“Ben, bir başkasıdır” Dilsiz Ustalar, Suskun Öğrenciler – Şükrü Erbaş

Gaz lambasının, dünyayı küçücük odalara sığdırdığı, uykuları korkulu bir hayale çevirdiği zamanlardı. Akşamlara kadar toprak yollardan, buğday tarlalarından, yalınayak çocukların meraklarından kalkan tozlar, sabahlara kadar ince bir yorgan gibi örterdi yatakları.

Puhu kuşları taşların başına, delice kuşları bahçedeki akasya ağacına konardı. Yıldızlar, yıldızlar… Hangimiz bilebilirdik bir Ömür ışıyıp duracaklarım. Yazı iki kere sarıya boyayan harman yerleri, birer güneş ocağıydı. Yorgun atlar, sineklere yenik düşmüş öküzler, traktörlerden hatırlıydı henüz. Dünyanın bütün ırmaklarından büyük olan Saray Çayı, bedenimizin ilk karıncalı aynasıydı. Köyün içinden geçen Ankara-Sivas yolu, gündüzleri ayrı uzaklara giderdi, geceleri ayrı… Uzak kasabaları köy köy gezdiren çerçiler mi getirmişti ilk plastik kapları? Ya o transistorlu radyo, geceleri yalnız uzun dalgayı çeken. Kahire o zamanlar girdi evimize, İstanbul o günlerde, Ankara, Erivan o yalnızlıkta. “Sierra söylerken bülbüller susar” diye kendini öven radyomuz kuşkusuz radyoların birincisiydi ve babama bir inek parasına mal olmuştu!

Akşamlar, biçilmiş ekin kokularıyla gelirdi; sesleri banka kredisinin faiziyle yükselen babalarla, etekleri yemek derdine düğümlenmiş annelerle gelirdi… Güz, altın salkımlarında yaz güneşleri, üzüm kağmlarmdan bir büyülü zamandı. Okul zamamna birkaç masal, birkaç kısas-ı enbiya hikâyesi, birkaç bahçe yolma kalmıştı. Ey elma bahçelerindeki kırmızı zaman, iyi ki dallarınızdan düşmüşüm, yoksa nasıl öğrenirdim kadınların güzelliğini…

Dedem ölmemişti. Babam benden gençti henüz. “Dağlar dilsiz ustalardır ve suskun öğrenciler yetiştirirler” diyen Goethe’yi okumadan, bu iki insandan öğrendim kuyularm dilini. Annem, ahırdaki ineklere, bahçedeki domateslere biberlere ve çocukların açlıklarına iliklenip çözülen bir sedef düğmeydi. Evlerden birer tanrı suretinde çıkıp, daha yalmz birer tanrı olarak dönen erkekler, kahvelere camilerden daha sadıktılar ve çocuklarından çok merak ederlerdi “ajans haberlerini.” Hiçbir şey yapmadan, günde on kez hükümet yıkıp hükümet kurmayı; yüksek sesli devlet sevgisinin, ters yüz edilmiş bir yalan olduğunu; kendinden başka kimseye inanmamanın mağrur yalnızlığım; sevmek arzusuyla aldanma korkusunun nasıl bir cehennem yarattığım; duvar diplerinde tanrı diye yağmura nasıl dua edildiğini onlarda gördüm. Yıllarca küfrettikleri devrimcilere, Deniz-Yusuf-Hüseyin’in idamlarından sonra, derin bir mahcubiyet ve saygıyla nasıl ağladıklarım da gördüm onların.

“Ben, bir başkasıdır” diyen Rimbaud’yu bilmiyordum henüz. İnsanın ben’inin, dünyamn bütün insanlarından, doğanın bütün varlıklarından oluşan bir mucize olduğu, o günlerden kalma bir gizli bilgi olmalı: ishak Amca, Seton Amca, Ohannes Amca, Dudu Teyze, Minas, Daniel, Urıpen, Mikail, boyalı yumurtalar… bizi terk etmemişlerdi henüz. Ben bugünkü yaşımda, onlar o günkü yaşlarında, iyi yürekli bir tanrının zamanında buluşsak bir gün, şimdi üstünden asfalt yol geçen maşatlıkta, nasıl bir keder, nasıl bir sevinç olurdu acep…

Ve sonra yağmurlar… Bulutlar ipe dizilmiş boncuklar gibi inerdi yere ve ayaklarımızdan sırtımıza doğru yağan çamura dönerdi bir solukta. Sonra karın uzun, beyaz tarihi… Çöl ve deniz, kitapların uzak masallarıydı ama kar alınyazımızdı. Evler, bahçeler, dağlar ve yataklar, hele de aym halkalandığı gecelerde, bir ıssızlık çam gibi sesler verir, sesler alırdı. Kar olmasaydı, bozkırm yalnızlığı eksik kalırdı. Toprağın iki uzun rengi vardı; sarı ve beyaz… Kadınlar, erkekler, çocuklar; bu iki rengin sarkacmda, bir baş dönmesi halinde yaşarlar ve ölürlerdi.
Seslerin harflere döndüğü yer olduğunu çok sonraları anlayacağım bir yeni dünyaydı okul. Siyah önlük, kurşun kalem, bir küçük tahta çanta, karatahta ve tebeşir. Amerikan yardımı süt tozunun, belleğimi bugün bile ayağa kaldıran bulantı günleri. Öğretmenimiz nasıl da her şeyi biliyordu! Öğrendiği her yeni cümleyle, küçücük hayatım hem biraz daha sevip, hem de o hayattan biraz daha uzaklaşacağım, o yaşlarda hangi çocuk bilebilir ki… Haritalar, bugün bile bir giz gibi alır aklımı. Uzun kış gecelerinin masalları, şehirler yollar ırmaklar dağlar ovalar olarak, sınıfın duvarında asılı duruyordu. İlk yolculuklarımı, bu mavi sarı kahverengi yeşil işaretler arasında yaptım ben, kirpiklerimle gidip kirpilerimle gelerek.

Ve bir gün, çocukların ve kitapların tanrısı, henüz üçüncü sınıftayken, bir sandık dolusu kitabı önüme boşaltıverdi. Denizler Altında 20.000 Fersah, Tom Sawyer’in Maceraları, 80 Günde Devr-i Âlem, Hz. Ali ve Hayber Kalesi, Kerem ile Aslı, Polly anna, Pinokyo… Şehrazat’ı ve Şehriyar’ı, Binbir Gece Masalları’nı bilmeden sevdim. Jules Verne bendim. Mark Twain ben. Hz. Ali, Aslı’nın Kerem’i… Robinson Crusoe değil ben kuruyordum ıssız adayı. Köy, küçüldükçe küçülüyordu! Ben, ’68 kuşağına doğru büyüdüğümü bilmeden büyüyordum.

Yozgat bir kar kentidir/ Sürmeli bir türküdür/ Serttir soğuktur küçüktür.} İki dağın dudağına kısılmış/ İncecik bir sudur! İçinde zamandan başka her şeyin aktığı…/ Güneşi bir nazlı konuktur yazlar içinde/ Ömrü çiçeklerin rengi kadardır.! Ağaçları çatılardan yüksek/ Avluları evlerinden geniş/ Bir rüzgâr kentidir Yozgat/ Çam kokuları, bıçkın delikanlılarıyla! Yıllardır kesilmeden esen! Yoksullukla düşlerin iç içe büyüdüğü! Dar sokaklar eğri evler boyunca…

Kadım bir eski zaman resmidirj İşin ve konuşmanın tutkun aynasında/ Erkeği odalar dolusu ağırlık…/ Duruldukça rengini bulan sular gibi/ Çocukların büyüdükçe büyüklere benzediği! Bir taşra kentidir Yozgat/ Zor inanıp güç değişen…/ Durur zamanın alnında donuk! Bir basma entarinin eteğinde! Soluk, eski desenler gibi…

Günler içinde bir gün/ Dokundu parmakları hayatın! Ufkumun bunalan perdesine…! Fırınları sinemaları minareleriyle/ Hareket ülkesi bir kent simgesi olarak! Yozgat, girdi ömrüme… (Yolculuk kitabından)

Ermeni ve Rum ustalardan kalan birkaç taş yapı, ahşap konak dışında, coğrafyasını, iklimini, kültürünü paraya çeviren kimliksiz bir “büyüme”, onun da belleğini, geçmişsiz geleceksiz bir zamana hapsetti. Herhangi bir taşra kentinden onu ayıran, nazar boncuğu gibi orada duran Çamlık, Saat Kulesi, Çapanoğlu Camii ve birkaç eski yapı hâlâ. Bahçe içinde evler yok artık. Ahşap konaklar yok. Ülkü Kırtasiye var ama bizim kuşağı yetiştiren kitaplar yok. Abbas Sayar yok. Gülten Akın, on yaşında alıp gittiği Yozgat’la bir uzak zaman. Ethem Baran’ın öykülerindeki Yozgat, kaç kişinin burun direğini sızlatır acep? Tol Çarşı, tarih bile değil yeni kuşaklar için. İçkili lokantalar bir suç gibi kentin kenarlarına itildi. Geleneksel meyhaneler, çalgıcı kahvehaneleri yok. Abdalları düğünlerden ‘orkestralarla 1980’lerde sürdüler. Simitçi Haşan çoktan öldü. 1974’ de bir avuç “devrimci genç”in kurduğu Halkevi yok. “Her şey daha çok zaman olsun diye hızlandı. Zaman ise gittikçe azalmakta” diyen Canetti’nin acısı, Yozgat’ın da yazgısı. Kentler de insanlar gibi mizah duygusuyla birlikte kederim de yitiriyor sanırım. Geriye, belleksiz sokaklarda bir yeni zaman politikacısı ile plastik şarkılar kalıyor. Yozgat, bundan ne kadar uzak durabilirdi ki…

2011
Şükrü Erbaş
Bağbozumu Şarkıları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Dostoyevski: Bilindiği gibi, tembellik bütün kusurların anasıdır efendim

Baylar, bazı sorular içimi kemirip duruyor; ne olur bana bunların çözümünü verin. Mesela siz insanı eski alışkanlıklarından vazgeçirmek, iradesini bilimle,...

Kapat