Düşler ve Gerçekleşmemiş İstekler – Alfred Adler

Hemen hemen her insan düş görür ama gördüğü düşü anlayan kişi sayısı azdır. Haklı olarak, bu duruma şaşmamak elde değildir. İnsanlar genel olarak düşler üzerine öteden beri kafa yormuş, üzerlerinde dikkatle durmuş, içerdikleri anlamı ele geçirmeye çalışmışlardır. Pek çok kişi gördüğü düşlerde derin bir anlamın saklı olduğunu sezmiş, düşlere pek çok şey ifade eden gizemsel oluşumlar gözüyle bakmıştır. Tarihin en eski dönemlerinden beri insanların düşlerle ilgilendiğini açığa vuran izlere rastlamaktayız. Öyleyken, genelde insanlar düş gördüklerinde neler olup bittiği ya da neden düş gördükleri konusunu hâlâ açıklığa kavuşturamamışlardır. Benim bildiğim kadarıyla, düş yorumuna ilişkin kapsamlı ve bilimsel nitelikte yalnızca iki kuram bulunmaktadır. Düşleri anlayıp yorumlayabileceğini ileri süren iki ekolden birisi Freud’un psikanalizi, diğeri bireysel psikolojidir. Bu iki ekolden belki yalnızca bireysel psikolojinin, düşleri mantıkla tam bir uyum içinde yorumladığını söyleyebiliriz.

Daha önceki dönemlerde düşleri yorumlamaya ilişkin çabalar bilimsellikten uzaktı kuşkusuz ama yine de bunlar dikkate alınmaya değer çabalardı. En azından insanların düşlerine nasıl baktığı, düşleri karşısında nasıl bir tutum takındığı konusunda bize bir fikir verir. Düşler insan zekâsının yaratıcı etkinliğinin bir parçası sayıldığından, insanların öteden beri düşlerinden neler beklediğini öğrenmemiz, düşün amacını saptamamıza hayli katkıda bulunacaktır. İncelememizin hemen başında ilginç bir durumla karşılaşmaktayız. Öyle anlaşılıyor ki insanlar, her zaman düşlerin gelecekle ilişkisi olduğuna doğal gözüyle bakmışlardır. Sanmışlardır ki düşlerde kendilerinden üstün bir kişi, bir tanrı ya da atalardan biri ruhlarını ele geçirip etkisi altına almaktadır. Güçlüklerle karşılaştıklarında, düşlerden kendilerine akıl vermelerini ve yol göstermelerini beklemişlerdir. Düş yorumuna ilişkin eski kitaplarda, belli bir düşün, düşü görenin geleceği bakımından nasıl bir anlam taşıdığının önceden saptanabileceği ileri sürülmüştür. İlkel kabilelerin inancına göre, düşler geleceğin ön belirtilerini ve geleceğe ait kehanetleri içermekteydi. Yunanlılar ve Mısırlılar ilerideki yaşamlarını etkileyebilecek kutsal bir düşle ödüllendirilme umuduyla tapınaklarda gecelemiş, buralarda görülen düşlerin bedensel ve ruhsal hastalıkları iyileştirip hafiflettiğine inanmışlardı. Amerika’daki Kızılderililer arınma törenlerine, perhizlere ve terleme banyolarına başvurarak düş görmek için ellerinden geleni yapıyor, şu ya da bu konuda nasıl davranacaklarını düşlerin yorumuna göre belirliyorlardı. Tevrat’ta genellikle düşlerin gelecekteki olayları önceden haber verdiği varsayılır. Bugün de öyle insanlarla karşılaşırız ki düşte gördüklerinin sonradan çıktığını ve düşte kâhinlere özgü bir güce sahip olduklarını ileri sürer, düşlerin şu ya da bu şekilde geleceğe uzandığına ve ileride olacakları önceden insana haber verdiğine inanırlar.

Bilimsel açıdan bu tür inanışlar bana gülünç görünmektedir. Düş sorunuyla ilgilenmeye başladım başlayalı şuna inanmışımdır ki düş gören biri ussal yeteneklerinin tümüne sahip olan uyanık biriyle kıyaslandığında, geleceği önceden kestirebilme bakımından daha dezavantajlı durumdadır. Kanımca, düşler günlük düşüncelerden daha zekice, daha kâhince değil tersine daha çapraşık, insanın aklını daha çok karıştıran şeylerdir. Ne var ki düşlerin şu ya da bu şekilde gelecekle bağlantılı olduğuna ilişkin eskiden beri insanlar arasında yaşayan geleneği de görmezden gelmemizin doğru sayılamayacağı kanısındayım; belki bu geleneksel inanç tümüyle yanlış değildir. Gereken perspektiften bakmamız durumunda belki de bu gelenek, aradığımız anahtarı buyur edip tutuşturacaktır elimize. Böyle bir perspektiften bakınca, karşılaştıkları güçlükler için insanların düşlerden çözüm elde edebileceklerine inandıklarını görürüz. Buradan çıkaracağımız sonuca göre, insanların düş görmekten amacı, gelecekteki yaşamları için bir yol göstericiye kavuşmak, sorunları için çözümler ele geçirmektir. Bunu söylemekle düşlerde kehanetlerin dile geldiğini kabullenmek, birbirine hayli uzak şeylerdir. Düşü görenin düşte ne tür çözümler aradığı ve bunları ne yoldan elde etmeyi umduğu üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Ayrıca düş tarafından düş görene sunulan çözümün, tüm koşullar dikkate alınarak aklın öncülüğünde elde edilecek bir çözümden daha iyi olmayacağı kuşkusuz gibi görünüyor. Düş görenin sorunlarını uykuda çözmeyi umduğunu söylemekle gerçekte fazla bir şey söylemiş sayılmayız.

Freud’un düş kuramında, düşe bilimsel bir anlam taşıyormuş gözüyle bakılmasına yönelik gerçek bir çaba harcadığına tanık olmaktayız. Ne var ki Freud’un düş yorumu, çeşitli noktalarda bilimsellik sınırının dışına çıkmıştır. Örneğin Freud’un yorumu zihnin gündüz çalışmasıyla gece çalışması arasında bir uçurumun varlığını benimser. “Bilinçli” ve “bilinçsiz” karşıtlığına gidilerek düşe, uyanık durumdaki düşüncenin yasalarıyla çelişen kendine özgü yasalar mal edilir. Bizler nerede böyle çelişkilere rastlarsak, ister istemez bilimsellikten uzak bir zihniyetin varlığına hükmederiz. İlkel kavimlerin ve Antikçağ filozoflarının düşünce tarzında kavramları kesin antitezler halinde düzenleme, onları birbirine karşıtlık ilişkisi içinde ele alma yolunda sık sık kendini açığa vuran bir gereksinimle karşılaşırız. Antitezlere dayalı bir düşünce biçimini nevrozlularda da açık seçik gözlemleriz. İnsanlar sağ ile solun, aynı şekilde erkekle dişinin, sıcakla soğuğun birbirine karşıt şeyler olduğuna inanırlar çoğu zaman. Ne var ki bunlar, bilimsel açıdan birbirinin karşıtı değil çeşitlemelerdir yalnızca. Bir cetvel üzerinde tasarlanan bir sınır değere yakınlıkları dikkate alınarak sıralanmış aşamalardır. Aynı şekilde iyi ve kötü, normal ve anormal de birbirlerinin karşıtı değil, değişik aşamalarıdır. Uyku ve uyanıklığı, gündüzki düşüncelerle gece düşteki düşünceleri birbirinin karşıtıymış gibi ele alan her kuram, zorunlu olarak bilimsel nitelik taşıyamaz.

Freud’un başlangıçtaki düş kuramında yer alan bir diğer pürüzlü nokta da düşlerin cinsel bir arka plana bağlanmak istenmesidir. Bu da düşleri insanın normal eğilim ve etkinliklerden ayırmaktadır. Böyle bir şey doğru olsa, düşlerin kişiliğin tümünün değil yalnızca bir bölümünün dışavurumu olarak bir anlam taşıması gerekir. Freudçuların kendileri de sonradan düşlerin cinsellik açısından yorumunu yeterli bulmamış; Freud, düşe cinselliğin yanı sıra belki bilinçdışı bir ölüm isteminin dışavurumu olarak da bakılabileceği görüşünü ortaya atmıştır. Bu görüş bir bakıma doğru olabilir. Düşler, daha önce değindiğimiz gibi, bireylerin karşılaştıkları sorunlara kolay yoldan çözüm bulma çabalarıdır; bazen bir insandaki cesaret eksikliğini açığa vururlar. Ne var ki Freud’un düş nitelemesi son derece simgeseldir. Kişiliğin tümünün düşte nasıl yansıdığını saptama amacına bizi yaklaştırmaktan uzaktır. Freud’da düşteki yaşam, uyanık durumdaki yaşamdan yine kesinlikle ayrılıyor gibidir. Ama yine de Freud’un düş yorumuna yönelik incelemeleri pek çok ilginç ve değerli düşünce içerir. Örneğin, düşün kendisinin değil temelinde yatan düşüncelerin önemli olduğu görüşü pek yararlı bir görüştür. Bizler de bireysel psikolojide benzeri bir sonuca varmış bulunuyoruz. Psikanalizde eksik olan şey, bilimsel bir psikolojinin başlıca gereklerinden birisini yerine getirmeyişi, yani insanın kişiliğindeki tutarlılığı, insanın bütün dışavurumlarındaki birlik ve bütünlüğü göz ardı edişidir.

Bu eksikliği, düş yorumuna ilişkin çok önemli bir soruya Freud’un verdiği yanıtta görebiliriz: Düşün amacı nedir? Niçin düş görürüz? Bir psikanalist “Gerçekleşmemiş isteklerin doyuma kavuşturulması için” diyerek yanıtlar soruyu: Ama bu görüş, her şeyi açıklamaktan uzaktır. Düş sonradan yitip gittiğine, düşü gören gördüğü düşü unuttuğuna ya da anlamadığına göre, düşte sağlanan doyum nerede kalmaktadır? Bütün dünya düş görür ama gördüğü düşü anlayan çıkmaz pek. Düşten ne gibi bir haz sağlayabiliriz? Düşteki yaşam uyanık durumdaki yaşamdan ayrı bir seyir izliyor, düş tarafından kişiye sunulan doyum kendine özgü ayrı bir yaşamda duyumsanıyorsa, düşün düş gören için taşıdığı amacı belki anlayabiliriz. Ama böyle bir durumda da kişiliğin tutarlılığı diye bir şey kalmaz ortada. Düşler uyanık kimseler için hiçbir anlam taşımazlar. Bilimsel açıdan düşü görenle uyanık kişi aynı insandır, düşün de tutarlılığa sahip bu insan için bir amaç taşıması gerekir. Gerçekleşmemiş isteklere düşlerde doyum aranması eğilimini, belli bir insan tipinde kişiliğin bütünüyle uzlaştırabileceğimiz doğrudur. Bu da şımartılmış çocuk tipi, “Nasıl yaparım da doyuma ulaşabilirim? Yaşamdan neler koparıp alabilirim?” sorusunu sürekli yineleyip duran insan tipidir. Böyle biri, bütün diğer dışavurumlarında olduğu gibi, düşlerinde de doyum peşinde koşacaktır. Ve gerçekten, dikkatle bakınca, Freud’un psikolojisinin, şımarık çocuğun kendi içinde tutarlı psikolojisi olduğunu görürüz. Şımarık çocuk, içgüdüsel isteklerinin başkaları tarafından mutlaka doyuma kavuşturulması gerektiği kanısındadır, başka insanların da kendisi gibi aynı hakka sahip olmalarını hoş karşılamaz, “Ne diye diğer insanları sevecekmişim? Diğer insanlar beni seviyor mu ki?” diye sorup durur hep. Şımarık çocuk için geçerli koşullardan yola koyulan psikanaliz, bu koşulları kendisine temel yapıp en küçük ayrıntıya varıncaya kadar inceden inceye planlanmış bir düşünsel yapı kurar. Ne var ki gerçekleşmemiş istekleri doyuma kavuşturma çaba ve eğilimi, üstünlük ve çaba eğilimin milyonlarca çeşitlemesinden yalnızca biridir; buna kişiliğin bütün dışavurumları için geçerlilik taşıyan itici bir güç gözüyle bakamayız. Ayrıca, düşlerin amacını gerçekten bilsek de düşleri unutmak ya da anlamamaktaki amacın ne olduğunu da bulup çıkarmamız gerekir.

Yirmi beş yıl kadar önce düşlerin yorumu üzerinde çalışmaya koyulduğum zaman, kafamı en çok bu sorun karıştırmıştır. Düşün uyanık yaşamla bir çelişki oluşturmadığını, bireyin diğer yaşamsal devinimleri ve dışavurumlarının izlediği çizgiden hiçbir zaman ayrılmadığını görmüştüm. Bütün gün üstünlük amacına ulaşma eğilim ve çabası bizi yönettiğine göre, geceleyin de aynı eğilim ve çabanın kafamızı meşgul etmesi gerekmekteydi. Her insan sanki bir ödevin üstesinden gelmesi, sanki düşlerinde de üstünlük peşinde koşması gerekiyormuş gibi düş görmek zorundaydı. Düş, yaşam üslubunun bir ürünüydü; yaşam üslubunun kurulup çatılmasına ve güçlendirilmesine katkıda bulunmaktaydı.

Düşlerin amacını saptamada bize doğrudan yardım eden bir olay vardır: Düş görür ama sabah oldu mu gördüğümüz düşü unuturuz, düşten hiçbir şey kalmaz geriye. Ama bu doğru mudur gerçekten? Gördüğümüz düşten geriye hiçbir şey kalmaz mı? Ama kalan, varlığını sürdüren bir şey vardır, o da düşlerin bizde uyandırdığı duygulardır. Düşteki bütün görüntüler sonradan kaybolup gider içimizde. Dolayısıyla düşün amacını bizde yol açtığı duygularda aramak gerekir. Düş, ruhumuzda kimi duygular uyandırmak için izlenen bir yol, başvurulan bir araçtır. Düşün amacı, geride birtakım duygular bırakmaktır.

Bir insanın kendi ruhunda uyandırdığı duyguların, her zaman o insanın yaşam üslubuyla uyum içinde bulunması gerekir. Düşteki düşünceyle gündüz uyanık durumdaki düşünce arasında tam bir ayrımdan söz edilemez; her ikisi arasında kesin bir ayrım söz konusu değildir. Aradaki ayrımı bir iki sözcükle anlatmak istersek şöyle diyebiliriz: Düşte, gerçekle düşü gören arasındaki bazı ilişkiler ortadan kalkar ama gerçeklikten kopmanın sözü edilemez. Uyurken bile gerçekle aramızdaki ilişki varlığını korur. Tasa ve kaygılar altında yüreğimiz sıkılıyor da tedirgin durumdaysak, tedirginlik uykuda da bırakmaz yakamızı. Uyurken sağa sola dönüp durmamız ama yataktan düşmeyişimiz de gerçekle aramızdaki ilişkinin sürüp gittiğini gösterir. Bir anne sokaktaki aşırı gürültüye karşın uykusundan uyanmaz da çocuğunun en hafif bir kıpırdanışında fırlayıp kalkar ayağa. Demek oluyor ki uykumuzda da çevremizle bağlantıyı koruruz. Ne var ki uykuda duyusal algılamalarımız ortadan kalkmasa da biraz zayıflar, gerçekle ilişkilerimiz kısıtlanır. Düş görürken tek başımızayızdır, toplumsal beklentiler bizim için eskisi kadar zorlayıcı nitelik taşımaz. Düşteki düşünsel etkinliğimizde, çevremizdeki koşulları eskisi kadar dikkate alma gereği duymayız.

Ancak gerilimlerden uzak olmamız ve sorunlarımızın üstesinden geleceğimizi bilmemiz durumunda rahat bir uyku uyuyabiliriz. Düş, bizi rahatlatıp dinlendirecek uykuda baş gösteren bir aksaklıktır. Buradan ancak sorunlarımızı çözebileceğimizden emin olmadığımız, gerçeğin bize sıkıntı verip uykumuzda bile yakamızı bırakmayarak önümüze güçlükler çıkardığı durumlarda düş gördüğümüz sonucuna varabiliriz.

Düşün ödevi, karşımıza dikilen güçlükleri göğüsleyip bir çözüme kavuşturmaktır. Artık uykuda usumuzun güçlüklerle nasıl başa çıkmaya çalıştığını yavaş yavaş görebiliriz. Durumu tümüyle kavrayamadığımız için, güçlükler düşte, olduklarından daha hafif gelir bize, düşte sunulan çözüm de bizden fazla bir çaba göstermemizi beklemez. Demek oluyor ki düşün ödevi, düşü görenin yaşam üslubunu destekleyip pekiştirmek ve içinde bu üsluba uygun duyguları uyandırmaktır. İyi ama neden desteklenmeye gereksinim gösterir yaşam üslubu? Ona kim ne yapabilir ki? Yaşam üslubuna zarar verebilecek güçler gerçeklik ve mantık olabilir ancak. Dolayısıyla düşlerin amacı, yaşam üslubunu mantığın beklenti ve zorluklarına karşı korumaktır. Buradan yola koyularak ilginç bir sonuca ulaşabiliriz: Mantığın yasalarına uygun olarak çözemediği bir sorun karşısında bulunan kişi, düşlerinin ruhunda uyandırdığı duygulara başvurarak kendini güçlendirebilir.

İlk bakışta böyle bir şey uyanık durumdaki yaşamımızla çelişiyor izlenimi uyandırır ama ortada bir çelişki yoktur. Uyanıkken de tıpkı uykudaki gibi içimizde duygular oluşturabiliriz. Bir güçlükle karşılaşıp aklına, mantığına başvurarak bunun üstesinden gelmek istemeyen ve o zamana kadarki yaşam üslubunu elden bırakmaya yanaşmayan kimse, bu üslubu haklı gösterip bağışlatmak için elinden geleni yapacaktır. Diyelim ki amacı, olabildiğince rahat bir yoldan, hiç çalışıp didinmeksizin, karşılığında başkaları için hiçbir hizmette bulunmadan para kazanmaktır ve talih oyununu da bu amaca varmasını sağlayacak bir yol gibi görmektir. Beri yandan şunu bilmektedir ki pek çok kişi talih oyununda elindeki avucundakini kaybetmiş, hüsrana uğramıştır; gelgelim rahat bir yaşam sürmeyi, kolay yoldan zengin olmayı da arzu etmektedir. Bu durumda ne yapar böyle bir kişi? Paranın sağlayacağı rahatlıkları kafasında canlandırıp durur daha çok. Talih oyunuyla nasıl kucak dolusu para kazandığını, nasıl kendisine bir araba alıp vur patlasın çal oynasın bir yaşam sürdüğünü, nasıl eşinin dostunun gözünde varlıklı bir kişi aşamasına yükseldiğini hayal eder. Bu hayal ve düşüncelerle kendisini ileriye doğru yöneltecek duyguları sürekli uyandırır içinde. Mantığının sesine kulaklarını tıkayıp talih oyununa sarılır.

Benzeri bir durumla günlük yaşamda da sıkça karşılaşırız. Diyelim çalışırken biri çıkıp geliyor ve zevkle seyrettiği bir oyundan söz açıyor; hemen işi bırakıp tiyatroya gitmek geçer içimizden. Âşık olan biri geleceğe ilişkin hayaller kurup durur; gerçekten gönlünü kaptırmışsa, kafasında iç açıcı bir gelecek tablosu düşler. Sıkıntılı bir ruh halinin yaşandığı durumlarda ise kafada canlandırılacak tablo kuşkusuz kasvetli bir kimliğe bürünür. Öyle ya da böyle, söz konusu kişi, içinde birtakım duygular uyandıracaktır. Bu duygulara bakarak onun nasıl biri sayılacağını her zaman söyleyebiliriz.

Peki ama, bir düş geride yalnızca kimi duygular bırakıyorsa, mantık denilen şey nereye gitmiştir o zaman? Düş mantığın düşmanıdır. Duygularının aldatıcılığına kapılmayıp daha çok bilimsellik sınırları içinde kalan insanların seyrek düş gördüğünü ya da hiç düş görmediğini belki ileri sürebiliriz. Mantığın sesine pek kulak vermeyen kimseler ise, sorunlarını normal ve uygun çarelere başvurarak çözmeye yanaşmazlar. Mantık toplumsal bilincin bir yönüdür; toplumsal yaşam için gereği gibi eğitilmemiş insanlar mantık denilen şeyi fazla umursamazlar ve böyleleri pek çok düş görürler. Üstünlük amacına yönelik yaşam üsluplarını elden bırakmamak ve haklı göstermek için çırpınıp durur, gerçeğin meydan okuyuşlarıyla yüz yüze gelmemeye bakarlar. Bütün bunlardan ister istemez çıkaracağımız sonuca göre düşler, bireyin kendisinden pek ödün vermek istemediği yaşam üslubu ve çözümlenmemiş sorunları arasında köprü kurma girişimleridir. Yaşam üslubu düşlerin efendisidir, uyuyan insanın içinde onun gereksindiği duyguları uyandırır. Bir insanın düşlerinde hiçbir şey saptayamayız ki, onun diğer bütün hastalık belirtilerinde ve karakteristik dışavurumlarında da karşımıza çıkmasın. Düş görelim ya da görmeyelim, sorunlarımıza yaklaşım tarzımız asla değişmez; düş, yaşam üslubumuz için destek işlevi görür, onu haklı göstermeye çalışır.

Böyle olunca düşleri anlamada çok önemli yeni bir adım atmamızın zamanı gelmiş demektir. Düşlerimizde kendi kendimizi aldatırız. Her düş bir kendini zehirleme, bir kendini uyutmadır. Tek amacı varsa, o da karşılaştığımız bir sorunu göğüslemeye hazır olacağımız havayı içimizde yaratmaktır. Düşte günlük yaşamdan tanıdığımız aynı kişiliği karşımızda buluruz; ama düşü, bireyin uyanık durumda yararlanacağı duyguları kotardığı ruh atölyesinde izlememiz yerinde olacaktır.

İnsanın düşte kendi kendini aldatmasını düşün mimarisinde, düşte kullanılan malzemede de saptayabiliriz. Düşün yapısına baktığımız zaman neler görürüz? Her şeyden önce çeşitli imge, olay ve rastlantılardan bir seçki karşımıza çıkar düşte. Bu seçki konusuna daha önce de değinmiştik. Başını çevirip geçmişine bakan biri, geride kalmış görüntü ve yaşantılardan bazılarını alarak bir seçki yapacaktır kendine. Daha önce böyle bir seçkinin taraflı nitelik taşıdığını, insanın sadece kişisel üstünlük amacını pekiştiren yaşantıları belleğinden seçip alacağını belirtmiştik. Üstünlük amacı kişinin belleğini denetim altında tutar. Düşlerde belleğimizden öyle olayları seçip alırız ki bunlar yaşam üslubumuzla uyum içindedir ve karşılaştığımız sorunlarla boğuşurken gereksindiğimiz duyguları üretip bize buyur ederler. Seçkinin amacı, içinde bulunduğumuz güçlükler karşısında yaşam üslubumuzun amacına uyum gösterir. Düşte yaşam üslubumuz kendisine yeşil ışık yakılmasını ister. Sorunlarımızı gerçeğe uygun olarak çözüme kavuşturabilmek için mantığın yardımına başvurmamız gerekirken, yaşam üslubu mantığın önüne durur, ona yol vermeye yanaşmaz.

Düşün bundan başka yararlandığı malzemeler nelerdir? Düşün başlıca, benzetme ve simgelerden oluştuğu çok eski çağlardan beri bilinmektedir; nitekim Freud da bu gerçeği özellikle vurgular. “Bizler düşlerde şiir yazan şairleriz” demiştir bir psikolog. Peki, düşler ne diye yalın ve açık bir dille değil, şiir ve simge diliyle konuşur? Çünkü benzetme ve simgelere başvurmadan söyleyeceklerimizi dile getirmek istediğimizde, mantığın elinden yakamızı kurtaramayız. Benzetme ve simgeler kötüye kullanımlara konu edilebilir, birden çok anlamı içlerinde barındırabilirler; benzetme ve simgelere başvurarak, aralarından birini belki düpedüz yanlış iki ayrı şeyi aynı zamanda açığa vurma olanağı vardır. Ayrıca, benzetme ve simgelerden mantıkla bağdaşmayan sonuçlar çıkarabilir, içimizde gereken duyguları uyandırmada kendilerinden yararlanabiliriz. Düştekinin benzeri bir durumla yaşamda da karşılaşırız. Terslemek istediğimiz birine “Çocuk olma!” deriz bazen. Bazen de “Ne diye ağlıyorsun? Kadın mısın sen?” diye çıkıştığımız kimseler olur.

Benzetmelerden yararlandığımızda her seferinde mantığa aykırı bir şey, duygusal bir şey sızar işin içine. Küçümsediği birine ateş püsküren kişi şöyle diyebilir: “Bir solucandan farksız. Ayağının altına alıp ezeceksin adamı!” Böyle bir benzetmeyle içindeki öfkeyi besleyip büyütmeye çalışır.

Benzetmeler dilde yararlanılan olağanüstü araçlardır ama bunlara başvurmamız, her zaman kendi kendimizi aldatma tehlikesiyle bizi yüz yüze getirir. Yunan yiğitlerinin savaş alanında nasıl aslanlar gibi ileriye atıldığını anlatan Homeros, bu betimlemeleriyle olağanüstü güzellikte bir tablo sunar bize. Bu tablo karşısında, onun gerçekte toza toprağa bulanmış bu zavallı askerlerin savaş alanında nasıl sürüne sürüne ilerlediğini dile getirmek amacını güttüğünü düşünebilir miyiz? Hayır, Homeros bizden askerleri hayalimizde aslanlar gibi canlandırmamızı ister. Askerlerin gerçekte aslan olmadıklarını biliriz ama ozan, askerlerin nasıl güçlükle soluduklarını kan ter içinde kaldıklarını nasıl yeniden cesaretlerini toplayıp ileriye atılmak ya da bir tehlikeden kaçmak için zaman zaman durakladıklarını, silahlarının nasıl eski şeyler olduğunu ve daha buna benzer bir sürü ayrıntıyı anlatsaydı, anlattıkları bize hiç de çarpıcı gelmezdi. Benzetmelerden yararlanılmasının nedeni, bunların güzel olmaları ve hayal gücümüz üzerinde uyarıcı etki yapmalarıdır. Ancak şunu belirtelim ki hatalı bir yaşam üslubuna sahip kişinin benzetme ve simgelere başvurması her zaman sakıncalıdır.

Diyelim öğrencinin biri sınava girecektir. Kendisini bekleyen ödev basittir, cesaret ve sağduyuyla bu ödeve el atması gerekmektedir aslında. Gelgelelim, ona yan çizmeyi canına minnet bilecek gibi bir yaşam üslubuna sahipse, düşünde kendini bir savaş alanında çarpışıyor görecektir. Basit ödevi, başvuracağı böyle bir benzetmeyle büyütüp abartacak, bu da onun sınavdan daha çok korkmasına yol açacaktır. Belki de aynı kişi düşünde kendisini bir uçurumun kenarında bulacak, uçurumdan aşağı yuvarlanmamak için geriye çekilmeye çalışacaktır. Kısacası yan çizmesine, sınavdan kaçıp kurtulmasına yardım edecek duyguları, göreceği düşle kendi içinde uyandırmaya bakacaktır. Sınavı uçuruma benzetmekle kendi kendisini aldatmış olacaktır beri yandan. Düşlerin pek sık yararlandığını gördüğümüz bir başka araç da şudur: Bir soruna el atan düş onu kırpıp budar, kesip yontar, geriye küçücük bir parça kalıncaya kadar bu işlemi sürdürür. Derken arta kalan parçacığı bir benzetmeye konu edinir ve sanki başlangıçtaki bütün sorun buymuş gibi bu benzetme karşısında belli bir tavır takınır. Diyelim ki bir başka öğrenci vardır da ilk öğrenciden daha cesurdur ve geleceğe daha büyük bir güvenle bakar, gireceği sınavdan yüzünün akıyla çıkmak ister. Ne var ki biraz yardım gereksinmekte, kendi gücünden emin olmak istemektedir, yaşam üslubu bunu beklemektedir kendisinden. Sınav gecesi bir düş görür, bir dağın tepesinde dikilmektedir. Düşteki görüntü öğrencinin durumunu hayli kolaylaştırır. Aslında görüntü, öğrencinin yaşam koşullarının yalnızca küçücük bir parçasını yansıtmaktadır. Durumu kolay değildir öğrencinin. Ne var ki düşünde bu çetin durumun pek çok yönünü yok sayıp sadece başarı vaat eden yönüyle ilgilenerek kendisine yardım edecek duyguları ruhunda uyandırır. Ertesi sabah yataktan kalktığında kendini mutlu ve zinde hisseder, her zamankinden daha cesurdur. Yenmesi gereken güçlükleri düş aracılığıyla pek küçük göstermenin üstesinden gelmiştir. Gücüne karşı bir güven duygusuna kavuşmuşsa da gerçekte kendi kendisini aldatmıştır bu öğrenci. Aklı başında davranıp sorunu tümüyle dikkate almamış, yalnızca özgüven duygusunu güçlendirmek istemiştir.

İnsana yardım edecek duyguların içte uyandırılması, alışılmadık bir şey değildir. Bir derenin üzerinden sıçrayıp karşıya geçecek biri, önce üçe kadar sayar örneğin. Üçe kadar sayması gerçekte o kadar önemli midir? Dere üzerinden sıçrayıp karşıya geçmekle üçe kadar saymak arasında zorunlu bir bağlantı var mıdır? Ne gezer! Ama söz konusu kişi kendisine yardım edecek duyguları ruhunda uyandırıp bütün gücünü toparlayabilmek için üçe kadar saymaktadır. İnsan doğası, kendisi için bir yaşam üslubu geliştirip onu pekiştirmesini sağlayacak çok çeşitli olanağa sahiptir; bunların en önemlilerinden biri de kendisine el uzatacak duyguları ruhunda uyandırma yeteneğidir. Gece gündüz bu işle uğraşıp durur insan ama geceleri belki bu işe daha bir canla başla sarılır.

İzin verirseniz kendi kendimizle nasıl dalga geçtiğimizi, bizzat gördüğüm bir düşe dayanarak anlatacağım. Savaş sırasında nevrozlu askerlere hizmet veren bir hastanede görevliydim. Cephede savaşmaya elverişsiz kimselerle karşılaştığımda üzerlerindeki yükü elden geldiğince hafifletmek isteyerek onların kolay işlerde görevlendirilmesine çalışıyordum. Bu sayede nevrozlu askerler geniş ölçüde stresten kurtuluyor ve uygulanan yöntem çoğu zaman başarılı sonuçlar sağlıyordu. Günün birinde bir delikanlı çıkıp geldi, o zamana kadar rastladığım en sağlıklı görünen ve en güçlü kuvvetli delikanlılardan biriydi. Ağır bir depresyon geçiriyordu; gerekli muayeneden sonra kendisi için ne yapabileceğimi düşündüm. Bana gelen herkesi canı gönülden evine yollamayı isterdim kuşkusuz. Ne var ki tavsiye ve önerilerimin hastanenin başhekimi tarafından onaylanması gerekiyor, dolayısıyla iyi niyetli davranışlarım belirli sınırların dışına çıkamıyordu. Delikanlının durumunda bir karara varmak kolay değildi ama karar verme zamanı gelince şöyle söyledim kendisine: “Nevrozlu birisiniz ama bedensel bakımdan pek güçlü ve sağlıklısınız. Size daha kolay bir görev verilmesini önereceğim, cepheye gönderilmekten kurtulacaksınız.”

Yüzünde acınacak bir ifade beliren delikanlı şöyle karşılık verdi: “Ben üniversiteye giden zavallı bir öğrenciyim, özel dersler vererek evdekilerin geçimini sağlıyorum. Ders vermedim mi annem ve babam açlıktan ölür. Kendilerine yardım etmezsem ikisi de hayatta kalamaz.” Bunun üzerine delikanlı için daha kolay bir görev bulabilir miyim, onu evine yollayıp bir büroda çalışmasını sağlayabilir miyim diye kafa yormaya başladım; ama başımdaki amirin hazırlayacağım rapora kızıp delikanlıyı cepheye yollayacağından korkuyordum. Sonunda bir vicdan rahatlığıyla elden gelen kolaylığı delikanlıya göstermeye karar verdim, kendisinden sadece nöbet işinde yararlanılabileceğine ilişkin bir rapor hazırladım. Akşam eve gidip yatağa yattığımda korkunç bir düş gördüm. Katil biriydim düşte, dar ve karanlık bir sokakta sağa sola koştururken bir yandan da kimi öldürdüğümü düşünüyor, işlediğim cinayeti bir türlü anımsayamıyordum ama içimde bir duygu vardı: “Bir cinayet işlemiştim, işim bitikti, mahvolmuştum. Benim için her şey sona ermişti artık.” Böylece düşte sessiz dikilmiş, terleyip duruyordum.

Uyandıktan sonra kafamı kurcalayan ilk şey, “Kimi öldürdüm acaba?” düşüncesi oldu. Aklıma geldi derken: “Delikanlı askere bir büroda iş bulamazsam belki cepheye gönderilecek ve cephede ölecekti. O zaman onu ben öldürmüş sayılacaktım.” Görüyorsunuz, kendi içimde nasıl duygular uyandırıyor, kendi kendimi aldatıyordum. Katil değildim, delikanlı cepheye yollanıp orada ölse bile bunda benim bir suçum olmayacaktı. Ama yaşam üslubum, kendimi tehlikeye atmama izin vermemişti; ben hekimim, görevim yaşam kurtarmaktır, insanların yaşamını tehlikeye atmak değil. Kendisine kolay bir görev verilmesi için rapor hazırlamam durumunda amirimin delikanlıyı cepheye yollayacağını düşündüm yeniden, o zaman yaptığım şey hiçbir işe yaramayacaktı. En sonunda delikanlıya yardım etmek istiyorsam, bunun tek yolunun mantığın sesini dinlemek, kendi yaşam üslubumu hiç umursamamak olduğunu geçirdim aklımdan. Delikanlının nöbetçilikten başka bir göreve elverişli sayılmadığı yolunda bir rapor hazırladım. Bundan sonra olup bitenler, mantığın sesine kulak vermenin her zaman daha yerinde bir davranış sayılacağını gösterdi. Amirim benim raporu okudu, bir çizgi çekti üzerine. “İşte şimdi delikanlıyı cepheye yollayacak. Keşke yalnızca büro işlerinde çalışmaya elverişli diye bir rapor hazırlasaydım” diye düşündüm. Amirim raporun üzerine şöyle yazdı: “Yalnızca altı aylık büro hizmeti.” Sonradan anlaşıldı ki delikanlıya iltimas geçmek için amirim rüşvet almıştı. Delikanlı o zamana kadar özel ders falan vermemişti asla, bana söyledikleri tümüyle yalandı, benden kolay bir görevde çalıştırılmak üzere gerekli raporu koparmak için söz konusu yaşamöyküsünü uydurup anlatmıştı; ben onun istediği gibi bir rapor hazırlayacak, rüşvetle kandırılmış amirim de raporu imzalayacaktı. O gün bugün düş görmemeyi daha uygun buldum.

Düşleri pek seyrek anlayabilmemizin nedeni, bizi aldatıp zihnimizi bulandırmak gibi bir amaç gütmeleridir. Çünkü düşlerimizi anlayabilseydik, bizi aldatabilmeleri söz konusu olamaz, içimizde kimi duygu ve dürtüler uyandırmanın üstesinden gelemezlerdi. Dolayısıyla yapmamız gereken şey, düşlerin telkinlerini duymazdan gelmek, en iyisi mantığın sesine kulak vermektir. Düşleri anlayabilseydik, düş görmemizin nedeni kalmazdı. Düş, tarafımızdan çözüme kavuşturulmayı bekleyen sorunla yaşam üslubumuz arasında kurulan bir köprüdür. Ne var ki yaşam üslubumuzun düşlerin desteğine ihtiyaç duymayarak gerçekle doğrudan ilişki kurması en sağlıklı yoldur. Pek çeşitli düşler vardır ve her düş üstesinden gelinecek güçlük karşısında insanın yaşam üslubunun hangi noktada bir desteğe ihtiyaç gösterdiğini açığa vurur. Bu yüzden her düşü tek başına ele alıp yorumlamamız gerekir. Düşlerdeki simge ve benzetmeler, bütün düşler için geçerli formüllerle açıklanamaz çünkü düş, yaşam üslubunun bir ürünüdür, insanın içinde bulunduğu özel durumu değerlendirme tarzından doğup ortaya çıkar.

Şimdi izin verirseniz düşlerde sık karşılaşılan temalara kısaca değineceğim; amacım, düşlerin yorumu için okuyuculara genel kurallar sunmak değil, yalnızca düşlerin anlaşılmasını biraz kolaylaştırmaktır. Sık karşılaşılan düş temalarından biri uçmaktır. Bu çeşit düşlerin kapısını aralayacak anahtar, bütün düşlerde olduğu gibi, düşü gören kimsede uyandıracakları duygulardır. Uçma temasını içeren düşler insanın ruhunu kendinden emin ve yüce bir havayla donatır, insanı aşağılardan alıp yukarılara çıkarır, güçlüklerin yenilip üstünlük amacına ulaşılmasını basit ve kolay bir iş gibi gösterirler; dolayısıyla, böyle bir düşü görenin uykuda bile içindeki hırsın elinden yakasını kurtaramayan cesur, ileriye bakan, gözleri yükseklerde biri olduğunu söyleyebiliriz. Düşte “İlerlemeli miyim, yoksa ilerlememeli miyim?” sorusu üzerinde durulur ve düşü gören gördüğü düşten, “Yolumda hiçbir engel yoktur, ilerlemeliyim” yanıtını alır.

Pek az insan vardır ki hiç düşme düşü görmemiş olsun. Bu da pek ilginçtir, güçlükleri kolları sıvayıp yenmeye çalışmaktan çok ayakta kalma kaygısının ve yenilgi korkusunun insan ruhunu daha çok uğraştırdığını gösterir. Çocukları uyarıp kendilerinden dikkatli olmalarını istemenin eğitim geleneklerine uygun bir davranış sayıldığı düşünülürse, bunun da anlaşılamayacak bir tarafı yoktur. Çocuklara söylenir hep: “Sandalyenin üzerine çıkma!” “Makası bırak elinden!” “Ateşten uzak dur!” Çocukların çevresi her zaman tehlikelerle sarılıp kuşatılmış durumdadır. Kuşkusuz gerçek tehlikelerdir bunlar ama kendilerini korkak yetiştirmekle hiç de çocukların söz konusu tehlikeleri aklı başında bir tutumla göğüsleyebilmelerine yardım etmiş olmayız.

İnsanlar düşlerinde kötürüm olduklarını ya da bir treni kaçırdıklarını görmekle genelde şöyle demek isterler: “Bu sorun, ben işe karıştırılmadan çözümlense mutlu olurdum doğrusu. Dolambaçlı bir yol izleyip geç kalayım ki beni işe karıştıracak bir karardan yakamı kurtarabileyim. Bırakayım gitsin tren.”

Pek çok insan sınavdan geçirildiğini görür düşünde. Bulundukları yaşta hâlâ bir sınavdan geçmek zorunda kalmalarına ya da çoktan ilgilenmedikleri bir bilim dalında sınavdan geçirilmek istenmelerine kimi kez hayret ederler. Bazı insanlarda bu gibi düşlerin söylemek istediği şudur: “Sen, karşılaştığın sorunları çözecek hazırlığa sahip değilsin!” Bazı kimseler ise şöyle demek isterler: “Sen bu sınavı daha önce vermiştin, onu şimdi de başaracaksın.” Aynı görüntülerin değişik insanların düşlerinde taşıdığı anlam hiç de birbirinin aynısı değildir. Her düşte öncelikle dikkat edilmesi gereken, düşün, düşü görenin ruhunda estirdiği hava ve düşü görenin yaşam üslubuyla ilişkisidir.

Otuz iki yaşında nevrozlu bir kadın günün birinde tedavi için bana başvurdu. Ailede ikinci çocuktu ve bütün ikinci çocuklar gibi çok hırslı biriydi. Her bakımdan başkalarından üstün olmayı, tüm sorunlarını kusursuz bir şekilde çözmeyi amaçlamaktaydı. Bana geldiğinde bir sinir krizi geçiriyordu. İş yaşamında dikiş tutturamayan evli bir adamla bir aşk hayatı yaşamıştı. Adamla evlenmeyi çok istemiş ama adamın karısı boşanmaya bir türlü razı olmamıştı. Derken şöyle bir düş görmüştü hastam: Kendisi taşrada kalmaktaydı, kentteki evini bir adam kiralamıştı. Eve taşındıktan kısa süre sonra evlenmişti adam; ne var ki çalışıp para kazandığı yoktu. Dürüst, güvenilir biri değildi, ciddi olarak iş peşinde koşmuyor, dolayısıyla evin kirasını ödeyemiyordu. Bu durumda hastamın, adamı evinden çıkarması gerekmekteydi. İlk bakışta düşün hastamın yaşam sorunuyla belli bir ilişkisi olduğunu görüyoruz. Hastam iş yaşamında başarısız bir adamla evlenip evlenemeyeceğine bir türlü karar veremiyordu. Sevdiği adam parasız pulsuz biriydi, kendisini geçindirebilecek yetenekten yoksundu. Düşle hastamın durumu arasındaki ilişkiyi özellikle belirgin kılan, cebinde hesabı ödeyecek para olmaksızın adamın hastamı bir lokantada yemek yemeğe davet etmesiydi.

Düşün amacı, hastamın ruhunda adamla evliliğe karşı çıkan duygular uyandırmaktı. Gözü yükseklerde bir kadındı hastam, yoksul bir adamla hayatını birleştirmeye pek niyeti yoktu. Düşünde başvurduğu benzetmeyle kendi kendine sormaktaydı: “Benim evimi kiralayıp da kirayı ödeyemeyen bir adamdan ne hayır gelir?” Yanıt şöyleydi: “Evden çıkması gerekiyor.”

Ne var ki evli adam hastamın kiracısı değildir gerçekte, doğal olarak böyle biriyle karıştırılmamalıdır. Ailesini geçindiremeyen bir kocanın, kiraladığı evin kirasını ödeyecek para bulamayan bir kiracı olması gerektiği söylenemez. Ama hastam sorunun daha kolay çözümlenebilmesini sağlamak, yaşam üslubunun gösterdiği doğrultuda daha bir güvenle ilerleyebilmek için düşe başvurmakta, içinde “onunla evlenemem” duygusunu uyandırmaktadır. Böylece akılcı bir tutumla çözümlemekten kaçtığı sorunun yalnızca bir parçasını seçip alarak çözümlemeye çalışmaktadır. Beri yandan, “Bir adam evimi kiralıyor. Kirayı ödeyemezse, kapı dışarı edilmesi gerekir!” benzetmesiyle, yeterince açık seçik dile getirilebilecek küçük bir ayrıntıymış gibi, sevgi-evlilik sorununa yaklaştığı görülmektedir.

Bireysel psikolojinin tedavi yöntemi, yaşamsal sorunların üstesinden gelmede hastanın cesaretini artırmayı amaçlar; dolayısıyla tedavi sürecinde hastanın gördüğü düşlerde bir değişiklikle karşılaşılmasının şaşırtıcı bir yanı yoktur.

Tedavi süreci ilerledikçe, düşlerde yarına güvenle bakan bir tutumun giderek ön plana çıktığı görülür. Melankolik bir hastamın iyileşmeden önceki son düşü şöyleydi: “Tek başıma bir bankta oturuyordum. Ansızın şiddetli bir tipi başladı. Neyse ki ben tipiye yakalanmadım, hemen eve, kocamın yanına koştum. Evde kendisine yardım ettim, baş başa verip bir gazetenin ilan sayfasında kendisi için uygun bir iş aramaya koyulduk.” Hastam düşü bizzat yorumlamayı başarmıştı. Düş, hastamdaki kocasıyla barışma isteğini açıkça gösteriyordu. Tedavinin başında kocasından nefret etmekteydi, kocasının güçsüzlüğünden, kendine uygun bir iş bulup para kazanma beceriksizliğinden acı acı yakınmaktaydı. Düşte hastam şöyle söylemek istemektedir: “Tek başıma yaşayıp kendimi tehlikelerin kucağına atacağıma, kocamın yanında kalmam benim için daha hayırlı olur.” Yaşam koşullarını değerlendiriş tarzını her ne kadar doğru buluyorsak da hastamın kocasıyla ve evlilik yaşamıyla uzlaşma biçimi, ürkek hısım ve akrabalardan genel olarak işitilen öğütleri anımsatıyor. Yalnızlığın tehlikeleri hayli siyah bir tablo halinde ortaya koyuluyor; hastam toplumsal ilişkilerinde henüz tam bir cesaret ve bağımsızlıkla davranacak durumda değildir.

On yaşında bir oğlan psikolojik danışma merkezine getirildi. Öğretmeni, okuldaki arkadaşlarına kaba ve haince davrandığından yakınıyordu. Sınıfta onun bunun öteberisini aşırıp başka oğlanların sıralarının içine koyuyor, böylece onların suçsuz yere cezalandırılmalarını görmek istiyordu. Oğlanın bu davranışı ancak arkadaşlarını da kendi bulunduğu alçak düzeye çekmek gibi bir dürtüyü içinde hissediyor olmasıyla açıklanabilir. Amacı, arkadaşlarını alçaltıp kaba ve hain olanın kendisi değil arkadaşları olduğunu kanıtlamaktır. Böyle bir dürtüyü ruhunda hissetmesi karşısında, aile içinde aldığı eğitimin onu bu noktaya getirdiğini, evde suçlu duruma sokmak istediği birinin varlığını tahmin edebiliriz. On yaşındayken gebe bir kadına taş atmış, bu yüzden polisle başı derde girmiştir. Gebeliğin ne olduğunu belki on yaşındayken bilmekteydi. Gebe kadın olayını öğrenir öğrenmez, yoksa oğlan gebelikten hoşlanmıyor mu diye bir kuşku uyanıyor içimizde; dolayısıyla, ailede kendisinden küçük bir kardeşi olup olmadığını, böyle bir kardeşin dünyaya gelişinden memnun kalıp kalmadığını araştırıyoruz. Öğretmenin anlattığına göre, oğlana “baş belası” lakabını takmışlar okulda; arkadaşlarının huzurunu bozuyor, onlara alaycı adlar takıyor, olmadık iftiralarda bulunuyormuş. Küçük kızları kovalıyor, onları tutup pataklıyormuş. Bu bilgi üzerine oğlanın evde kendisinden küçük bir kız kardeşi olduğunu ve bu kız kardeşe kendisine rakip biri gözüyle baktığını düşünüyoruz daha çok.

Derken oğlanın gerçekten iki kardeşten büyüğü olduğunu, dört yaşında bir kız kardeşi bulunduğunu öğreniyoruz. Annesi oğlanın kız kardeşini sevdiğini ve her zaman ona iyi davrandığını ileri sürüyor. Ne kadar istesek de annenin bu sözlerine inanmak içimizden gelmiyor, böyle bir oğlanın kendinden küçük kız kardeşini sevmesi düşünülecek gibi değildir çünkü. Daha sonra kuşkularımızın yersiz sayılmayacağını görüyoruz.

Annenin dediğine bakılırsa, kendisiyle kocası arasındaki ilişkiye de hiç kusur bulunacak gibi değilmiş. Çocuk hesabına üzüntü verici bir durum! Görünürde oğlanın hatalı davranışlarında anne ve babanın hiç suçu yok, sadece oğlanın doğasının kötülüğünden kaynaklanıyor bunlar, kaderin bir cilvesi işte ya da geçmişin derinliklerindeki ataların birinden kalıtım yoluyla alınmış kötü bir miras! Bu “örnek evlilikler” sözü, ikide bir işittiğimiz bir şeydir: Toz kondurulamayacak bir anne ve baba!.. Öyleyken böylesine kötü bir çocuk! Öğretmenlerin, psikologların, avukatların ve yargıçların bilmedikleri bir çelişki değildir bu. Ve gerçekten de toz kondurulamayacak bir evlilik böyle bir çocuk için büyük bir sorun oluşturabilir, annesinin babasına nasıl bağlı olduğunu görmek kızdırabilir kendisini. Annesinin bütün ilgisini kendisine yöneltmesini ister, kendisinden başka birini sevmesini hoş karşılamaz. Mutlu evlilikler çocuklar için kötü, mutsuz evlilikler ondan da kötüyse, ne yapmalıyız peki? Yapacağımız şey için başından başlayarak çocuklarımızı toplumsallık duygusuna sahip olacak gibi eğitmek, onları da evlilik ilişkilerimizin içerisine çekip almak, anne babadan yalnızca birine sarılıp kalmalarının önüne geçmektir. Bizim oğlanı şımartılmış bir çocuk diye niteleyebiliriz; oğlan, annesinin ilgi ve sevgisini yalnızca kendi üzerinde toplamak istemekte, annesinden yeterince sevgi görmediği duygusuyla hoş olmayan davranışlarda bulunacak şekilde kendini eğitmektedir.

Bu kanımızın çok geçmeden doğrulandığını görüyoruz. Anne, çocuğu cezalandıracağı zaman bunu kendisi yapmayarak kocası gelene kadar bekleyip bu işi ona havale etmekte, kocası da oğlana gereken cezayı vermektedir. Belki de anne bunun için yeterince güçlü sayılamayacağına inanmakta, yalnızca bir erkeğin direktifler ve emirler verebileceği, yalnızca bir erkeğin cezalandırma işini üstlenecek güçte olduğu inancını içinde taşımaktadır. Belki oğlanı kendisine bağlamak istemekte, onu kaybetmekten korkmaktadır. Her neyse, oğlanı babasına ilgi gösterecek, onunla işbirliği yapacak gibi eğitmemektedir; bunun da babayla oğul arasında ister istemez bir gerilime yol açması kaçınılmazdır. Derken babanın karısına ve ailesine pek düşkün biri sayılacağını ama oğlan yüzünden işten sonra istemeye istemeye eve döndüğünü öğreniyoruz. Evde oğlanı sert bir şekilde cezalandırıp sık sık dövmektedir. Annenin dediğine bakılırsa, oğlanın babasını sevmediği söylenemezmiş. Bu da bize olanaksız görünüyor; oğlan geri zekâlı biri değildir nihayet, ne var ki duygularını büyük bir titizlikle içinde saklayıp dışa vurmamayı öğrenmiştir.

Kız kardeşini seviyormuş oğlan ama onunla güzel güzel oynamıyor, onu çoğunlukla itip kakıyor, yanından uzaklaştırıyormuş. Oğlan geceleri yemek salonundaki bir divanın üzerinde, kız kardeşi ise anne ve babanın yatak odasında küçük bir yatakta yatıyormuş. Kendimizi oğlanın yerine koyup da onun duygularını paylaştık mı, anne ve babanın yatak odasındaki bu küçük yatak bizim de keyfimizi kaçıracaktır. Çocuğun kafasıyla düşünmeye, onun ruhuyla hissetmeye ve onun gözleriyle durumu görmeye çalışıyoruz: Çocuk, annesinin ilgisini kendi üzerinde toplamak istiyor. Geceleri kız kardeşi annesinin hemen yanı başında; oysa kendisinin annesine yakın olabilmek için uğraşıp didinmesi gerekiyor. İşittiğimize göre oğlan pek sağlıklıymış, doğumunda herhangi bir terslikle karşılaşılmamış, yedi aylık oluncaya kadar anne sütüyle beslenmiş, ilk kez mama verildiğinde kusmuş; ileride de sürüp giden kusma nöbeti üç yaşına gelinceye kadar kesilmemiş; çok büyük bir olasılıkla midesi zayıfmış ama şimdi beslenme durumuna diyecek yokmuş ama kafası hâlâ midesiyle meşgulmüş, midesine vücudunun güçsüz bir organı gözüyle bakıyormuş. Bunları öğrendikten sonra oğlanın neden gebe kadına taş attığını biraz daha iyi anlayabiliyoruz. Yemeği seçen biriymiş oğlan, önüne koyulan yemek hoşuna gitmedi mi annesi eline biraz para tutuşturuyor, o da gidip canının istediği yiyeceği alıp yiyormuş. Öyleyken konu komşu dolaşıyor, evdekilerin kendisine yeterince yemek vermediklerinden yakınıyormuş. Oğlanın başvurmayı alışkanlık edindiği bir numaradan başka şey değildir bu. Aynı durum burada da karşımıza çıkmaktadır: Üstünlük duygusuna ulaşmak için oğlan ister istemez birine iftira edecektir.

Danışma merkezine gelen oğlanın anlattığı düşe akıl erdirebilmemiz artık zor değildir. “Batıda bir kovboyum” diye söze başlıyor oğlan. “Beni Meksika’ya yolladılar, savaşa savaşa Amerika Birleşik Devletleri sınırlarından içeri girdim, Meksikalının biri gelip benden bir şey isteyecek oldu mu, midesine bir tekme savuruyordum.” Düşün içerdiği duyguyu şöyle niteleyebiliriz: “Çevrem düşmanlarla sarılı. Bu düşmanlarla dövüşmem gerekiyor.” Amerika’da kovboylara kahraman gözüyle bakılmaktadır; oğlan küçük kızları kovalamanın ve insanların midesine tekmeler atmanın kahramanlık sayılacağını düşünüyor. Midenin oğlanın yaşamında büyük bir rol oynadığını daha önce görmüştük, oğlan mideye insan vücudundaki en nazik organ gözüyle bakmakta. Kendi midesi de zayıftır, babasında da sinirsel bir mide rahatsızlığı vardır, sürekli bundan yakınıp durur. Mide, ailenin yaşamında yüceltilip, alabildiğine önemli bir organ konumuna getirilmiştir. Oğlanın amacı, insanları en zayıf noktalarından vurmaktır. Gördüğü düş ve kalkıştığı işler aynı yaşam üslubunu içermektedir. Oğlan bir düşte yaşamaktadır, kendisini uyandırmadık mı bu düş yaşamını ileride de sürdürecektir. Yalnızca babasına, kız kardeşine, küçük çocuklara ve özellikle küçük kızlara düşman gözüyle bakmayacak, bitip tükenmeyen savaşını sona erdirmeye çalışan hekimler karşısında da aynı düşmanlığı sergileyecektir. Gördüğü düşün itici gücü kendisinden bir kahraman olmasını, başkalarını yenilgiye uğratmayı sürdürmesini istemektedir. Bu davranışıyla kendi kendisini soytarı yerine koyduğunu anlamadığı sürece, onu sağlığına kavuşturacak bir tedaviden söz açılamaz.

Danışma merkezinde gördüğü düşü kendisine açıkladık: Düşman bir ülkede yaşadığını sanmakta, kendisini cezalandırmak ya da önüne geçmek isteyen herkese bir Meksikalı gözüyle bakmaktadır, herkes kendisinin düşmanıdır. Danışma merkezine ikinci gelişinde sorduk: “Geçen görüştüğümüzden bu yana neler oldu bakalım?” Oğlan, “Yine kötü bir şey yaptım,” diye yanıtladı. “Ne yaptın peki?” “Küçük bir kızı kovaladım.” Söylediği, bir itiraftan çok öte bir şeydir, bir övüngenlik, bir saldırı anlamı taşır. Oğlan sağlığına kavuşması için herkesin çaba harcadığı bir danışma merkezinde bulunmakta, kötü bir şey yaptığını ileri sürmektedir. Bununla dile getirmek istediği şudur: “Beni değiştirebileceğinizi ummaktan vazgeçin. Midenize tekmeler savururum yoksa.” Bu çocuğa nasıl davranalım şimdi? Hâlâ düş görmekte, hâlâ bir kahraman rolünü oynamaktadır. İzlenecek yol, bu rolün kendisine sağladığı hazzı azaltmaya bakmaktır. “Senin kahramanın küçük kızların peşine düşüp onları rahat bırakmayacağına gerçekten inanıyor musun?” diye soruyoruz. “Böyle bir şey kahramanlığın pek kötü bir karikatürü sayılmaz mı? Bir kahraman olmak istiyorsan, güçlü kuvvetli büyük kızların peşine düşmelisin. Ya da en iyisi kızları rahatsız etmekten tümüyle el çekmelisin.”

Yaptığımız şey, tedavinin bir bölümüdür. Oğlanın gözlerini açmak, şimdiye kadarki yaşam üslubuna bağlı kalmayı ona daha az çekici göstermek, “çorbasının içine tükürme” deyimiyle anlatılan şeyi yapmak zorundayız. O zaman içtiği çorbadan eski tat ve lezzeti alamayacaktır. Tedavinin öbür bölümünde ise bizimle işbirliği yapacak cesareti kendisine kazandırmaya, yaşamın yararlı tarafında kendisine doyum aramayı ona öğretmeye çalışırız. Yaşamın yararlı tarafında başarılı olacağına kesinlikle inanan hiç kimse, yaşamın yararsız tarafına yönelmeyecektir.

Tek başına yaşayıp sekreterlik yapan yirmi dört yaşındaki bir kız, despotça davranan patronunun, yaşamı kendisine zehir ettiğinden yakınmaktadır. Kız, başkalarıyla dostluk ilişkileri kurup bunları sürdürme gücünü kendisinde görememektedir. Deneyimlerimiz bize öğretmiştir ki bir kimse kurduğu dostluklara sahip çıkmasını beceremiyorsa, nedeni dostları üzerinde hegemonya kurmak istemesidir. Böyleleri yalnızca kendilerini düşünür, kişisel üstünlüklerini kanıtlamayı amaçlarlar. Belki patronu da kızın kendisi gibidir, her ikisi de birbirini tahakküm altına almak istemektedir. Böyle iki insan bir araya geldi mi, birtakım sorunlar çaresiz baş gösterecektir. Kız yedi kardeşten en küçüğüdür, ailenin gözbebeğidir, “Tom” adı takılmıştır kendisine çünkü her zaman keşke bir oğlan olsaydım deyip durmaktadır. Bunu öğrenmek, kızın üstünlük amacının çevresindekileri parmağına dolamak olduğu varsayımımızı pekiştirir. Erkek olmanın, sözü dinlenen biri olmakla, kendisinin başkalarının hükmü altına girmeyip başkalarını hükmü altına almakla aynı anlama geldiğini düşünmektedir kız. Sevimli biridir ama başkalarının ona yalnızca güzel yüzünden ötürü değer verdiklerine inanmakta, bir yerinin sakatlanmasından korkmaktadır. Başkalarını etkileme ve hegemonyaları altına almada günümüz kızlarının işi daha kolaydır, bizim kız da anlamıştır bunu; ne var ki keşke bir oğlan olsaydım der durur, erkeklerin elindeki olanaklarla başkalarına söz geçirmek ister. Bu yüzden de güzelliğiyle gururlanmayı düşünmez.

Hastamızın aklına gelen ilk anı, bir adamın kendisini korkutmuş olmasıdır. Haydutların ya da aklından zoru olan kimselerin saldırısına uğrayabileceğini ne zaman düşünse, hâlâ bir korku düşmektedir içine. Keşke bir erkek olsaydım diyen bir kızın haydutlar ve kaçık kimselerden korkması, ilk bakışta insana tuhaf gelir ama gerçekte hiç de o kadar tuhaf sayılmaz. Kendisi için belirlediği üstünlük amacı, ruhundaki güçsüzlük duygusundan kaynaklanmaktadır. Kız, başkalarına söz geçirip onları egemenliği altına alabileceği koşullarda yaşamak ister daha çok, bütün diğer durumları dışlar. Haydutlara ve aklından zoru olanlara ise söz geçiremez, en iyisi yok etmek ister onları. Rahat bir yoldan erkek olmayı gönlünden geçirir, başa çıkamayacağı koşulları hafifletmeye çalışır. Kadın rolünden duyduğu bu büyük hoşnutsuzluğa, benim “erkeksi protesto” diye nitelediğim böyle bir davranışa her zaman birtakım gerilimler eşlik eder: “Ben kadın olmanın dezavantajına karşı savaşan biriyim.”

Şimdi bakalım bu duyguların izlerini hastamızın düşlerinde bulabilecek miyiz? Düşlerinde sık sık yalnız bırakıldığını görür hastam. Bu da çocukluğunda onun şımarık büyütüldüğünü kanıtlamakta, gördüğü düşler de şu anlamı içermektedir: “Benim kollanıp gözetilmem gerekiyor. Yalnız bırakılmam tehlikelidir. Başkaları üzerime saldırıp bana istediklerini yaptırabilirler.” Sık sık gördüğü bir düşte para çantasını kaybedip durur hastam. Bu düşle kendi kendisine söylemek istediği şudur: “Aç gözünü, bir şeyler kaybetme tehlikesi seni bekliyor.” Hastam aslında hiçbir şeyi, hele başkalarını sultası altına alacak gücü kaybetmek istemez. Ama simge olarak bir tek şeyi, para çantasını kaybederek anlatmaya çalışır bunu. Kızın durumunu, düşlerin belli duygular uyandırarak insanın yaşam üslubunu nasıl güçlendirdiğine bir başka örnek olarak gösterebiliriz. Gerçekte hastamız para çantasını kaybetmiş değildir ama düşünde onu kaybettiğini görür, bunun yol açtığı duygu da hastamın ruhunda varlığını sürdürür. Uzunca bir başka düşte, hastamın tutumunun daha belirgin bir şekilde gözler önüne serildiğini görürüz. “Bir yüzme havuzunun yanında bulunuyordum, çevremde de bir sürü insan vardı. Derken biri, benim çevremdeki insanların başlarının üzerinde dikildiğimi fark etti. Beni bu durumda gören kişinin bir çığlık attığını duydum. Tepe taklak düşmem işten değildi.” Bir heykeltıraş olsaydım, başkalarını altlık olarak kullanıp kafalarının üzerinde dikilir durumda kızın heykelini yapardım. İşte buydu kızın yaşam üslubu, kendi içinde seve seve ürettiği duygular bunlardı. Ne var ki hastam konumuna tehlikeli gözüyle bakmakta, içinde bulunduğu tehlikeyi başkalarının da bildiğine inanmaktadır. Başkalarından kendisini kollayıp gözetmelerini, kendisine göz kulak olmalarını bekliyor ki ileride onların başlarının üzerinde dikilebilsin. Havuzda yüzmeyi yeterince tehlikesiz bulmuyor. İşte hastamın yaşamının tüm öyküsü. Üstünlük amacı olarak şunu kafasına koymuştur: “Bir kadınım ama bir erkek olacağım.” Ailedeki en küçük çocuklardan çoğu gibi o da açgözlüdür. Ama durumuyla ilgili üstünlüğe gerçek üstünlükten daha çok eğilim göstermekte ve başarısızlık korkusu hiçbir zaman yakasını bırakmamaktadır. Kendisine yardım etmek istiyorsak, yapacağımız, üstlendiği kadın rolüyle bir yol bulup onu uzlaştırmak, erkekler karşısında duyduğu korkudan onu kurtarmak, diğer insanlara karşı dostluk ve arkadaşlık duygularının ruhunda yeşereceği şekilde kendisini eğitmektir.

Kendisi on üç yaşındayken erkek kardeşini bir kazada yitirmiş bir kızın ilk anısı şöyledir: “Kardeşim bir bebekti henüz, yürümesini öğreniyordu; bir gün bir sandalyeye tutunup ayağa kalkmak isterken sandalye üzerine devrildi.” Bu da kızın tanık olduğu bir başka kazadır. Buraya kadar anladığımıza göre, dünyadaki tehlikeler kızı hayli derinden etkilemektedir. “En sık gördüğüm düş” diyor kız, “pek tuhaf bir şey. Çoğu zaman öyle sokaklarda dolaşıyorum ki hepsinde gözümden kaçan bir çukur var. Yürürken düşüyorum çukura. Çukur suyla dolu oluyor, vücudum suya değer değmez irkilip uyanıyorum, kalbim küt küt çarpıyor.” Biz, gördüğü düşü kendisi gibi çok tuhaf bulmuyoruz; ama düş, kızı sürekli alarm durumunda yaşatıyor, gördüğü düşü gizemli bulmaktan kendini alamıyor kız ve onu bir türlü anlayamıyor. Düşün hastamıza söylemek istediği şudur: “Dikkat et! Dört bir yanında bilmediğin tehlikeler pusuda seni bekliyor.” Ama bize daha fazlasını söylüyor düş: Bir kez insan aşağıda bulunuyorsa, düşmesi söz konusu olamaz; kız kendisi için bir düşme tehlikesi görüyorsa, kafasında başkalarının üstünde bir yerde dikildiği düşüncesine yer veriyor demektir. Bundan önceki örnekte görüldüğü gibi, kız şöyle diyor kendi kendine: “Ben başkalarından üstünüm ama düşmemek için sürekli dikkat etmeliyim.”

Şimdi bir başka örneği ele alarak, bir ilk anıyla aynı yaşam üslubunun düşte nasıl rol oynadığını görelim. Bir kız bize şunları anlatıyor: “Birkaç ailenin topluca yaşayacağı bir evin nasıl kurulup çatıldığını ilgiyle seyrettiğimi anımsıyorum.” Bu sözlere bakarak kızda bir işbirliği duygusunun varlığını tahmin edebiliriz. Küçük bir kızdan bir evin yapımına katkıda bulunması beklenemez ama kız evin kurulup çatılmasını merakla izleyerek başkalarının çalışmasına seve seve katılmak istediğini gösterebilir. “Küçücüktüm, çok yüksek bir pencerenin camları öylesine net olarak karşımda duruyor ki sanki söylediğim şey dün olmuş gibi.” Kız pencerenin yüksekliğini belirttiğine göre, büyükle küçük arasındaki karşıtlık kızın ruhunda ayrı bir rol oynuyor olmalı. Kızın anlatmak istediği şudur: “Pencere büyüktü, bense küçüktüm.” Kızın boyunun çok kısa olduğunu, bu yüzden büyüklük ve küçüklük düşüncesinin kafasını meşgul ettiğini öğrenmek beni hiç şaşırtmazdı doğrusu. Kızın pencerenin camlarını çok net anımsadığını söylemesi övüngenlikten başka bir şey değil. Ama biz, şimdi onun gördüğü düşe kulak verelim: “Bir arabada gidiyordum, başkaları da vardı yanımda.” Tahmin ettiğimiz gibi işbirliği duygusuna sahip bir kız; başkalarıyla bir arada bulunmaktan hoşlanıyor.” Araba sonunda bir ormanın önünde durdu. Herkes arabadan inip ormana girdi. Çoğu benden büyüktü.” Kız bir kez daha aradaki büyüklük farkını dile getiriyor. “Ama ben tam zamanında yetiştim asansöre, asansörle yaklaşık on ayak derinlikteki bir maden ocağına iniliyordu. Asansörden çıktığımızda sandık ki soluduğumuz hava bizi zehirleyecek.” Kız bir tehlike anlatıyor bu sözleriyle. İnsanların büyük çoğunluğu tehlikeden korkar, insanoğlu pek cesur değildir. “Ama sağ salim çıktık asansörden.” Kızın yaşama nasıl güvenle baktığını görüyorsunuz. Bir insanda toplumsallık ruhu oluşmuşsa, o insan hiçbir vakit cesaret ve umudunu yitirmez. “Aşağıda bir iki dakika kaldık, sonra yine çıktık yukarı, hemen arabaya koştuk.” Bu kızın güçlü bir toplumsal bilinçle donatılmış olduğundan kuşkum yok; ne var ki daha büyük ve daha güçlü olması gerektiği duygusunun ruhunda yaşadığını söyleyebiliriz. Sanki sürekli olarak parmak uçlarının üzerinde dikiliyormuş gibi biraz gerilimli bir hali var ama toplumsallığı ve başkalarıyla işbirliğinden duyduğu haz onu bu gerilimden kurtaracaktır.

Alfred Adler
Yaşamın Anlam ve Amacı

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz