Yaşamın Anlam ve Amacı: İş ve Meslek – Alfred Adler

0
435

Her insanın üstlenmesi gereken üç yükümlülük, yaşamın üç büyük ödevini oluşturur; ama bu ödevlerden hiçbiri tek başına ele alınarak çözümlenemez, her birinin çözümü öbür iki ödeve başarılı bir yaklaşımı gerektirir. İlkin iş güç sorununu çözümlemek durumundayız. Yaşamımızı gezegenimizin kabuğunda sürdürüyoruz; gezegenimizin hammaddelerine, toprağının verimliliğine, madenlerin zenginliğine muhtaç, iklim ve havasına bağımlı durumdayız. Koşulların karşımıza çıkardığı bir soruna doğru yanıtı vermek her zaman insanlığın ödevi olmuştur ama bugüne kadar da eksiksiz bir yanıt bulabilmiş değiliz. Değişik çağlarda insanlar değişik düzeyde bir çözüme ulaşmış ama her zaman bu yanıtın iyileştirilmesi ve bu yolda daha çok ilerleme kaydedilmesi gereği duyulmuştur.

İş ve meslek sorununun üstesinden gelmekte izlenecek en iyi yolu, bize ikinci ödevin çözümü gösterecektir: Bizi bağlayan ikinci bağ insan olmamız ve başka insanlarla bir arada yaşamamızdır. Kendi türünde yeryüzünde tek kişi olsaydı, bir insanın tutum ve davranışı düpedüz değişik olurdu. Ama bu durumda her zaman diğer insanları dikkate almak ve onları düşünmek zorundayız. Bu ödevi çözüme kavuşturmanın en iyi yolu dostluk, toplumsallık duygusu ve işbirliğidir. Bu ödevin çözümü, ilk ödevin çözümü konusunda bize, değerine paha biçilmez bir avantaj sağlayacaktır.

Ancak insanların birbirleriyle toplumsal işbirliği içinde çalışmasını öğrenmesiyledir ki o büyük iş bölümünün keşfi mümkün olmuştur. Öyle bir keşif ki insanlığın mutluluğunun en önemli güvencesini oluşturur. Herkes tek başına çalışıp toprağı işleyerek geçimini sağlamaya kalksa, başkalarıyla işbirliği yapmasa, geçmişteki toplumsal işbirliğinin olumlu sonuçlarından yararlanmasa, yeryüzünde insan yaşamı şimdiye kadar varlığını koruyamazdı. İş bölümü sayesinde birbirinden değişik pek çok beceriyi birbirine ekleyebilir ve pek çok değişik yeteneği o şekilde bir araya toplayabiliriz ki hepsi de insanlığın esenliğine katkıda bulunur ve toplumun tüm üyelerini güvenliğe kavuşturur, yaşam kıvancını tatmada kendilerine daha çok olanak sağlar. Yapılabilecek şeylerin tümünü yapmış olmakla övünemeyeceğimiz doğrudur; iş bölümünü memnunluk verici bir düzeye ulaştırabildiğimizi bile ileri süremeyiz. Ne var ki işle ilgili sorunların çözümüne yönelik her girişimin, iş bölümü ve çalışmamızla diğer insanların esenliğine katkıda bulunma amacı doğrultusunda gerçekleştirilmesi gerekir.

Bazı kimseler iş sorunuyla yüz yüze gelmek istemez; çalışmaya hiç yanaşmaz ya da insanlığın yararının belirlediği sınırlar dışında etkinlik göstermeye bakar. İş sorununun çözümünden kaçan insanların bu davranışlarıyla gerçekte amaçladıkları şeyin, başkalarının sırtından geçinmek olduğunu her zaman görebiliriz. Kendileri hiç çaba harcamaksızın, şu ya da bu şekilde başkalarının sırtından yaşamlarını sürdürmeyi isterler. Bu da el bebek gül bebek büyütülmüş çocukların yaşam üslubudur. Şımarık çocuklar bir güçlükle karşılaştılar mı, güçlüğün arkadaşlarının çabasıyla kendi çıkarlarına uygun olarak çözümlenmesini arzularlar. Başlıca şımarık çocuklardır ki insanlardaki işbirliği ruhunun gelişmesini engeller ve yaşamsal sorunların çözümüyle aktif olarak uğraşan insanların omuzlarına haksız yükler yüklemeye çalışır.

Üçüncü bağ her insanın iki cinsiyetten birine ait olmasıdır. Karşı cinse yaklaşımı ve kendisi için belirlenen cinsellik rolünü oynamasıyla her insan, insanlığın varlığını sürdürmesinde üzerine düşeni yapmış olur. Karşı cinsten olanların birbirleriyle ilişkisi de birtakım ödevler çıkarır insanın karşısına ve bu ödevler de yine diğer iki yaşamsal ödevden bağımsız çözümlenemez. Sevgi ve evlilik sorununun başarılı şekilde çözümlenmesi için, iş bölümü kurallarına uygun olarak çalışmak kadar başkalarıyla iyi ve dostane ilişkilerin sürdürülmesi de gereklidir. Daha önce gördüğümüz gibi, sevgi ve evlilik sorununun, toplumun ve iş bölümünün koşullarına en uygun çözümü tekeşliliktir. İnsanın bu ödeve yaklaşım biçimi, toplumsal işbirliği yeteneğinin ne ölçüde geliştiğini gösteren bir mihenk taşı oluşturur.

Bu üç yaşamsal ödeve asla birbirinden ayrı olarak rastlayamayız, her üçü de bir çarkın dişlileri gibi birbirine geçmiş durumdadır; birinin varlığı ötekilerin varlığının koşulunu oluşturur, birinin çözümü ötekilerin çözümüne yardım eder ve gerçekten şunu söyleyebiliriz ki söz konusu ödevler aynı durumun ve aynı sorunun, herkes için söz konusu bir zorunluluğun, insanın yaşadığı çevrede kendini ayakta tutma ve yaşamını sürdürme zorunluluğunun değişik yüzleridir. Burada şunu tekrarlayayım ki anneliğiyle insanlığa yaşamına katkıda bulunan bir kadının insanların arasındaki iş bölümünde çok üstün bir yeri vardır; çocuklarının yaşamını paylaşıp onlara iyi insan olma yolunu göstermesi, onlardaki paylaşma duygusunun kapsamını genişletmesi, onları toplumsal yaşamın gerektirdiği gibi eğitmesi durumunda paha biçilmez bir çalışma ortaya koyacaktır. Günümüz uygarlığında annenin çalışması yeterince önemsenmemekte, çoğu zaman buna pek arzu edilen, onur verici bir çalışma gözüyle bakılmamaktadır. Söz konusu çalışmanın karşılığı dolaylı yoldan ödenmekte, anneliği kendisine asıl uğraş olarak seçen bir kadın ekonomik bakımdan çoğunlukla bir bağımlılık içinde yaşamaktadır. Ne var ki aile mutluluğunda anne ve babanın çalışması eşit ölçüde pay sahibidir. Anne ister ev kadını olsun, ister dışarıda çalışıp ekonomik bakımdan bağımsız bir konumu elinde bulundursun, anne olarak gördüğü iş, aile yaşamında kocanın gördüğü işten daha az önem taşımaz.

Çocukların ileride seçecekleri meslek konusundaki ilk uyarılar anneden kaynaklanır. Dört ya da beş yaşlarında çocukların uğraş ve alışkanlıkları erişkin yaşta sergileyecekleri etkinlikler için kesin önem taşır. Bana ne zaman biri gelip meslek konusunda danışsa, söz konusu kişinin ilk çocukluk dönemine ve ilk yaşam yıllarındaki tercihlerine ilişkin sorular sorar, bu konuda bilgiler edinirim. Bu erken döneme ilişkin anımsamaları çocuğun hangi meslek dalına ötekilerden daha çok hazırlandığını bütün açıklığıyla ortaya koyar. İdeal gözüyle baktığı mesleği ve buna temel oluşturan kavrayış şemasını gözler önüne serer. Erken çocukluktaki ilk anımsamaların önemine ileride bir kez daha değineceğiz.

Çocukların meslek eğitimlerinde atılacak bir sonraki adımı okullar üstlenir ve öyle sanıyorum ki günümüzde okullar çocukların gelecekteki uğraşlarını, ellerinin, gözlerinin ve kulaklarının becerisini, yetenek ve etkinliklerini eskisinden daha büyük bir ilgiyle izlemektedir. Bu genel nitelikli eğitim tek tek derslerdeki öğretim kadar önemlidir. Ancak tek tek derslerdeki öğretimin de çocuğun mesleki gelişimi açısından önem taşıdığını unutmamalıyız. Okulu bitirmiş kişilerin ağzından, okulda öğrendikleri Latince ve Fransızcayı tamamen unuttuklarını sonradan sıklıkla işitiriz ama yine de okulda kendilerine bu dilleri öğretmekle belki bir yanlışlık yapılmamıştır. Bu dilleri öğrenerek geçmiş çağlara aşinalık kazanmaları, ruhsal yeteneklerini geliştirme açısından kendilerine üstün bir olanak sağlamıştır. Sanat ve uygulamalı güzel sanatlar üzerinde yeterince durulan modern okullar da vardır; bu yoldan da çocukların deneyimlerini zenginleştirebilir, özgüven duygularını güçlendirebiliriz.

İleride hangi mesleğe daha çok eğilim göstereceği başından bilindiğinde, çocuğun gelişimi daha olağan ve yalın bir akış izler. Büyüyünce en çok ne olmak istediklerini çocuklara sorduğumuzda, her zaman bir yanıt alırız kendilerinden. Bu yanıtlar enine boyuna, inceden inceye düşünülmüş değildir; diyelim en çok pilot ya da makinist olmak istediklerini söylediler, neden bu meslekleri seçtiklerini bilmezler pek. Bizim görevimiz, onları söz konusu meslekleri seçmeye iten nedenleri araştırıp bulmak, izledikleri yolu, onları bu yola iten dürtüleri, onların konumlarını, güçlülük eğilimlerinin amacını, ayrıca bu amaca nasıl varmak istediklerini saptamaktır. Çocuklar verdikleri yanıtlarda kendilerine üstünlük sağlar görünen bir meslekten söz açarlar; ama biz bu mesleklerden yola koyularak amaçlarına ulaşmalarına yardım edecek daha başka olanakları da ortaya çıkarabiliriz.

On iki ya da on dört yaşındaki bir çocuğun ileride hangi meslekte çalışmak istediğini çok daha sağlıklı bir şekilde bilmesi gerekir. Bu yaştaki bir çocuğun ileride ne olacağını bilmediğini ne zaman duysam kaygılanmışımdır. Böyle bir çocuğun yeterli hırsa sahip olmayışı, hiçbir mesleğe sempati duyamayacağı anlamına gelmez. Belki aşırı derecede hırslı bir çocuktur da gerekli özgüven duygusundan yoksun olduğu için, meslek konusundaki düşüncesini serbestçe açığa vuramamaktadır. Böylesi durumlarda onun en çok hangi mesleğe eğilim duyduğunu, hangi meslekte yetenek sahibi olduğunu bulup çıkarmamız gerekir. On altı yaşında ortaokuldan mezun olan bazı çocuklar, ileride edinecekleri meslek konusunda hâlâ kararsızlık gösterirler. Çoğunlukla parlak öğrencilerdir bunlar ama ilerideki yaşamlarının izleyeceği akış konusunda bir bilgileri yoktur. Bu gibi çocukların çok hırslı ama toplumsal işbirliğine pek yetenekli olmadıkları görülür. İş bölümüne dayalı dünyadaki yerlerini henüz kestirememiş, gözü yukarıda isteklerini gerçekleştirmede kolaylıkla izleyecekleri yol konusunda da bir karara varamamışlardır. Bu yüzden çocuklara erken yaşta ileride ne olmak istedikleri sorusunu yöneltmenin yararı vardır. Ben, bu soruyu okullarda sorarım. Böyle yapmam, çocukları soru üzerinde düşünüp taşınmaya, soruyu unutmamaya ya da verecekleri yanıtı içlerinde saklamayıp açığa vurmaya özendirir. Ayrıca, neden söz konusu mesleği seçtiklerini sorar, bu konuda çoğunlukla pek yararlı ayrıntılara ilişkin bilgi edinirim. Seçtiği mesleğe bakarak bir çocuğun yaşam üslubunu tümüyle görebiliriz. Çocuğun seçeceği meslek bize çaba ve eğiliminin temel yönünü, ayrıca kendi değerler katalogunun en üst köşesinde yer alan değerleri gösterir. Onun bu değerlerine dokunmamamız gerekir çünkü hangi mesleğin daha yüksek, hangisinin daha alçak olduğunu söyleyemeyiz. Bir kimse kendi işini yapıyor, beri yandan başkaları için de bir hizmet üretiyorsa, genel yararlılık bakımından başkalarından aşağı konumda bulunmaz. Onu bekleyen tek ödev kendini eğitmek, kendi geçimini kendisi sağlamak, uğraşlarını işbölümü yasalarıyla uyumlu duruma getirmektir.

Öyle insanlar vardır ki her mesleği edinebilir ama yine de memnun kalmazlar. Aslında istedikleri bir meslek sahibi olmak değil kendilerine üstünlük sağlayacak rahat bir konuma kavuşmaktır. Yaşam sorunlarıyla yüz yüze gelmemeye bakar böyleleri çünkü akıllarınca önlerine birtakım ödevler çıkarmak, yaşamın hoş sayılmayacak bir davranışıdır. Bunlar da yine başkalarının sırtından geçinmek isteyen el bebek gül bebek büyütülmüş çocuklardır. Erkek ve kadınlardan belki büyük çoğunluğu, çocuklarının dört ya da beş yaşlarında saptıkları yönden gerçek bir memnunluk duyar, onların bu eski zevk ve eğilimlerini bir türlü akıllarından çıkaramazlar; ne var ki çocuklar, ekonomik nedenlerden ya da anne ve babalarının baskısı yüzünden ileride kendilerine bir başka yol seçmek ve hoşlanmadıkları bir meslekte çalışmak zorunda kalırlar. Bu da erken çocukluktaki eğitimin önemini gösteren bir başka kanıttır. Bir çocuğun ilk anılarında gözle görülür nesnelere karşı bir eğilim saptadık mı, onun görme organından daha çok yararlanılabileceği bir meslek için elverişli sayılacağını söyleyebiliriz. Meslek konusunda danışmanlık yaparken, ilk çocukluk anıları üzerinde büyük bir önemle durmak gerekir. Diyelim ki bir çocuk kendisiyle konuşmuş bir kişiyle ilgili izlenimlerinden, rüzgârın gürültüsünden ya da çan sesinden söz açıyor, onun işitsel bir tip olduğunu bilir, müzikle ilgili bir meslek için daha elverişli sayılacağını tahmin edebiliriz. Bazı insanların anıları da devinimle ilgili yaşantıları içerir. Bu kişiler daha çok hareketli bir meslek için elverişlidir; belki açık havada bulunma ya da sık sık gezilere çıkma fırsatını sağlayan mesleklerin birinde çalışmak, kendilerini daha çok memnun edecektir.

Ailenin diğer üyelerini aşma, özellikle anne ya da babanın başarılarını gölgede bırakma çabası çocuklar arasında pek yaygındır. Buna pek değerli bir çaba gözüyle bakabiliriz; eski kuşaklardan daha ileriye gitmek bizi mutlu kılar. Babasının mesleki başarılarının üstüne çıkmak isteyen bir çocuk için, babasının deneyimleri güzel bir başlangıç oluşturabilir. Bir polisin çocuğunun içinde çoğu zaman yargıçlık ya da avukatlık mesleğine karşı bir tutkunun yaşadığı görülür. Baba diyelim ki bir hekimin muayenehanesinde çalışıyorsa, çocuğun kendisi hekim olmak isteyebilir. Baba bir ilkokul öğretmeniyse, çocuk üniversitede profesör olma arzusunu yaşatabilir içinde.

Çocukları gözlemlersek, ileride edinecekleri mesleğe nasıl hazırlandıklarına biliriz. Örneğin, öğretmen olmak isteyen bir çocuk, çevresine topladığı kendinden küçük çocuklarla okulculuk oyunu oynar. Bu gibi oyunlar, çocukların içinde yaşayan eğilimler konusunda bize yararlı ipuçları verir. Anneliğe hazırlanan bir kız, bebeklerle oynayacak, fırsat buldukça bebek bakımında kendini eğitmeye çalışacaktır. Kızların annelik rolüne hazırlanmaktan duydukları haz ve kıvançtan desteğimizi esirgememeli, kız çocuklarının eline oyuncak bebekler vermekten hiç çekinmemeliyiz. Bazıları sanır ki kız çocuklarının bebeklerle oynamaları, kendilerini gerçek dünyadan uzaklaştırır; oysa bebeklerin annesi rolünü oynamakla kızlar ileride kendilerini bekleyen ödevlere hazırlanır. Bu hazırlığa erkenden başlanması da yararlıdır; meslek seçimine ilişkin istekler bir kez bir başka yöne kayarsa, söz konusu hazırlık için geç kalınmış olur. Pek çok çocuk, mekanik ve teknik nesnelerle ilgilenmekten büyük bir zevk duyar; bu da ileride seçecekleri uğraş alanında verimli bir çalışmanın habercisidir.

Beri yandan öyle çocuklar vardır ki asla önder bir konumda bulunmak istemezler. Başlıca arzuları, kendilerine peşinden gidecekleri bir önder, sözünden çıkmayacakları bir başka çocuk ya da erişkin bulmaktır. Bu da pek savunulacak bir gelişme değildir, böyle kölemsi eğilimlerin ortadan kaldırılması doğrusu canı gönülden istediğim bir şeydir. Bir başka yol izlemelerini sağlayamazsak, söz konusu çocuklar ileride önder konumlar için elverişsiz kişilere dönüşür, küçük bir memur olarak kalıp tekdüze bir çalışmayı sürdürür ve ne yapacakları en küçük ayrıntısına kadar kendilerine açıklanan durumların dışına çıkmayı düşünmezler.

Hastalık ya da ölüm bilmecesiyle hazırlıksız yüz yüze gelen çocuklar, bu gerçeklere karşı çoğunlukla uzun zaman büyük bir merak duyar, ileride hekim, hemşire ya da kimyager olmaya heveslenirler. Kanımca bu isteklerinde kendilerini cesaretlendirmek yerinde bir davranıştır. Her zaman şunu görmüşümdür ki ileride hekim olan çocuklar bu meslek dalındaki hazırlığa pek erken bir dönemde başlamış ve mesleklerinde severek çalışmışlardır. Bazen de çocukların ölüm duygusunu ileride bir başka şekilde yendiğini görürüz; çocuğun içinde ölümü, sanat ve edebiyat yapıtlarıyla yenme hırsı yaşar ya da çocuk büyük bir teslimiyetle kendisini dine vererek ölümün üstesinden gelmeye çalışır. İşsiz güçsüz avare bir yaşama, kaygısızlığa ve tembelliğe alışma pek erken bir dönemde başlar. Böyle bir çocuğun ileride güçlüklerin kucağında soluğunu aldığını gördüğümüzde, başarısızlığının nedenini bilimsel bir şekilde araştırmamız ve durumu elden geldiğince düzeltmemiz gerekir. Tüm isteklerimizin hiç çalışmadan gerçekleşeceği bir gezegende yaşasaydık, belki o zaman tembellik bir erdem, çalışkanlık ise bir kusur olurdu. Ama yaşadığımız gezegendeki koşullarda meslek sorununa verilecek mantıksal ve akla uygun biricik yanıt çalışmak, toplumsal dayanışma içinde hevesle işe sarılmaktır. İnsanlar bunu öteden beri sezmişlerdir; biz de şimdi bilimsel açıdan bakarak bunun böyle olduğunu görmekteyiz.

Dâhi kişilerde dikkati çeken şey, onların çok küçük yaştan başlayarak ilerideki mesleklerine hazırlanmalarıdır ve öyle sanıyorum ki deha sorunu bütün konuyu aydınlığa kavuşturacaktır. Ancak bütün insanların esenliğine katkıda bulunan kişileri dâhi diye niteleyebiliriz. Hiçbir dâhi düşünemeyiz ki kendisinden sonra gelecek kuşakların yararlanması için geride bir şey bırakmamış olsun. Bütün sanatlar insanlar arasındaki toplumsal bilinci en güçlü kişilerin eseridir, büyük dâhiler uygarlığımızın düzeyini hep daha yukarılara çekip çıkarmıştır. Homeros yapıtlarında yalnız üç renkten söz eder; nesnelerin birbirinden ayrımında bu üç renkle ister istemez yetinilmiştir. Homeros çağının insanları, kuşkusuz üçten çok daha fazla renk nüansını algılayabilmekteydi ama bu nüanslara adlar vermek gerekli görülmemiş çünkü aradaki ayrımlar fazla önemsenmemişti. Günümüzde taşıdıkları adlarla bunca rengi birbirinden ayırmayı kim öğretmiştir bize? Bunun sanatçı ve ressamların eseri olduğu kuşkusuzdur. Beri yandan, besteciler ise kulaklarımıza olağanüstü bir duyarlılık kazandırmıştır. İlkel insanlar gibi kaba değil ahenk dolu seslerle konuşmayı ise müzisyenlerden öğrenmiş bulunuyoruz; müzisyenler ruhumuzu zenginleştirmiş ve yeteneklerimizi geliştirmesini bize öğretmişlerdir. Duygu derinliklerinin kapısını kim bize aralamış, daha iyi konuşup, daha iyi anlamayı kim bize öğretmiştir? Edebiyatçılar. Edebiyatçılardır ki dilimizi zenginleştirmiş, ona daha büyük bir esneklik kazandırmış, yaşamın tüm amaçlarına uyumlu duruma getirmiştir. Kuşkusuz, insanlar arasında toplumsal bilinci görmeyiz ama yaşamlarının genel tablosunda bu bilinç karşımıza çıkar. Dâhiler için toplumsal işbirliği içinde çalışmak, başkaları için olduğu kadar kolay değildir. Dâhiler çetin bir yolda yürümüş, önlerine çıkan pek çok engelle savaşmak durumunda kalmış, çoğu kez yetersiz organlar sırtlarında ağır bir yük oluşturmuştur. Hemen hemen bütün seçkin kişilerde şu ya da bu şekilde organsal bir yetersizlikle karşılaşıyoruz. Bizdeki izlenime göre, bu seçkin kişiler yaşamlarının başında biraz daha az, biraz daha ağır olumsuzluklarla karşılaşmış ama güçlüklere karşı cesaretle savaşmış ve onları sonunda yenme başarısını göstermişlerdir. Özellikle şunu belirtelim ki ilerideki uğraş alanlarını pek erken bir dönemde saptamış, çocuklukta harıl harıl çalışarak kendilerini eğitmişlerdir. Duyularını bilemiş, dolayısıyla erkenden dünya sorunlarıyla ilgilenip bu sorunlara akıl erdirmesini öğrenmişlerdir. Erken yaştaki bu hazırlanmadan söz konusu kişilerin sanat ve dehalarının, doğanın ya da kalıtımın hak edilmemiş bir bağışı değil kendi eserleri olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Erken yaşta bu yolda harcanacak çaba, ileride sağlanacak başarının en sağlam temelini oluşturur. Tutalım ki üç,-dört yaşlarında bir kız vardır, tek başınadır kız ve oyuncak bebeği için bir şapka dikmektedir. Kıza bu işle uğraşırken rastladığımızda, diktiği şapkanın ne cici bir şey olduğunu söyleriz kendisine, onun daha da güzel olması için birtakım önerilerde bulunuruz. Bizim sözlerimiz teşvik eder kızı, yaptığı işte yüreklendirir. Kız elindeki işe daha çok özen gösterir, bu konuda becerisi artar giderek. Ama tutalım ki şöyle söyledik kendisine: “Bırak iğneyi elinden! Bir yerine batırırsın. Bebeğine şapka dikmenin ne gereği var. Kente indiğimizde senin bu yaptığından çok daha güzel bir şapka alırız, olur biter.” Bu durumda kız şapka dikme çabasına son verecektir. Her iki kızı ilerideki yaşamlarında birbirleriyle karşılaştırdığımızda, birinci kızın sanatsal bir beğeni sahibi olduğunu ve işinden zevk aldığını görürüz; ikinci kıza gelince, ne yapıp edeceğini bilemez bir türlü, kendi eliyle yapıp kotaracağı şeylerden daha güzellerini her zaman para verip satın alabileceğine inanır.

Aile içinde paranın değeri fazla öne çıkarılırsa, çocuklar iş güç sorununa yalnızca kazanacakları para açısından bakma eğilimi gösterir. Bu ise büyük bir hatadır; böyle çocuklar insanlığın esenliğine katkıda bulunmalarını sağlayacak hiçbir davanın peşinden koşmazlar. Herkesin kendi ekmeğini kendisinin kazanması gerektiği doğrudur. Ve yine doğru olan bir şey varsa, bu gerçeğe yan çizen ve geçim konusunda başkalarına yük olan insanlar vardır. Gözü yalnız para kazanmakta olan bir çocuk, toplumsal işbirliği yolundan kolaycacık sapıp sadece kendi kişisel çıkarını gözeten birine dönüşebilir. Para kazanmak tek amacını oluşturuyor ve toplumsallık duygusu davranışları üzerinde etkisiz kalıyorsa, böyle bir kişinin haydutluk ya da dolandırıcılıkla para kazanmaya kalkmaması için hiçbir neden yoktur. Hani işi bu kadar ileriye vardırmayan ve az buçuk toplumsallık duygusuna da sahip olan bir kimse de çok para kazanabilir ama çalışmaları diğer insanlara fazla bir yarar sağlamayacaktır. İçinde yaşadığımız zor dönemlerde sözünü ettiğimiz temel ilkelere uyarak başarı elde etmek ve varlıklı biri olmak pekâlâ mümkündür. Hatalı bir yol da bazen bir tek noktada başarıya götürebilir. Bu bizi şaşırtmamalıdır; doğru bir tutumla yaşam yolunda yürüyen birinin akşamdan sabaha başarı sağlayacağını söyleyemeyiz. Ama şunu ileri sürebiliriz ki böyle bir kişi cesaretini ve özgüvenini asla yitirmeyecektir.

Toplum ve sevgi sorunlarından kaçış için bazen meslek bir bahane olarak kullanılır. Sevgi ve evlililik sorunlarından yakayı sıyırmak için kendini yalnızca bir mesleğe adamak gibi bir duruma toplum yaşamımızda sık rastlarız. Sevgi ve evlilik sorunundaki fiyaskoyu bağışlatacak bir özür olarak da iş ve meslek durumuna başvurulur. Büyük bir tutkuyla kendini işine adayan biri şöyle düşünür: “İşim, evlilik yaşamı için zaman bırakmıyor bana, eşim mutsuzsa sorumlusu ben değilim.” Özellikle nevrozluların gerek sevgi, gerek toplumsal yaşam sorunundan yakayı sıyırmaya çalıştığını sıklıkla görürüz. Nevrozlular karşı cinsten olanlara pek yakınlık göstermez ya da bu yolda hatalı girişimlerde bulunurlar. Dostları ve ahbapları yoktur, başka insanları hiç umursamaz, gece gündüz iş güçleriyle uğraşmaktan başlarını kaldıramazlar. Akılları fikirleri işlerindedir, hatta gece düşlerine girer işleri. Dolayısıyla, kendilerini bir gerilim durumuna sokar, böyle bir durumda nevroz belirtileri doğup ortaya çıkar, mide yakınmaları ya da benzeri rahatsızlıklar kendilerini açığa vurur. Nevrozlular mide yakınmalarının, sevgi ve toplumsal sorunlarla gereği gibi ilgilenememelerini bağışlatacağını düşünürler. Bazen de sürekli meslek değiştirir, kendilerine sözde daha uygun uğraşlar arayıp durarak vakit geçirirler. Sonunda görülür ki yapıp ettikleri hiçbir iş yoktur, değişik uğraşlar arasında kararsız yalpalayıp durmaktadırlar.

Sorunlu çocuklar konusunda üzerimize düşen başlıca görev, bu çocukların en çok eğilim gösterdiği uğraş alanını saptamaktır. Bunu yapmamız durumunda, kendilerini genel olarak daha kolay umutlandırıp yüreklendirebiliriz. Hiçbir mesleğe ısınamamış genç ya da meslek yaşamlarında başarısız kalmış yaşlı insanların gerçekte en çok sempati duyduğu uğraş alanını saptayarak çalışma yaşamlarında kendilerini uygun önlemlerle desteklemeli, beri yandan kendileri için uygun iş yerleri bulmaya çalışmalıyız. Bunu başarmak her zaman kolay değildir. Günümüzde işsizlerin sayısı ciddi endişeye yol açacak boyutlardadır. Bu ise insanların toplumsal işbirliğini daha üst düzeye çıkarmak için emek harcadığı bir dönemde hayra yorulacak bir işaret değildir. Dolayısıyla ben, toplumsal işbirliğinin önemini kavramış herkesin, işsizliğin ortadan kaldırılması yolunda çaba harcanmasının ve çalışmak isteyen herkesin bir iş sahibi olmasının gereğine inanmaktayım. İşsizliğin kökünün kazınması için alınacak uygun önlemler meslek ve teknik okullarının kurulması, beri yandan erişkinlerin eğitimine özen gösterilmesidir. Pek çok işsiz vardır ki hiçbir meslek öğrenmemiş, mesleki hiçbir eğitimden geçmemiştir. Belki bunlardan bazısı toplum içinde yaşamaya en ufak bir ilgi duymamış kişilerdir. Bir meslek öğrenmemiş ve başkalarının esenliğini hiç umursamayan kimseleri sırtında taşımak, insanlık için büyük bir yüktür. Söz konusu kimseler toplumun diğer bireylerinden geride oldukları ve kendilerine haksızlık edildiği duygusu içinde yaşarlar. Suçluların, nevrozluların ve intihar edenlerin büyük bir bölümünü bir meslek öğrenmemiş kişilerin oluşturmasını pekâlâ anlayabilmekteyiz. Bu kişiler eğitimlerinin yetersizliği nedeniyle başka insanların arkasından topal aksak yürüyüp gelirler. Bütün anne ve babalarla öğretmenler, ayrıca insanlığın iyi bir geleceğe kavuşmasını ve ilerlemesini canı gönülden arzulayanlar, çocukların meslek konusunda daha iyi eğitilmesine ve bunlardan pek çoğunun toplumsal işbölümümüzde kendilerine özgü bir yerden yoksun olarak erişkinlik yaşamına adım atmaması için çalışmalıdır.

Alfred Adler
Yaşamın Anlam ve Amacı

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz