemeyi okuttu. Sonra o hızla birçok tekerleme, ağıt derledim. Bu yapıtlara Dino gibi bir insanın bu kadar önem vermesi, onları sevmesi bu sefer beni inanılmaz bir şaşkınlığa uğratmıştı. Dinonun Adanada geniş bir çevresi vardı. Çünkü eski Adana valilerinden biri onun dedesi Abidin Paşaydı. Abidin Paşa, Osmanlıda çok ünlü bir paşaydı. Benim Ağıtlar kitabını 1943 yılında o yayınlattı.

Edebiyat, resim konuşmalarından sonra ilk işimiz birlikte Adanayı dolaşmak oldu. Sabahlardan akşamlara kadar sokak sokak Adanayı, bir baştan bir başa dolaşıyorduk. Bir an şöyle bir bakıyor, duruyor, en güzel evi, en güzel ağacı, kaktüsü, çiçeği bulup çıkarıyor, bana gösteriyordu. Bütün bulup çıkardığı bu güzelliklere hayran bakıyordu. Bir çiçeği, bir yapıyı beğenmişse bir günde belki on kez, gidip gidip bakıyorduk.

Bir gün Kapalıçarşıya uğradık. Sonra da oraya dadandık. Çok kilim, çok halı, çok yazma, çok tahta işleri vardı. Sıra bana gelmişti, sonradan benim için yazdığı yazıda dediği gibi, çarşıdaki en beğendiğim kilimi getirip önüne koyuyordum. Bu sefer onun şaşkınlığına ben daha çok şaşıyordum. Kilim faslını da kestik bir ara.

Dino bu sıralarda durmadan çiziyor, boyuyordu. Resimlerini bana göstermesini istiyordum.

Bir mayıs ortasıydı. “Haydi,” dedi, “seninle tarlalara açılalım.”

Tarlaların içinde silme gelincikler açmıştı, gelinciklerin alından toprak, sarı, yeşil hiçbir şey gözükmüyordu. O dümdüz ovada ekinler, sapsarı ışıklar gibi, güneşli çok sarı bir deniz gibi esen yelde dalgalanıyordu. İşte, bu yaşa geldim, ne böyle hayran bakan, kendinden geçmiş, güneşe, ışığa bulanmış yürüyen bir insanı gördüm, ne de düşleyebildim. Onun hayran kendinden geçmişliği anlatılamayacak bir şeydi. Ardından Antitorosların tam dibindeki Çardak köyüne gittik. Köyün evleri portakal ağaçlarından gözükmüyordu. Köyün yöresi de silme portakaldı. Dallar portakalları götüremiyordu. Üstte ala karlı Antitoroslar dumanlı. Aşağıda silme turuncu. Yer gök turuncuya kesmişti. Dino beni unutmuş, portakal bahçelerinin arasına dalmış, başını almış gidiyordu. O gün karanlık kavuşuncaya kadar, kendinden geçmiş, gözleri turuncuya doymamış, yürüdü durdu. Yemek yemeyi, su içmeyi unutmuş gitmişti. Dino, bir tapınmadaydı. Ben böylesine bir tapınma karşısında sesimi çıkaramıyordum. O gece Çardakta kaldık. Köylüler başımıza birikti. Köylülerle de başka bir macera başladı. Bir aşık geldi köy odasına, türküler söyledi. Köylülerle koyu, gene kendinden geçmiş bir sohbete daldı. Ben yorulmuştum, geceyarısından sonra gittim uyudum. Tan yerleri atarken uyandım, bir baktım ki, köylülerin hiçbiri evine gitmemiş, Aşık da sazına asılmış çalıp söylüyor.

Köyden bir türlü ayrılmak istemiyordu. Zar zor onu dönmeye kandırdım. Trende, öylesine bir coşkuyla, ben uyuduğum sıralardaki konuşmaları, türküleri öylesine anlatmaya başladı ki, beni büyüdüğüm yerlerin dünyasından aldı, başka başka görkemli düş dünyalarına götürdü.

Birkaç yıl Çukurova doğasının taşıyla toprağıyla haşır neşir olduk. Çukurova doğası artık avucumuzun içiydi.

Ardından Kale Kapısı maceraları başladı. Taşköprünün önündeki küçük alan, Taşköprünün üstü, kale duvarlarının dibi, Orta Anadoludan, Güneydoğu Anadoludan, Doğudan gelmiş ırgatlarla doluydu. Doluydu dediğim öyle abartma falan değil. Yüzlerce, binlerce insanla her gün Kale Kapısı dolup taşıyordu. Kazma zamanı erkekler kadınlar, pamuk toplama zamanı çoluk çocuk bütün aileler, Kale Kapısındaydı. İnanılmaz derecede değişik yüzler görüyorduk. Bu insanları tarla sahipleri, çiftlik sahipleri, onların elçileri buradan alıp tarlalara götürüyorlardı. Bu Anadolunun dört bir yanından gelen işçiler çapaya gideceklerdi, sonbaharsa pamuk toplamaya gideceklerdi. Orada çok yüzler gördük. Çok gözler gördük. Uzun, acı, sarı, esmer, kızıl saçlı, buruşuk, örümcek ağı gibi kırışık içinde kalmış, hüzünlü, hep gülen, hep ağlamaklı, sevinç içinde, üstleri başları dökülen, sakallı, sakalsız. Çok güzel gözlü kızlar. Kapkara saçlılar, kızıl, sarı, güneşe gelince yeşillenen mor belikler…

Sonra da Yeni İstasyonun önündeki büyük alana, alanda büyük okaliptüsler vardı, bütün Anadolunun ırgatları işte burada birikişiyorlardı, dadandık. Bir gün Dinodan üç binden daha fazla yeşil sözünü duymuştum. Belki biz burada yüz binlerce, milyonlarca yüz görüyorduk. Ve Abidin Dino bir gün bu insanları çizmeye başladı. Öylesine bir hızla, yercesine, yutarcasına insan yüzlerini çiziyordu ki Dino, arkasından atlı yetişemez derler ya öyle bir hızla. İnsan yüzleri, insan biçimleri, yerde, ayakta, çömelmiş, bağdaş kurmuş yemek yerken, halay çekerken, ak başörtülü kadınlar, ağlayanlar, gülenler, endişeliler, kuşkulular… Dino bir insan mahşerinin içine dalmış veryansın ediyordu. Kolları sıvamış sabahlardan akşamlara kadar çiziyordu. Akşam olunca da yapıtları topluyor eve yollanıyorduk. Dino bu sefer yaptığı resimleri ayıklamaya başlıyor, birçoğunu yırtıyor, çok azını da değiştiriyordu. Beğendiklerini de ayrı bir yere koyuyordu. Yırtılan desenlere o kadar acıyordum ki, herhalde bu yüzümden belli oluyordu, bir sabah gel, dedi birlikte ayıklayalım. Bir desen üstünde belki saatlarca tartışıyorduk. O olmaz diyordu, ben olur diyordum. O kötü diyordu, ben güzel diyordum. Sanıyorum onun elinden birçok güzel desen kurtardım. Şimdi bende o desenlerden bir tane var. Kimi seferler ben de ona uyuyordum, işte o zaman bir desen yırtımı başlıyordu. Benim de içim gidiyordu. Sonunda bana dedi ki, artık sen seç. Ben de hepsini seçmeye başladım: Hepsi o kadar güzeldi ki… “Yani sen bu resimlerin hepsi güzel mi demek istiyorsun?” dedi. Ben utanıp sıkılarak, “öyle demek istiyorum, peder bey,” dedim. Bir tuhaf baktı bana. “Bir insanın yaptığı her şey güzel mi olur, diyorsun?”

“Hayır, öyle demek istemiyorum. Ama bunlarda çok az iyi olmayan resim var.”

Kimi insanlara sonuna kadar güvenirdi. Bunları da ne pahasına olursa olsun sever, korurdu.

Bu sıralar renkli resimler de yapıyordu. Daha da çok yağlıboya… Bu resimlerde, o gözlerini faltaşı gibi açmış, kendinden geçerek, bir doğa tapınmasında dolaşan adamın Çukurovasından ne bir renk, ne bir biçim izi vardı. Başka dünyalar, başka renkler, başka biçimlerdi. Çukurova doğası, insanı sanki bütün haşmetiyle Dinonun üstünden, belki de bir fırtına gibi gelip geçmiş, onda en küçük bir iz bırakmamıştı. Bunu anlayamıyordum. Bu binlerce rengin kaynaşmasında, bu binlerce mavinin, morun uçuştuğu, perde perde, arka arkaya sıralanmış Toros Dağlarında bir ressamı etkileyecek hiç mi bir şey yokmuş! Abidin Dinonun bu tutumu beni üzüyor, ben küseğen bir adamım, küserim de kimseye belli etmem, ama yavaş yavaş o insandan uzaklaşırım, bu huyumu da en iyi Abidin Dino bilirdi, Dinoya küsüyordum. Sanki Çukurova babamın malıydı. Sanki bu ülkeyi babam yaratmıştı. Yüz binlerce mavinin uçuştuğu Toroslar da sanki bana dedemden kalmıştı.

Bir iki yıl sonra işi çakozlar gibi oldum. Küskünlüğüm geçti. Abidin Dinonun bu resimlerinde Karagözler, Hacivatlar, kesilmiş karpuzlar vardı. Tahta yapılar, Ankara evleri, bomba atan adamlar, ince çizgilerle nonfıgüratife benzeyen renkli biçimler. Ben o sıralarda Abidin Dinonun ağabeyi Arif Dinoyla da çok dosttum. Çalışmalara gitmediğim sürece her gün sabahtan akşamlara kadar onunla birlikteydim. Hep eski Yunanı, piyesleri, Homerosu, Hitit destanı Humarbiyi, Gılgamışı ve durmadan resim konuşuyorduk. Arif Dino da büyük bir ressamdı. Sergi açmıyor, resimlerini de dostlarından başka kimseye göstermiyordu. Türkçe, Fransızca da şiirler yazıyordu. Birlikte de Rimbaud’nun büyük şiiri “Sarhoş Gemi”yi çeviriyorduk. Fransızcası ondan, Türkçesi benden.

Dinodaki renkleri yavaş yavaş anlamaya başlıyordum. Sonradan onun renklerini anlamayan çok kişiye rastladım. İlk yıllarda çok az büyük sanatçı gereğince anlaşılmıştır. Abidin Dinonun bu yıllardaki renkleri çok alçakgönüllüydü ve bambaşka bir denemeydi. Renkler düpedüz biz başka renkleriz, doğadaki renkler değiliz, öbür ressamların renklerine benzemeyiz, diye bağırıyorlardı.

Sonra Abidin Dino Çukurovadan, Adanadan, ırgatlarından, bu binbir renkle kaynaşan ovasından ayrıldı Kayseriye gitti. Onu, bir böbreği olmadığı halde asker etmişlerdi. Oysa onu askere almamaları gerekti. Bu da başka türlü bir sürgün ve zulümdü. Abidin Dino hiç şikayet etmeyen bir kişiydi. Dayanma gücü sonsuzdu. Bu da onun erişilmez alçakgönüllülüğünden geliyordu.

Orta Anadolunun uçsuz bucaksız, ot bitmez bozkırının da, Çukurovanın tadını çıkardığı kadar tadını çıkarmasını bildi. Askerliğini yaptığı Kayseri şehrinin tepesinde dünyanın en güzel piramidi ala karlı, dört bin dört yüz metre yüksekliğindeki Erciyes Dağı bütün görkemiyle ışıklar içinde dönüp duruyordu. Ve bu dağ ulu bozkırdan birdenbire çıkıveriyordu. Dino bu dağa aşkını, onu görür görmez ilan ediverdi. Ediş o ediş. Onun resminde Erciyes bir daha güzelleşti, bir kat daha gerçekleşti. Ve görkemi bir kat daha arttı. Onun Erciyes karşısındaki çizgileri artık alçakgönüllü değildi. Neredeyse hızı Van Gogh’un çizgilerinin hızını geçecekti.

Ve bozkırı çizmeye başladı. Bu uçsuz bucaksız, sonsuz bozkır onun resimlerinde ilk olarak başka bir yaşama, başka bir güzelliğe kavuştu, üstündeki görkemli Erciyes Dağıyla. Onun resimlerinde görkemli Erciyes, uçsuz bucaksız alçakgönüllü renkleriyle olgun bozkır, kendini bulmuştu. Demek ki milyonlarca yıldan bu yana yüreği sevgi dolu ustasını bekliyormuş.

Boyuna yinelerim, Dinonun bozkırı gerçekten daha gerçektir, diye. Bozkır gerçeği, doğa ve insan macerası anlatılamayacak kadar gerçek, güzel, yeniden yaratılmış bir gerçekti. Abidin Dinodan sonra ben de iki yıl bozkırı ve Erciyes Dağını yaşadım. Dinoda Erciyes Dağı, bozkır daha bir bozkır, daha bir Erciyesti. Bozkırın düzlüğünden yükselen dağ, Abidin Dinoda başka, yepyeni, yeniden yaratılmış bir dağdı. Bozkırın da gökleri sonsuz bir uzaklıktaydı ve insanlar bu uçsuz bucaksızlıkta karınca gibiydiler.

Abidin Dinonun sanat macerasını kırk yıldan daha çok izledim. O, her gün kendini ve resmini yeniden yaratıyordu. Her gün yeniden doğuyor, zenginleşiyor, her gün resmini zenginleştiriyordu. Bütün soylu, büyük ressamlar gibi durmadan değişiyordu. Antenlerini bütün yeryüzüne germişti. Orda Anadolu, Adana sürgünü en kuytu köylerde, kasabalarda yaşarken bile antenlerini bütün dünyaya tutmuş, kırk günlük yolda yaprak kıpırdasa ondan haberi oluyordu. Ayağı ne kadar Anadolu toprağındaysa, kulakları da yeryüzündeydi. Benim gibi genç bir insan için bu bir tansık insandı. Arif Dinoyla, “Sarhoş Gemi”yi kahve köşelerinde Türkçeye çevirir, eski Yunanı okur; Don Kişotu tartışırken, Abidin Dinoyla da Joyce’u, Kafka’yı, Faulkner’ı konuşuyorduk. Halk şiirlerini, Yunusu, Karacaoğlanı, büyük başkaldırı şairleri Dadaloğlunu, Pir Sultanı ezber ediyorduk. Marx’ı, Engels’i de, büyük sosyalist ustaları da ihmal etmiyorduk.

Abidin Dino her yönüyle büyük bir doğa ve insan birikimiydi. Hep şaşıyordum, o birlikte yaşadığımız Çukurova (Kilikya)nın sonsuz renkleri Abidin Dinonun resimlerine niçin yansımamıştı?

Sonra birden Pariste, yıllar sonra, Dinonun çiçeklerini gördüm. İşte 1940’ların Çukurovasının renkleri bu çiçeklerdeydi. Şaşırmadım. Çukurova bu renklerdeydi ve Dino bu çiçeklerin birçoğunda Çukurovasını yeniden yaratmıştı.

Moskovada her gün İlya Ehrenburgla evinde konuşurken, Ehrenburg bana, “Dinoyla tanışıyorum ya, çok resmini görmedim,” dedi, “bana onu anlatır mısınız,” dedi. Dilimin döndüğünce Dinonun resmini ona anlatmaya çalıştım. Ve Dino için, “O büyük bir atmosfer ressamıdır,” diyebildim ancak. Çünkü zamanımız çok kısaydı. Biraz sonra evine Sartre gelecekti. Kapıdan çıkerken Sartre’la karşılaştık ve bizi kapıda tanıştırdı.

Abidin Dinonun resmi böyle birkaç sayfayla anlatılamaz. Kabaca anlatmaya çalıştığım Dino, kişiliğinin zenginliği ve bu zenginliğin onun resmine yansımasıdır. İşte bu zenginliktir ki, onu çağımızın büyük ressamları arasına katmıştır. Ve şuna inanıyorum ki, yıllar geçtikçe Abidin Dino resmi dünyada daha çok anlaşılacak, insanlık Dino gerçeğiyle, büyüklüğüyle kucaklaşacaktır.

Abidine, Paris 1994
Ustadır Arı – Yaşar Kemal

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Kadınların aşkına değip geçerken…”* Araya Giren – Jorge Luis Borges

Bu hikâyeyi ilk olarak Nilsenler’in küçüğü Eduardo’nun 1890’larda Moron havalisinde bir yerlerde uykusunda ölen ağabeyi Cristiân’ın ölüsü başında beklerken anlattığını...

Kapat