Yaşamın Anlamı ve Amacı Nedir?- Alfred Adler

Biz insanlar anlamlı ilişkilerin oluşturduğu bir dünyada yaşar, nesneleri ilişkilerinden soyutlayıp saf olarak değil, bizim için taşıdıkları önem açısından algılarız. Algılarımız daha kaynakta bizim insan olarak güttüğümüz amaçlar tarafından belirlenir. “Tahta”, insanla ilişkisi bakımından tahta anlamını, “taş” insan yaşamında bir etken rolünü oynayabildiği ölçüde taş anlamını içerir. Kendisini bu anlamlardan sıyırıp alarak yalnızca nesnelere yönelecek insan, soluğu büyük bir mutsuzlukta alacaktır. Böyle biri kendini insan kardeşlerinden soyutlayacak, yaptığı işler ne ona, ne başkalarına yarar sağlayacak, tek kelimeyle anlamsızlaşacaktır. Ama hiç kimse yoktur ki anlamsız yaşayabilsin. Biz, gerçeği her zaman ona verdiğimiz anlamla kavrarız, yani salt gerçek değil, daha önce tarafımızdan yorumlanmış bir gerçek olarak. Dolayısıyla, bu anlamın her zaman az çok kusurlu ve eksik nitelik taşıyacağını, hatta hiçbir zaman kesin bir doğruluk içermeyeceğini varsaymak akla yakın bir davranıştır. Anlamlı ilişkilerden oluşan dünyamız, hata ve yanılgılarla dolup taşan bir dünyadır.

Kendisine “Yaşamın anlamı nedir?” sorusunu yönelteceğimiz bir kişi belki bu soruya yanıt veremeyecektir. İnsanlar genel olarak bu soru üzerinde kafa yormaz, bu konuda çözüm üretmezler. Ama sorunun insan tarihinin geçmişi kadar eski olduğu, günümüzde de gençlerin –aynı zamanda yaşlıların– sık sık “Ama niçin bütün bunlar? Ne anlamı var sanki yaşamın?” diyerek isyan ettikleri yadsınamaz. Ne var ki onların bu soruyu bir yenilgiye uğradıkları zaman sorduğunu rahatlıkla ileri sürebiliriz. Yaşam tekneleri yelken açmış güzel güzel yol aldığı, çetin sınavlardan geçmeleri gerekmediği sürece insanlar böyle bir soruyu sözcüklere döküp açığa vurmazlar. Soruyu ister istemez eylemleriyle sorar, eylemleriyle yanıtlamaya çalışırlar. Kulaklarımızı ağızlarından çıkan sözlere tıkayıp da davranışlarını izledik mi, her insanın kendine özgü bireysel bir “yaşam amacı” olup tüm konumlarının, tavır ve tutumlarının, tüm devinimlerinin, dışavurum biçimlerinin, gidişatının, açgözlü isteklerinin, alışkanlıklarının ve karakter özelliklerinin bu anlamla uyum içinde bulunduğunu görürüz. Yaşam konusunda belli bir anlayışa bel bağlayabilirmiş gibi davranır herkes. Bütün davranışlarının temelinde dünyaya ve kendisine ilişkin önceden belirlenmiş bir görüş yatar, “Ben böyleyim ve evren de böyledir” yargısı, kendi kendisine verdiği, yaşama verdiği bir anlam taşır.

Ne kadar insan varsa, yaşamın anlamına ilişkin o kadar çok görüş vardır ve bunlardan her biri daha önce varsaydığımız gibi az çok yanlıştır. Hiç kimsenin yaşam anlamı kusursuz ve doğru değildir. Beri yandan, yalnızca amaca yönelik bir anlamın tümüyle yanlış olarak nitelendirilemeyeceğini de itiraf etmeliyiz. Anlam konusundaki tüm görüşleri, bu iki sınır arasındaki çeşitlemeler oluşturur. Ne var ki bu çeşitlemeler arasında iyiler ve kötüler olmak üzere bir ayrıma gidebiliriz. Bazılarında hata payı az, bazılarında hayli büyüktür. Anlam çeşitlemelerinin iyilerindeki ortak özelliğin ne olduğunu, kötülerindeki yetersizliğin ise nereden kaynaklandığını saptayabiliriz. Bu yoldan bilimsel temellere dayalı bir “yaşam anlamına”, doğru yaşam anlamlarının ortak özelliğine ulaşabilir, gerçeğin bizimle ilgili bölümünü göğüsleyebilecek güce kavuşuruz. Burada da unutulmaması gereken bir şey varsa, “doğru” demek, insanlık için doğru, insanların amaç ve hedefleri için doğru demektir. Bunun dışında bir başka doğru yoktur; böyle bir doğru olsa bile bu bizi ilgilendirmez, biz buna akıl erdiremezdik; bizim için böyle bir “doğru” anlam taşımazdı.

Her insan özellikle kendisini bekleyen üç temel ödevin üstesinden gelmek durumundadır. Söz konusu ödevler onun için gerçeği oluşturur. İnsanın karşısına çıkan bütün sorular bu ödevler doğrultusundadır. İnsan her allahın günü kendisine kafa tutup meydan okuyan bu sorulara çözümler arayıp bulmak zorundadır sürekli. Bulduğu çözümler de yaşamın anlamından ne anladığını ortaya koyar. Üç temel ödevden birincisi, bizim başka bir yerde değil de dünya denilen bu zavallı gezegenin kabuğunda yaşamamızdan kaynaklanır. Bizler, yaşadığımız bu yerin bize buyur ettiği sınırlamalar ve olanaklar çerçevesinde kendimizi geliştirmek durumundayız. Ayrıca, yeryüzündeki bireysel yaşamımızı sürdürebilmek ve insanlığın yarınını güven altına alabilmek için kendimizi bedensel ve ruhsal bakımdan geliştirmemiz gerekir. Bu öyle bir ödevdir ki içimizden her birine meydan okur; hiç kimse bu ödevin elinden kurtaramaz yakasını. Ne yaparsak yapalım, yaptıklarımız insan yaşamının değişik koşullarına verilmiş bir yanıt niteliğini taşır, bizim neyi gerekli, uygun, olanaklı ve arzu edilmeye değer bulduğumuzu açığa vurur. Her yanıt, bizim insanlık ailesinin bir üyesi ve insanların da bu yeryüzünde yaşayan varlıklar olduğu gerçeğini dikkate almak zorundadır.

Ayrıca, insan vücudunun güçsüzlüğünü ve durumumuzdaki güvenilmezliği düşündük mü, kendi yaşamımız ve insanlığın hayrı için yanıtlarımızı ve çözüm önerilerimizi sağlam bir zemine oturtmamız, bunların ileriyi görecek kapsamlı yanıtlar ve öneriler olmasına dikkat etmemiz gerektiğini anlarız. Karşımıza sanki bir matematik ödevi çıkarılmakta ve bizden bu ödevi çözmeye çalışmamız istenmektedir. Bu durumda rasgele bir tutumla çalışamaz ya da çalışmalarımızı varsayımlara dayandıramayız; sistematik biçimde, elimizin altındaki bütün olanaklardan yararlanarak işe koyulmak zorundayız. Hiç yanlışsız, kesinlikle doğru bir çözüm bulamayız kuşkusuz ama yaklaşık doğru bir çözümü, çözümler içinde en iyisini ele geçirebilmemiz için yeteneklerimizi seferber etmemiz gerekir. Bizlere düşen, daha iyi bir çözüme ulaşmak için sürekli uğraşıp didinmek ve ele geçireceğimiz bir çözümün, dünya denilen zavallı gezegenin kabuğuna tüm avantaj ve sakıncalarıyla bağlı bulunduğumuz gerçeğiyle doğrudan ilişkili olması gerektiğini unutmamaktır.

Şimdi temel ödevlerden ikincisine geliyoruz. Biz, insan soyundan gelmiş tek kişiler değiliz. Dört bir yanımızda başka insanlar vardır ve bizler bu insanların oluşturduğu topluluk içinde yaşarız. Güçsüzlüğü ve varlığındaki sınırlamalar, insanın saptadığı hedeflere tek başına erişmesini olanaksız kılar. Yalnız başına yaşayacak ve kendisini bekleyen ödevlerin tek başına üstesinden gelmeye çalışacak bir insan mahvolup gider sonunda; böyle biri, insanlığın varlığını sürdürmesini sağlayamayacağı gibi, kendi yaşamını bile ayakta tutamaz. İnsan kendisindeki güçsüzlükler, yetersizlikler ve sınırlamalardan ötürü her zaman başkalarına bağımlı durumdadır. Gerek kendi kişisel esenliği, gerek insanlığın mutluluğu için başta gelen etken toplumdur. Dolayısıyla, yaşam sorunlarının çözümü bu bağımlılığı dikkate almak, bizim bir toplum içinde yaşadığımız ve tek başımıza yok olup gideceğimiz gerçeğini göz önünde tutmak zorundadır. Hayatta kalmak istiyorsak, tüm ödevlerin, tüm amaç ve hedeflerin bu en önemlisiyle, bize ev sahipliği yapan gezegende diğer insanlarla el ele çalışarak kendi yaşamımızı ve insanlığın yaşamını sürdürme ödeviyle duygularımızın uyum içinde bulunması gerekir.

Bir üçüncü ödev bizi birbirimize bağlar yine. İnsanlar iki ayrı cinsiyet olarak yaşar. Bireyin ve toplumun varlığının sürdürülebilmesi için, bu gerçeğin göz önünde tutulması koşuldur. Sevgi ve evlilik sorunu bu üçüncü ödev kapsamına girer. Hiçbir erkek, hiçbir kadın bu ödevden kaçınamaz. Söz konusu ödev karşısında kaldıkları zaman sergileyecekleri davranış, ele geçirdikleri çözümü açığa vurur. Bu ödevin üstesinden gelmede yararlanılacak pek değişik olanaklar vardır; birey, ödevin çözümünde kendisi için söz konusu olanağa ilişkin tavrını, davranışlarıyla her zaman ortaya koyar.

Bu üç ödev üç ayrı sorun çıkarır karşımıza: Bu yeryüzündeki doğal koşullarda hayatta kalmamı sağlayacak nasıl bir uğraş bulabilirim kendime? İnsanlar arasında kendime nasıl bir yer belirlemeliyim ki onlarla birlikte çalışıp toplumsal yaşamın nimetlerinden onlarla birlikte yararlanabileyim? İnsanların iki ayrı cinsiyet olduğu, insanlığın yarınının ve ayakta kalmasının cinsel yaşama bağlı bulunduğu gerçeğini dikkate alarak davranabilmek için ne yapmalıyım?

Bireysel psikolojinin bildiği hiçbir yaşam sorunu yoktur ki iş güç, toplumsallık ve cinsellikten oluşan bu üç temel sorundan birine indirgenmesin. Özellikle bu üç ödev karşısındaki tavır ve tutumuyla, içimizden her biri, yaşamın anlamına ilişkin en içtenlikli inancını bütün açıklığıyla dile getirir. Sözgelimi karşımızda bir insan vardır, cinsel yaşamı kendisine doyum sağlamaz, mesleğinde çaba harcamaz pek, zevk aldığı fazla bir şey yoktur, insanlarla bir araya gelmek sıkıntı verir kendisine. Yaşamındaki sınırlama ve kısıtlamalardan, böyle bir kişinin, yaşamak denilen şeyin pek az olumlu fırsatı ve pek çok başarısızlığı içeren çetin ve riskli bir iş olduğu duygusunu ruhunda barındırdığı sonucunu çıkarabiliriz. Söz konusu kişinin sınırlı etkinlik alanının başına şu veciz sözleri koyabilirdik: “Yaşamak demek, kendimi incinmelerden esirgemek, kendi kabuğuma çekilmek, sağ salim işin içinden sıyrılmaktır.” Şimdi de diyelim ki bir başka insan bulunmaktadır karşımızda, cinsellik yaşamı çokyönlü bir toplumsallığı içermekte, iş yaşamında yararlı çalışmaların üstesinden gelmektedir, zevk aldığı pek çok şey vardır, insanlarla geniş kapsamlı ve verimli ilişkileri sürdürmektedir. Bu durumda çıkaracağımız sonuç, böyle bir kişinin, yaşamı asla kesin yenilgileri değil, pek çok olumlu fırsatı kendisine buyur eden yaratıcı bir ödev gibi duyumsadığı olacaktır. Yaşamsal ödevlerin üstesinden gelmedeki cesareti şu sözlerle özetlenebilirdi söz konusu kişinin: “Yaşam demek, insanlara ilgi göstermek, bütünün bir parçası olmak, elden geldiğince insanlığın esenliğine katkıda bulunmaktır.”

“Yaşamın anlamı”na ilişkin görüşlerin yetersizliğini ya da doğruluğunu belirlemede başvurulacak genel ölçüt, böylece karşımıza çıkıyor. Hayatta dikiş tutturamamış kişilerin hepsi –nevrozlular, psikozlular, suç işleyenler, canlarına kıyanlar, sapıklar ve hayat kadınları– toplumsallık duygusundan yoksun kimseler, toplumsal yaşamda pay sahibi olamayan kişilerdir. Çalışma yaşamının, dostluğun ve cinsel yaşamın karşılarına çıkardığı ödevlere, bunların toplumsal çabalarla çözülebileceğine inanmaksızın el atarlar. Yaşama verdikleri anlam kişisel nitelik taşır: Amaçlarına eriştiklerinde bundan yararlanacak olan yalnızca kendileridir, tüm ilgileri sadece kendilerine yöneliktir. Başarı yolunda çaba harcamalarının amacı, kişisel bir üstünlük ele geçirmekten başka şey değildir, kazanacakları zaferler yalnızca kendileri için bir anlam taşır. Ellerinde tuttukları zehir dolu bir şişenin, içlerinde bir güçlülük duygusu uyandırdığını itiraf eden katillerle karşılaşılmıştır; ama bunu itiraf ederken besbelli sadece kendilerini düşünmüşlerdir; zehir dolu bir şişeye sahip olmak, kendileri dışında kalan insanlarda değerlerinin artığı gibi bir duyguyu uyandırmaz. Yaşama verilen kişisel anlam, gerçek bir anlam sayılmaz asla. Bir anlamdan söz açılabilmesi için, onun başka insanlarla ilişki çerçevesinde oluşması gerekir. Yalnızca bir tek kişi için anlam taşıyan bir sözcük, gerçekte anlamsızdır. Amaçlarımız ve eylemlerimizde de durum böyledir: Bunlardaki biricik anlam, başkaları için taşıdıkları anlamdır. Her insan önemli biri sayılmak için uğraşır; ama bizim bütün önemimizin başkaları için yaptığımız yararlı işlerden oluştuğunu görmemek yanılgıdan başka bir şey değildir.

Küçük bir tarikatın kadın yöneticisiyle ilgili bir fıkra anlatılır: Günün birinde tarikat mensuplarını çevresine toplar yönetici kadın, onlara bir dahaki hafta çarşamba günü kıyametin kopacağı haberini verir. Tarikat mensupları hayli etkilenir haberden, neleri var neleri yok satıp savar, dünya işlerinden ellerini eteklerini çeker, liderlerinin bildirdiği felaket gününü merak ve heyecanla beklemeye koyulurlar. Derken çarşamba günü gelip çatar, olağanüstü bir durumla karşılaşılmaz. Perşembe günü tarikat üyeleri toplanır, liderden bir açıklama isterler. “Görüyorsun halimizi, ne güç durumlara düştük,” diye başlarlar yakınmaya. “Tutunacağımız bütün dallar gerilerde kaldı. Kime rastladıksa çarşamba günü dünyanın batacağını söyledik, bizimle gülüp eğlendilerse de biz bildiğimizden şaşmadık, haberi bize, bu konuda yanılmayacak büyük bir kişinin verdiğini açıkladık. Çarşamba günü geçti, dünya hâlâ yerinde duruyor.” Bunun üzerine lider şu karşılığı verir: “Benim çarşambam sizin çarşambanız değildir.” Böylece kişisel bir anlama sığınarak suçlamalara karşı kendini savunur. Kişisel bir anlam, asla sınamadan geçirilemez.

“Yaşamın anlamı” konusundaki bütün doğru görüş ve düşüncelerin belirleyici özelliği, onların genelgeçer nitelik taşımasıdır. Başkalarının da paylaşıp geçerli gözüyle bakabilecekleri tasarımlardır tümü. Yaşamsal ödevlerin doğru dürüst çözümü, başkalarının da izleyecekleri yolu açacaktır önlerinde; böyle bir çözüm sayesinde genel soruların içinden başarıyla çıkıldığı görülür. Deha denilen şeyi bile, başkalarına en üst düzeyde yararlı olmak diye tanımlayabiliriz. Gerek içinde yaşadığı toplum, gerek daha sonraki toplumlar bir insanın yaşamını kendileri için önemli buluyorsa, ancak o zaman dâhi kişiden söz açabiliriz. Böyle bir yaşamla dile getirilen anlam, her zaman “yaşam, toplum için çalışmaktır” olacaktır. Biz, burada yaşamın anlamıyla ilgili kesin ifadelere değinmeyeceğiz. Kulaklarımızı sözlü açıklamalara tıkayıp yapılan işe bakacağız. Yaşamın karşısına çıkardığı ödevin altından başarıyla kalkan insan, yaşamın anlamının başkalarıyla paylaşma, başkalarıyla ortak çalışma olduğunu hiçbir sınırlamaya başvurmaksızın, kendi içinden gelerek benimsiyormuş gibi davranır. Yaptığı her işte insanların esenliği kendisine adeta yol gösterir, karşılaşacağı güçlükleri, insanlığın çıkarlarıyla uyum içindeki çarelere başvurarak yenmeye çalışır.

Bu, belki de bazıları için alışılmamış bir düşünce tarzıdır; böyleleri, acaba bizim yaşama verdiğimiz anlam gerçekten yalnızca başkaları için çalışma, başkalarına ilgi gösterme ve onlarla işbirliği içinde bulunmak mı olmalıdır diye sorarlar kendi kendilerine. Belki itiraza kalkarak, “Peki, birey ne oluyor? Birey her zaman başkalarını dikkate alıp kendini onların çıkarlarına adarsa, bireyselliği olumsuz yönde etkilenmez mi bundan? Doğru dürüst gelişmeleri isteniyorsa en azından bazı insanların kendilerini düşünmesi gerekmez mi? Aramızda her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetip kollayarak kişiliklerini güçlendirmeyi öğrenmek durumunda olan kimseler yok mudur?” derler. Bana göre bu düşünce tarzı tümüyle yanlıştır ve ortaya attığı sorun da yalancı bir sorundur. Yaşama verdiği anlama uygun olarak bir şey yapmak isteyen ve tüm çabasını bu amaca yönelten insan, yapacağı iş için fiziksel ve ruhsal bakımdan en iyi durumda olacaktır kuşkusuz. Amacına uyum sağlayacak, toplumsallık duygusu içinde antrenmanlarını sürdürecek, çalışa çalışa olgunlaşıp ustalaşacaktır. Amaç açık seçik ortada olsun yeter ki ona varmak için çalışmalar arkadan gelecektir. Ancak amacın açık seçik belli olması durumunda, ancak o zaman her üç yaşam sorununun çözümü için insan kendini hazırlamaya ve yeteneklerini geliştirmeye koyulacaktır.

Sevgi ve evliliği alalım örneğin. Eşimize ilgi göstermemiz, yaşamını kolaylaştırıp zenginleştirmeye çalışmamız durumunda kendimizi en iyi şekilde geliştireceğimiz pek doğaldır. Kişiliğimizi boşlukta, başkaları için yaratıcı işler yapmak gibi bir amaçtan yoksun geliştirebileceğimize inanmamız, bizi olsa olsa zorba ve çekilmez biri yapar.

Yaşamın gerçek anlamının başkaları için yararlı işler yapmak olduğu sonucuna varmamızı sağlayan bir diğer ipucu daha bulunmaktadır. Atalarımızdan devraldığımız mirasa dönüp baktığımızda ne görüyoruz? Kendileriyle ölüp gitmemiş tek şey, onların insanlık için yaptıkları yaratıcı çalışmalardır. Tarıma açılmış topraklar görüyor, trenler, demiryolları, binalar görüyor, geleneklerde, felsefi sistemlerde, doğa bilimlerinde, sanatlarda, insan olarak konumumuza yaklaşım yönteminde atalarımızın yaşam deneyiminin katkılarını görüyoruz. Bütün bunları insanlığın esenliği için çalışmış kimselerden devraldık. Peki, ya ötekiler? Toplum için asla yararlı bir şey yapmamış, yaşama bir başka anlam vermiş, yalnızca “Yaşamımdan kendim için ne çıkar sağlayabilirim?” sorusunu kendilerine sorup durmuş ötekiler ne oldu? Hiçbir iz bırakmadan geçip gittiler bu dünyadan. Yalnız ölmekle kalmadılar, bütün ömürlerini boşa geçirdiler. Sanki dünyamız onlara şöyle demiştir: “Sizlere gereksinim duymuyoruz. Sizler yaşamaya layık değilsiniz. Amaçlarınız ve çabalarınız, üzerine titrediğiniz değerler, usunuz ve ruhunuz bir gelecekten yoksundur. Defolun haydi! Sizleri aramızda görmek istemiyoruz. Son nefesinizi verip kaybolun ortadan!” Yaşama toplum için yararlı işler yapmaktan başka anlam veren insanlar hakkında verilecek kesin yargı şu olacaktır her zaman: “İşe yaramaz birisin. Hiç kimse gereksinim duymuyor sana. Çek git haydi!” Kuşkusuz çağdaş kültürümüzde pek çok kusur saptayabiliriz. Bir kusur bulduk mu bin türlü değişikliğe başvurup bunu gidermeye çalışmamız gerekir; ama yapılacak değişikliğin her zaman insanlığın esenliğine daha çok hizmet edecek nitelik taşıması şarttır.

Bu gerçeği kavrayan insanlar hiçbir zaman eksik olmamıştır; böyleleri, yaşamın amacının bütün insanlara ilgiyle kucak açmak olduğunu bilmiş, kendilerinde toplumsallık duygusunu ve sevgiyi geliştirmeye çalışmışlardır. İnsanlığın esenliğini sağlamaya yönelik bu çaba, bütün dinlerde karşımıza çıkıyor. Dünyadaki büyük manevi akımların hepsinde toplumsallık duygusunu güçlendirmeye çalışan insanlar görüyoruz; din de bu yöndeki en önemli çabalardan biridir. Ne var ki dinler çoğunlukla yanlış anlaşılmıştır. İnsanlığın esenliğine daha büyük bir çabayla kendilerini adamadıkça, dinlerin şimdikinden daha fazla bir şey yapabileceklerini tasarlamak güçtür. Bireysel psikoloji bilimsel yoldan aynı sonuca ulaşmakta, bilimsel temellere dayanan bir çalışma yöntemi ortaya koymaktadır. Bu da, kanımca bir adım daha ileriye gitmektir. Belki insanın, diğer insanlara ve insanın esenliğine ilgisini derinleştirecek bir bilim ister politik, ister dinsel nitelik taşısın, amaca ulaşmada başka her bakımdan daha elverişli bir konumda olacaktır. Biz bireysel psikologlar, ödev sorununa bir başka yönden yaklaşmaya çalışırız, ne var ki amaç aynıdır: İnsanın diğer insanlara olan ilgisini geliştirmek.

Yaşama verdiğimiz anlam, yaşamımızın akışını koruyucu bir melek ya da kötü bir ruh gibi etkisi altında bulundurduğundan, bu anlamlandırma işinin nasıl gerçekleştiğini, çeşitli anlamların birbirinden nasıl ayrıldığını, kaba hataları içermeleri durumunda hataların nasıl düzeltilebileceğini bilmek, doğal olarak alabildiğine büyük önem taşır. Anlamlandırma işinin nasıl olup bittiğini, bunun insanın davranış ve yazgısını nasıl etkilediğini bilmenin insan toplumunun esenliği için nasıl bir yarar sağladığı, fizyoloji ve biyolojinin değil, psikolojinin bir konusunu oluşturur. Daha çocukluğun ilk günlerinden başlayarak “yaşamın anlamını” saptama yönünde bir arayışın başladığını görürüz; henüz bocalayarak, el yordamıyla bir arayıştır bu. Bebekler bile kendi olanaklarını ve kendilerini çevreleyen yaşamda oynayacakları rolü ölçüp biçerek belirlemeye çalışır. Beş yaşının sonuna doğru bir çocuk, davranışları için tutarlı ve sağlam bir örnek, sorun ve ödevlere yaklaşımda kendine özgü bir üslup geliştirmiş olur. Dünyadan ve kendi kendisinden beklentileri konusunda derinlere kök salmış kalıcı bir düşüncenin sahibidir artık. Bundan böyle değişmeden kalan bir kavrayış modelinin perspektifinden bakar dünyaya: Yaşantı ve deneyimleri kendine mal etmeden önce yorumlar, bu yorum da yaşama başlangıçta verdiği anlamla her zaman uyum içindedir. İsterse yaşama verdiğimiz anlam çok ağır hataları kendisinde barındırsın, isterse sorunlara ve ödevlere yaklaşım tarzımız bizi durmadan başarısızlıklara sürükleyip sıkıntılara soksun, davranış tarzımızdan asla kolay el çekmek istemeyiz. Yaşama verilen anlamdaki hataları gidermenin tek yolu, yanlış anlamlandırmanın gerçekleştiği koşulları yeni baştan ele alıp üzerlerinde enine boyuna düşünmek, yapılmış yanlışı görmek ve kavrayış şemasında düzeltmeye gitmektir. Belki seyrek durumlarda birey, başlangıçtaki başarısız değerlendirmenin olumsuz sonuçlarının zoruyla, yaşama verdiği anlam üzerinde yeniden kafa yorup yapılması gereken değişikliği kendi gücüyle gerçekleştirebilir. Ne var ki belli bir toplumsal baskı olmadan, söz konusu kişi başlangıçtaki hatalı yorumunun, kendisini olanaklarının sonuna getirip bıraktığını anlamadan böyle bir şeyin gerçekleşmesi düşünülemez. Başlangıçta yaşama verilen anlamdaki yanlışlığın düzeltilmesi çoğunlukla bir uzmanın yardımını zorunlu kılar; yaşamı anlamlandırma sorununu çok iyi bilen uzman, temeldeki yanlışın aranıp bulunmasına yardım eder ve daha uygun bir anlamı söz konusu kişiye önerebilir.

Buna basit bir örnek, çocukluk yaşantılarının değişik şekillerde değerlendirilmesidir. Olumsuz çocukluk yaşantılarının düpedüz ters bir değerlendirme konusu yapılabildiğini görebiliriz. Bunlar üzerinde fazla durmayan, söz konusu yaşantılarına gelecekte önüne geçilebilecek şeyler gözüyle bakan kimseler çıkabilir. Şöyle düşünür böyleleri: “Bu gibi olumsuz yaşantıları doğuran koşulları ortadan kaldırmanın ve çocuklarımızın durumunu iyileştirmenin yoluna bakmalıyız.” Bir başkası da şöyle düşünebilir örneğin: “Yaşam adaletsiz. Başkalarının durumu her zaman benimkinden daha iyi. Madem dünya bana böyle kötü davranıyor, ben ne diye ona iyi davranayım.” Bazı anne ve babalar da çocuklarıyla ilgili şöyle der: “Ben de çocukken onlardan daha az sıkıntı çekmedim. Ama başardım sonunda. Onlar ne diye başaramasın?” Bir üçüncü kişi de şöyle düşünebilir: “Çocukluğum mutsuzluk içinde geçti, bu yüzden bütün hatalı davranışlarımın bağışlanması gerekir.”

Bu üç insanın sergiledikleri davranıştan, yazgılarını nasıl yorumladıkları anlaşılmaktadır. Yorumlarını değiştirmedikleri sürece davranış biçimlerini asla değiştirmeyeceklerdir. İşte bireysel psikolojinin gerekircilik kuramında bir gedik açtığı yer burasıdır. Yaşantılar, başarı ve başarısızlığın kaçınılmaz nedeni değildir. Bizi sıkıntıya sokan, yaşantılarımızdan kaynaklanıp travma olarak niteleyeceğimiz şok değildir, tersine biz kendimiz yaşantılarımızı amaçlarımıza hizmet edecek biçime sokar, yaşantılarımıza verdiğimiz anlamla kendimizi belli bir yazgıya yükümlü kılarız. Bu anlamın ise, tek başına belli yaşantıları gelecekteki yaşamımıza temel yapmamız durumunda her zaman bir hatayı içerme olasılığı vardır. Belli bir durum, yaşantılara vereceğimiz anlamı belirlemez, biz durumlara vereceğimiz anlamla kendi kendimizi belirleriz. Beri yandan çocuklukta geçen öyle olaylar vardır ki bizi sık sık çok hatalı anlamlandırmalara götürebilir. Bu olayları yaşayan çocuklardan büyük çoğunluğu, sonunda hayatta dikiş tutturamayan kimseler olup çıkarlar. Yetersiz organlarla dünyaya gelen, bebeklik döneminde çeşitli hastalıklar geçiren, değişik nedenlerle güçsüz kalan çocukları özellikle buna örnek gösterebiliriz. Böylesi çocuklar fazlasıyla ağır bir yük taşır sırtlarında, yaşamın anlamının başkaları için yararlı işler yapmak olduğuna akıl erdirebilmeleri kolay değildir. Yanı başlarında biri bulunup kendi üzerlerine çevrilmiş dikkatlerini başkaları üzerine yöneltemeyip onların başkalarıyla ilgilenmelerini sağlayamayınca, belki kendi duygularıyla uğraşmaktan hiçbir zaman kendilerini kurtaramayacaklar, ileride kendilerini başkalarıyla karşılaştırdılar mı bir yılgınlığa kapılacaklardır. Hatta günümüz uygarlığında öyle olabilir ki arkadaşlarının acıması, alay etmesi ya da yadsımasıyla içlerindeki aşağılık duygusu daha da güçlenir. Bütün bunlar öyle durumlardır ki onların kendi içlerine kapanıp, toplumumuzda yararlı bir rol oynama umudunu elden çıkarmalarına ve bizzat dünya tarafından kendilerini aşağılanmış hissetmelerine yol açabilir.

Sanırım, organ yetersizliği bulunan ya da iç salgı bezleri normal çalışmayan bir çocuğu ileride ne gibi sorunların beklediğini ilk kez ortaya çıkaran ben oldum. Doğabilimin bu dalında olağanüstü gelişmeler kaydedilmiş ancak gelişmeler benim dilediğim gibi bir seyir izlememiştir. Ben işin başından beri, başarısızlıklardan kalıtımı ya da kişinin vücut yapısını sorumlu tutmamı sağlayacak bir neden değil, söz konusu sorunlarla başa çıkılmasına olanak verecek bir yöntem aradım. Hiçbir organ yetersizliği yoktur ki bireyi hatalı bir yaşam üslubunu benimsemeye zorlasın. Salgıladıkları hormonun üzerlerinde aynı etkiyi yaptığı iki çocuk gösteremeyiz. Sık sık öyle çocuklarla karşılaşırız ki organ yetersizliklerinden kaynaklanan güçlüklerin üstesinden gelerek kendilerinde olağanüstü, pratikte yararlı beceriler geliştirirler. Bu bakımdan bireysel psikoloji, soyun ıslahına yönelik planlar için asla pek elverişli bir yafta oluşturamaz. Çok ünlü bir hayli kişi, uygarlığımıza büyük hizmetlerde bulunmuş bir yığın insan vardır ki yetersiz organlarla işe koyulmuşlardır, sağlık durumları bozuktur çoğu zaman ve bazıları vaktinden önce hayata gözlerini yummuştur. Özellikle böyle insanlara, gerek organik güçsüzlüklerine, gerek dış koşullara karşı çetin savaşlar vermiş böyle kişilere uygarlığımızdaki ilerlemeleri ve yeni atılımları borçlu bulunmaktayız. Savaşımları söz konusu insanları güçlendirmiş, ilerlemelerine katkıda bulunmuştur. Bedensel gelişim, entelektüel gelişimin iyi mi, yoksa kötü mü olacağı konusunda bize bir şey söylemez. Ne var ki yetersiz organlarla ya da doğru dürüst çalışmayan salgı bezleriyle dünyaya gelmiş çocuklardan büyük bölümü gereği gibi eğitilememiş, sorunları anlaşılmayan bu çocuklar yalnızca kendi kendilerine ilgi duymak zorunda bırakılmışlardır. İlk yaşam yılları üzerinde organsal yetersizliklerin olumsuz etkileri görülen çocuklar arasından ileride pek çok başarısız insanın çıkmasının nedeni de budur.

Yaşamın anlamlandırılmasında hatalara yol açan ikinci grup nedenlerden biri de çocuğun şımartılmasıdır. Şımartılmış çocuk, alışık olduğu üzere, isteklerine çevresi tarafından kanun gözüyle bakılmasını bekler. Karşılığında hiç çaba harcamaksızın sadece doğuştan bir hak olarak ayrıcalıklı bir konumun tadını çıkarmaya bakar. İleride çevrenin ilgi ve dikkatinin odak noktasında yer almadığı ya da duyguları üzerinde önemle durmayı çevrenin bundan böyle kendisine başlıca görev saymadığı durumlarla karşılaştı mı apışıp kalır, dünyanın kendisini aldatıp yüzüstü bıraktığı hissine kapılır. Hep alacak gibi eğitilmiş, vermek denen şeyi hiç tanımamıştır. Karşısına çıkan güçlüklerin bir başka türlü üstesinden gelmeyi bilmez. Başkaları tarafından her konuda hizmetine koşulmuş, dolayısıyla bağımsızlığını elden çıkarmıştır, bizzat bir şeyler yapabileceğinden habersizdir. Kendinden başkasını düşünmez, toplumun yarar ve gerekliliği düşüncesine tümüyle yabancıdır. Yüz yüze geldiği güçlükle baş etmede bildiği tek yol, başkalarına istekler yöneltmektir. Her isteğinin yerine getirilmesi gereken olağanüstü bir insan sayıldığını başkalarına zorla kabul ettirebildi mi, ayrıcalıklı konumuna yeniden kavuşacağını düşünür; ancak o zaman durumunun düzeleceği kanısındadır.

Bu şımarık çocuklar ileride büyüyünce toplumumuzda belki en tehlikeli sınıfı oluştururlar. Bazıları iyi niyet sahibi olduklarını bir ağız kalabalığıyla ısrarlı şekilde belirtir, hatta başkalarını parmaklarında oynatabilecek bir fırsatı ele geçirebilmek için çevrelerine “sevimli” görünmenin bile üstesinden gelebilirler. Ama topluma, normal görevler üstlenmiş normal insanlar olmaları yolunda toplumdan kaynaklanan beklentiye karşı bayrak açmış durumda yaşarlar sürekli. Bazıları da açıktan açığa isyan ederler. Alıştıkları doğal sıcaklığı ve hizmetkârlığı çevrelerinden artık göremediler mi, kendilerini aldatılmış hisseder, topluma düşman gözüyle bakar, diğer insanlardan bunun acısını çıkarmaya çalışırlar. Yaşamsal alışkanlıkları karşısında toplum yadsıyıcı bir tavır takındı mı, böyle olacağı neredeyse kesindir her zaman, toplumun tavrını özellikle kendilerine kötü davranıldığının bir başka kanıtı sayarlar. Cezalandırma yöntemlerinin böyleleri üzerinde hiçbir zaman gereken etkiyi göstermeyişinin nedeni de budur; cezalandırmalar, bu gibi kişilerin içlerindeki “Herkes bana karşı” kanısını pekiştirmekten başka işe yaramaz. Şımarık çocuk ister dayatsın ya da ister açıktan açığa isyan bayrağını çeksin, ister güçsüzlüğüne sığınarak başkalarına dediğini yaptırmaya çalışsın ya da işi zorbalığa döküp intikam almak istesin, aslında hemen aynı hatalı davranışta bulunur. Gerçekten de öyle insanlarla karşılaşırız ki her iki yöntemle çalışır, yeri gelince birinden, yeri gelince ötekinden medet umar. Amaçladıkları şey hep aynıdır. Yaşamın anlamı kendileri için, birinci olmak, başkaları tarafından en önemli kişi gözüyle bakılmak, diledikleri her şeyi ele geçirmektir. Yaşama böyle bir anlam vermekte ayak diredikleri sürece, giriştikleri her iş başarısızlıkla sonuçlanacaktır.

Yaşamı anlamlandırmada hataya kolay düşülmesine yol açacak üçüncü neden de ihmal edilmiş çocukların durumudur. İhmal edilmiş çocuk, sevginin ve toplumsallığın ne olduğunu bilmez, yaşamamıştır bunları, hayata bakışında insana dost bu güçlere yer yoktur. Yaşamın sorunlarıyla karşı karşıya kaldığında, bunlardaki güçlüğü doğal olarak aşırı derecede abartır gözünde, diğer insanların yardımı ve iyi niyetiyle bunların üstesinden gelmesini sağlayacak kendi gücünü ise olduğundan küçük görür. Toplumun kendisine soğuk davrandığını hissetmiştir bir kez, her zaman ondan bu soğukluğu bekler. Başkalarına yararı dokunacak eylemlerle onların sevgi ve saygısını kazanabileceğini bir türlü aklı almaz. Dolayısıyla, başkalarına hep kuşkuyla bakar; beri yandan, özgüven duygusu da yeterli düzeyde değildir. Bencillikten uzak bir yaklaşımı mümkün kılacak yaşantılara ihmal edilmiş çocuklarda gerçekten rastlayamayız. Bir annenin ilk görevi, belli bir kişiye tamamen güvenebileceği duygusunu çocukta uyandırmak, daha sonra da bu güvenin giderek açılım kazanarak derinleşmesini ve sonunda bütün çevrenin güven kapsamına alınmasını sağlamaktır. Annenin bu ilk görevi gereği gibi yerine getirememesi, çocukta çevresine karşı ilgi, sempati ve çevresindekilerle ortak çalışma isteği uyandıramaması durumunda, çocuk için toplumsallık duygusuna sahip olmak, diğer insanlara karşı içinde arkadaşlık duygularını geliştirmek oldukça güçlük doğuracaktır. Her insanda başkalarının yaşamını bir duygudaşlıkla paylaşma yeteneği vardır ancak bu yeteneğin beslenip terbiye edilerek güçlendirilmesi gerekir, yoksa henüz tohum halindeyken kuruyup gider.

İhmal edilmiş, nefretle bakılıp istenmemiş bir çocuk tipi saf olarak var olabilseydi, belki bunun çevresindekilerle işbirliği olanağına karşı gözlerinin tamamen kör, çevresinden soyutlanmış, insanlarla ilişki kurma yeteneğinden tümüyle yoksun olduğunu, başkalarıyla toplum içinde yaşamasına katkıda bulunabilecek her şeyden tümüyle habersiz yaşadığını ister istemez saptamamız gerekirdi. Ama önce de söylediğimiz gibi, söz konusu koşullar altında hiçbir çocuk varlığını sürdüremez. En azından süt çocukluğu döneminden sağ çıkması, çocuğun bir nebze de olsa ilgi ve sevgi gördüğünü ortaya koyar. Bu yüzden karşımızda ihmal edilmiş saf bir çocuk tipi değil, yeterince sevilmemiş ya da bazı bakımdan ihmale uğramış çocuklar vardır. Sözün kısası, ihmal edilmiş çocuğun yaşamında, başkalarına tam anlamıyla güven besleyip toplumsal yaşam için gerekli duyguları geliştirmede kendisine yardım eden bir kişi asla var olmamıştır. Ne hazindir ki günümüz uygarlığında en çok evlilik dışı ilişkilerden doğan ya da yetim çocuklardır hayatta daha çok başarısızlıkla yüz yüze gelmekte ve bunları genel olarak ihmal edilmiş çocuklar arasına katmamız gerekmektedir.

Bu üç neden –yetersiz organlar, şımartılma ve ihmal– bireyi, yaşama yanlış anlam verme konusunda ayartan tehlike odaklarını oluşturur. Söz konusu koşullarda büyüyen çocukların, kendilerini bekleyen ödevlere yaklaşım biçimlerini değiştirebilmeleri, neredeyse hiçbir zaman dışarıdan yardımsız gerçekleşemez. Böylesi çocuklar yaşama yeni, eskisinden daha olumlu bir anlam vermesini öğrenmek zorundadır. Gereken gözlere sahip olmamız, yani bu yönde eğitilmiş olup içtenlikle çaba göstermemiz durumunda, çocukların tüm davranışlarında onların yaşama verdikleri anlamı görmememiz olanaksızdır. Bu konuda düşlerden ve çağrışımlardan yararlanabiliriz; düşte de, uyanıkken de kişilik aynıdır, ne var ki düşte toplumdan gelen isteklerin baskısı hafifler ve kişi bazı sınırlamaların gerisinde kendisini saklamaya pek çalışmaz. Ama bir insanın kendine ve yaşama verdiği anlam konusunda bizim bir an önce bir fikir edinmemize katkı sağlayacak en önemli şey, o kişinin anılarıdır. Kendisine ne kadar saçma görünürse görünsün, her anının kişi için anımsanmaya değer bir yanı vardır; yaşamla ilişkili, kişinin yaşama bakış tarzı açısından anımsanmaya değer nitelik taşır; anının sahibine şöyle der anı: “İşte ileride karşılaşacağın şey!” ya da: “Bundan sakınmalısın kendini!” ya da: “Hayat böyledir işte.” Bir kez daha şunu vurgulayalım ki tek başına yaşantılardan çok onların bellekte yuvalanması ve yaşama verilen anlam belirlenirken bunlardan yararlanılıyor olması önemlidir.

Erken çocukluk dönemine ilişkin anımsamalar, bir insanın yaşam üslubunun geçmişin ne kadar derinliklere uzandığını ve bu üslubun hangi koşullarda geliştirildiğini bize büyük bir açıklıkla gösterir. İki nedenden ötürü erken çocukluk dönemine ilişkin anıların çok ayrı bir yeri vardır. Bir kez, kişinin kendisine ve kendi yaşam koşullarına ilişkin temel yargısını içerir bu anılar; algılamaların ilk özetini, kişinin çevresine ve çevrenin kişiye yönelttiği isteklerin az ya da çok kapsamlı ilk simgesini oluşturur. İkincisi, bu anılar kişinin öznel çıkış noktası, kendisi için tasarladığı yaşam serüveninin başlangıcıdır. Dolayısıyla söz konusu anılarda, sık sık, çocuğun içinde bulunduğu güçsüzlük ve yetersizlikle kavuşmayı arzuladığı güçlülük ve güven duygusu arasındaki çelişkinin dışavurumunu saptarız. Bir insanın ilk anısı gözüyle baktığı şeyin, gerçekten henüz unutmadığı bir ilk yaşantıya ilişkin bir anı sayılıp sayılmayacağı, hatta belli bir olayın anısı olup olmadığı bireysel psikolojinin amaçları açısından önemsizdir. Önemli olan anının kendisi değil, anıya nasıl bakıldığı, nasıl değerlendirildiğidir, anının şimdiki ve gelecekteki yaşam için taşıdığı anlamdır önemli olan.

İlk anılarla bunlarda yoğunlaşıp kristalize olan yaşam anlamına birkaç örnek verebiliriz: “Kahve cezvesi masadan yere düştü, her tarafım haşlandı.” Yaşam böyledir! Anıları böyle başlayan kızın bir çaresizlik duygusunun elinden yakasını asla kurtaramadığına, yaşamın tehlike ve güçlüklerini gözünde fazla büyüttüğüne tanık olmak bizi şaşırtmayacaktır. Kendisine yeterince ilgi göstermedikleri için gönlünde başkalarına karşı bir kırgınlığın yaşıyor olması da yine bizi hayrete düşürmeyecektir. Çevresindekilerden biri hayli ihmalkâr davranmış, böylesine küçük bir çocuğu tehlikelerle yüz yüze bırakmıştır! Bir başka çocuğun ilk anısında da dünyaya ilişkin benzeri bir tablo karşısında buluruz kendimizi: “Üç yaşındayken bir çocuk arabasından düştüm.” Bu ilk anıya sık sık yinelenen bir düş eşlik etmiştir ayrıca: “Dünya batıyordu, gecenin bir yarısında uyandım, baktım gökyüzü ateşler içinde, kırmızı kırmızı yanıyor. Yıldızlar düştü gökten sonra ve bizim dünyamız bir başka gezegenle çarpıştı. Ama ben bu çarpışmanın çatırtısı daha duyulmadan gözlerimi açtım.” Korktuğu belli bir şeyin olup olmadığı sorulduğunda bu öğrenci şu yanıtı vermişti: “Hayatta başarı kazanamamaktan korkuyorum.” İlk anının ve sık sık yinelenen düşün öğrenci üzerinde cesaret kırıcı bir etki yaptığı, başarısızlıklara ve talihsizliklere uğrayacağı korkusunu güçlendirdiği açıktır.

Yatağını ıslatıp annesiyle sürekli çatıştığı için kliniğe yatırılan on iki yaşındaki bir çocuk ilk anısı olarak şunları anlatmıştır: “Bir ara kaybolduğumu sanan annem, sokaklarda koşup durmaya başladı; bağırarak adımı sesleniyordu, çok korkmuştu. Oysa ben evdeydim, bir dolaba girip saklanmıştım.” Bu anı, yaşamın anlamıyla ilgili olarak anı sahibinin görüşünü ele verir: “Yaşamın anlamı, bir kimseyi tedirgin ederek dikkati kendi üzerine çekmektir. İnsan, kendi güvenliğini başkalarını aldatarak sağlayabilir. Bana yeterince değer vermiyor, beni umursamıyorlar; ben de başkalarını aptal yerine koyabilirim.” Yatağını ıslatması da çevresindekilerin ilgi ve dikkatlerini üzerinde toplamak için oğlanın çok akıllıca seçtiği bir yoldu, ürkek ve telaşlı biri olan annesi de bu davranışıyla yaşama verdiği anlam konusunda oğlanı desteklemekteydi. Öbür örnekler gibi bu örnekteki oğlan da yaşamın tehlikelerle dolu olduğu ancak başkalarının kendisi için meraklanıp tasa ve üzüntülere kapılması durumunda güven altında yaşayabileceği izlenimini daha erken yaşta edinmiş bulunuyordu. Gerektiğinde başkalarının koşup kendisini tehlikelerden koruyabileceğinden ancak bu şekilde emin olabilmekteydi.

Otuz beş yaşındaki bir kadının ilk anısı ise şöyleydi: “Üç yaşındayken bir ara bodruma indim. Daha karanlıkta merdivenden inerken benden biraz daha büyük kuzenim kapıyı açıp arkamdan geldi. Kuzenimden çok korkmuştum.” Anımsadığı bu olaydan sonra çocuk, belki başka çocuklarla oynamama gibi bir alışkanlık edinmişti ama her şeyden önce karşı cinsiyetten kimselerle bir arada bulunmaktan rahatsızlık duymuş olacaktı. Ailenin tek çocuğu sayılacağı tahminimiz doğru çıkmıştı sonradan; kadın otuz beş yaşında hâlâ evlenmemişti.

Şimdi sözünü edeceğimiz ilk anıda ise biraz daha gelişmiş bir toplumsallık duygusunun varlığını sezinliyoruz: “Annem kız kardeşimi çocuk arabasıyla dolaştırmama izin vermişti.” Ne var ki bu anıda çocuğun kendini yalnızca kendinden güçsüz olanların yanında rahat hissettiğini, ayrıca annesine hayli bağımlı durumda yaşadığını düşünmemiz ve bunu gösteren belirtileri saptamaya çalışmamız yerinde olacaktır. Beri yandan, dünyaya gelecek bir kardeşin bakımında ağabeyin ya da ablanın yardımına başvurmak, onun kardeşiyle ilgilenmesini sağlamak ve kardeşin esenliği için gerekli sorumluluğun bir bölümünü kendisinin üstlenmesine izin vermek her zaman için tutulacak en iyi yoldur. Bu işin başarılması durumunda, çocukların yeni doğmuş küçük kardeşlerine aile bireylerince gösterilecek ilgi ve dikkati kendi önemlerine getirilmiş bir kısıtlama gibi algılaması geniş çapta önlenecektir.

Çevresinde başkalarını görmek istemek, her zaman başkalarına karşı duyulan ilginin bir kanıtı sayılamaz. İlk anısının ne olduğu sorulan bir kız şu yanıtı vermiştir. “Ablamla ve iki arkadaşımla oynuyordum.” Çocuğun topluma nasıl uyum sağlamaya çalıştığını bu yanıttan görebiliyoruz kuşkusuz. Ne var ki, “Yalnız kalmaktan korkuyorum” demesi üzerine çocuğun yanıtıyla aslında bir başka şeyi dile getirmek istediğini anlıyoruz. Dolayısıyla, çocukta yeterli bir bağımsızlığın bulunmadığına ilişkin belirtileri aramamız gerekiyor.

Bir kez yaşama verilen anlam saptanıp anlaşılmaya görsün, bütün bir kişiliğin kapısını bize aralayacak anahtarı ele geçirmiş sayılırız. İnsan karakterinin değişmeden kaldığı ileri sürülür bazen; ama böyle bir savı ileri sürenler, kişinin yaşam içindeki konumunu kavramalarını sağlayacak anahtarı asla ele geçiremeyenlerdir. Daha önce belirttiğimiz gibi, başlangıçta işlenen hata ortaya çıkarılamadıkça, ne ikna edici sözler, ne uygulanacak bir tedavi başarı sağlayacaktır. Başarı vaat eden tek tedavi yöntemi, eskisinden güçlü bir toplumsal bilince yer veren daha cesur bir yaşama bireyi alıştırmaktır. Ayrıca, toplumsal bilinci nevrozlara karşı eğilimden bizi koruyacak tek güçtür. Bu yüzden çocukları toplumsal bilinçle donatacak gibi eğitip bu yönde onları cesaretlendirmek, onların kendi yaşıtlarıyla özgürce ilişki kurmalarına, toplumsallık duygusunu geliştirecek ödevler üzerinde çalışıp oyunlar oynamalarına izin vermek son derece önemlidir. Toplumsal bilincin gelişmesinin karşısına çıkarılacak her engel, alabildiğine ciddi sonuçlar doğuracaktır. Örneğin, yalnız kendisini düşünmesini öğrenen şımartılmış bir çocuk, yetersiz toplumsallık duygusunu kendisiyle okula taşıyacak, ancak öğretmenin gözüne girmesine yetecek kadar sınıftaki çalışmalara katılacaktır. Ancak, kendisine bir yarar sağlayacağını tahmin ettiği zaman dinleyecektir dersleri. Büyüyünce de yetersiz toplumsallık duygusu giderek daha tehlikeli sonuçlara yol açacaktır. Yanlış yola sapınca kendini, sorumluluk bilincine sahip olacak, bağımsız davranacak gibi eğitmekten el çekecek, büyüdüğünde de gerekli hazırlıklardan tümüyle yoksun olarak yaşamın sınavları karşısında kendini bulacaktır.

Ama hatalı gelişiminden ötürü kendisini paylayıp suçlayamayız, olumsuz sonuçlarını üzerinde hissetmeye başlayınca bu gelişim hatasını düzeltmesi için kendisine yardım edebiliriz ancak. Örneğin, asla coğrafya dersi görmemiş bir çocuktan bu bilim dalındaki sınavı başarıyla vermesini bekleyemeyeceğimiz gibi, toplumsal bilince sahip olacak gibi eğitilmemiş çocuktan da, toplumsal bilinci gerektiren ödevlerle yüz yüze kaldığında, doğru dürüst bir tepki göstermesini beklemeyiz. Ne var ki her yaşam sorununun çözümü toplumla ortak çalışma gücünün varlığını gerektirir; her ödevin toplum yapısı içinde, insanlığın esenliğine yararı dokunacak gibi üstesinden gelinmesi zorunludur. Ancak yaşamın anlamının kamu yararına eylemlerde bulunmak olduğunu kavradığı zamandır ki, insan karşılaşacağı güçlükleri cesaretle ve başarı umuduyla göğüsleyebilecektir.

Yaşamı anlamlandırmada ne gibi hatalara düşülebileceğini anne ve babaların, öğretmenlerin ve psikologların bilerek, kendilerinin aynı hataları yapmamaları durumunda şuna inanabiliriz ki toplumsallık duygusundan yoksun çocuklar, kendilerindeki yetenekleri ve yaşamın içerdiği olanakları daha açık seçik hissedecektir. O zaman yaşamın önlerine çıkaracağı ödevler karşısında uğraşıp didinmeyi elden bırakmayacak, kendilerine kolay bir çıkış yolu aramayarak ödevlere yan çizmeyecek ya da yükü başkalarının üstüne yıkmaya kalkmayacaklardır; kendilerine daha yumuşak davranılıp özel bir yakınlık gösterilmesini beklemeyecek, kendilerini aşağılanmış hissetmeyecek, kafalarından intikam düşüncesini geçirmeyecek ya da “Yaşamanın yararı ne? Ne veriyor bana yaşamak?” diye sormayıp şöyle söyleyecektir: “Biz, kendi yaşamımıza gereken biçimi vermek zorundayız. Bu oldum olası boynumuzun borcudur ve bunun altından kalkabilecek gücümüz vardır. Biz eylemlerimizin efendisiyiz. Yeni bir şey mi yaratılacak ya da eski bir şeyin yerine yeni bir şey mi koyulacaktır, bu yalnızca bizim işimizdir.” Yaşam bu şekilde birbirinden bağımsız bireylerin ortak çalışması olarak görüldü mü, insanlığın ilerlemesinde sınır yoktur.

Alfred Adler
Yaşamın Anlamı ve Amacı 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sevgili, Acımasız Vatan: Aşırılar ve Casuslar – Pablo Neruda

Kapat