Aşağılık ve Üstünlük Kompleksi – Alfred Adler

Hiç kimse kendi yaşam amacını eksiksiz tamamlayacak şekilde tüm ayrıntılarıyla bilemez. Mesleğiyle ilgili amaçları konusunda böyle bilginin sahibi olabilir belki; ama bu, üstünlük amacına yönelik çabalarının ancak küçük bir bölümünü oluşturur. Amaca erişilse bile, ona varmaya yönelik çalışmalarda izlenen binbir yol vardır. Diyelim bir kimse hekim olmak istemektedir, hekim olmak pek çok anlama gelir, örneğin yalnız iç hastalıkları ya da patoloji alanında uzman bir hekim olmak söz konusu değildir.

<<Öncesi

Hekim olmak isteyen kişi, çabalarında ne kadar kendine, ne ölçüde başkalarına yönelik bir kişi sayılacağını ortaya koyar. İnsan soydaşlarına yardım için kendini ne ölçüde eğittiğini ve yardımseverliği için belirlediği sınırları, böyle bir kişinin davranışlarından çıkarabiliriz. Kendisine hekimlik gibi bir amaç belirlemesinin nedeni, içindeki belli bir aşağılık duygusunu gidermektir belki; mesleğine ilişkin ve diğer dışavurumlarından bu özel duyguyu bulup çıkaracak durumda olmamız gerekir. Örneğin, hekimlerin henüz erken çocukluk dönemlerinde ölümle sık tanışmış kişiler olduklarını görürüz; insanlardaki güvensizliğin dışavurumu olan ölüm, çocukluk dönemlerinde kendilerini her şeyden çok etkilemiştir. Belki bir kardeşleri ya da anne ve babalarından birini ölüm ellerinden almıştır; dolayısıyla, ilerideki yaşamları öyle bir seyir izlemiştir ki ölüm karşısında gerek kendilerine, gerek başkalarına daha çok güven sağlayacak bir yol aramaya koyulmuşlardır.

Bir başka insan da somut bir amaç olarak belki öğretmenliği seçer kendine; ama bizler, öğretmenlerin birbirlerinden ne kadar değişik kişiler olabileceğini çok iyi biliriz. Öğretmen yeterince toplumsallık duygusuna sahip biri değilse, mesleğindeki üstünlük amacı belki öğrencileri üzerinde bir diktatörlük kurmaktan ibaret olacak, kendinden daha güçsüzler ve daha az deneyimliler arasında kendini güven içinde hissedecektir. Güçlü bir toplumsallık duygusuna sahip bir öğretmen, öğrencilerine kendisiyle aynı düzeyde kişiler gözüyle bakar, insanlığın esenliğine gerçekten katkıda bulunmak ister.

Burada öğretmenlerdeki yetenek ve ilgilerin birbirinden ne kadar değişik olabileceğine, bütün bu dışavurumların onların üstünlük amaçları için ne kadar karakteristik nitelik taşıdığına değinmekle yetineceğiz. Üstünlük amacına ulaşılabilmesi için insandaki yeteneklerin söz konusu amaca uyacak gibi kırpılıp budanması ve sınırlandırılması gerekir; ne var ki ideal amaç her zaman bu sınırlara gelip toslayacak, bu sınırları zorlayıp kendine bir yol bularak yaşama verilmiş anlamı ve üstünlüğe yönelik ideal çabayı ne olursa olsun açığa vuracaktır.

Sözün kısası bir insanın dış yüzeyiyle yetinmeyerek gözlerimizi bu yüzeyin altında gezdirmemiz gerekir. Söz konusu insan, amacının somut dışavurumu olan mesleğini değiştirilebildiği gibi amacına ulaşmada izlediği yöntemi de değiştirebilir. Biz yine de temelde yatan tutarlılığı, kişisellikteki birlik ve bütünlüğü ele geçirmek zorundayız. Kişiliğin birlik ve bütünlüğü, kişinin tüm dışavurumlarında dile gelir. Düzgün olmayan bir üçgeni alıp değişik konumlara sokarsak, her konumda karşımızda bir başka üçgen bulur, ama dikkatle bakınca bunun her konumda aynı üçgen olduğunu görürüz. İdeal konusunda da durum aynıdır: İdealin içeriği, dışavurumlarından yalnızca birisinin içine sıkıştırılamaz, ama tüm dışavurumlarında bu içeriği gözlemleyebiliriz. Bir kimseye asla diyemeyiz ki “Sen üstünlük amacına falan ya da filan şeyi yaparsan kavuşmuş olursun.” Üstünlük amacına yönelik çaba değişken karakter taşır; gerçekten de insan ne kadar sağlıklı ve normalse, izlediği yolların tıkanması durumunda üstünlük amacına yönelik çabaları için yeni yollar keşfetme konusundaki icat yeteneği de o kadar büyük olur. Ancak nevrozlular, üstünlük amaçlarına ulaşmada söz konusu olanaklar bakımından “Ya bu olanak ya da hiç…” deyip dururlar.

Pek acele bir davranışla üstünlük amacının özel bir biçimini tanımlamaya kalkmamız doğru olmayacaktır; ama üstünlük amaçlarının tümünde ortak bir özelliği saptayabileceğimizi söyleyebiliriz, bu da Tanrı gibi olmaktır. Bazı çocuklar bu özlemlerini açık seçik dile getirerek şöyle der: “İsterdim ki Allah baba olayım!” Pek çok filozof da aynı düşünceyi yaşatmıştır kafasında; ayrıca, bazı eğiticiler vardır, çocukları Tanrı olacak gibi öğretim ve eğitimden geçirmeyi amaçlarlar. Eski dinsel öğretilerde de aynı çabanın varlığı sezilir; öğrencilerden Tanrı’ya benzeyecek gibi kendilerini eğitmeleri istenir. Tanrıya benzerlik amacı “üstün insan” düşüncesinde daha mütevazı bir kılıkta karşımıza çıkar. Hastalığı sırasında Nietzsche’nin Strindberg’e yazdığı bir mektubu “çarmıha gerilen” diye imzalaması, bize hayli ışık tutar bu konuda. Akıl ve ruh hastaları üstünlük amaçlarını çoğunlukla hiç saklamadan açığa vurur, örneğin “Ben Napolyonum” ya da “Ben Çin imparatoruyum” derler. Bütün dünyanın dikkatini üzerlerinde toplamayı, herkes tarafından önemsenmeyi amaçlarlar. Telsize, telgrafa gerek duymadan bütün dünyayla bağlantı kurabilir, dünyanın dört bir yanındaki konuşmaları dinleyebilir, geleceğe ilişkin kehanette bulunabilir, kendilerinde doğaüstü güçleri barındırırlar. Her şeyi bilmek, kapsamlı bir bilgeliğe sahip olmak ya da insan ömrünü uzatabilmek isteğinde Tanrıya benzeme amacı daha düşünsel bir düzeyde dile gelir belki. İster yeryüzündeki yaşam süremizi uzatmak isteyelim, ister sayılamayacak kadar çok kez yeniden dünyaya gelelim, isterse bir başka dünyada ölümsüz bir yaşam süreceğimizi kafamızda tasarlayalım, bütün bunların temelinde Tanrıya benzerlik özlemi yatar. Dinsel öğretilerde Tanrı ölümsüz bir varlıktır, ebedi bir yaşam sürer. Bütün bu sayılan görüş ve düşüncelerin doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak gibi bir niyetim yok; bütün bunlar yaşamın değişik yorumlarıdır, bir anlama bağlıdır ve tümü bir ölçüde hepimizin ruhunda Tanrı gibi olma, Tanrıya benzeme amacı taşır. Ateistler bile Tanrıdan üstün olmak isterler; böyle bir üstünlük amacının alabildiğine çekici bir yanı olduğunu gözlemleyebiliriz.

Üstünlük amacı bir kez saptandı mı, yaşam üslubunda bundan böyle hata yapılmaz. Bir insanın alışkanlıkları ve dışavurumları, söz konusu amaca ulaşılabilmesi için kesin bir doğrulukla seçilir, tüm eleştirilerin üstünde nitelik taşırlar. Sorunlu her çocuk, her nevrozlu, her alkolik, suça eğilimli her kişi, her cinsel sapık kendisi için üstün gördüğü konuma ulaşabilmesini sağlayacak gibi davranır. Dışavurumlarının kendilerini ortadan kaldırmak olanaksızdır; çünkü seçilen amaç için tastamam gereksinim duyulan dışavurumlardır bunlar. Bir sınıfta öğrencilerin en tembeli sayılan bir oğlana öğretmeni şu soruyu yöneltmiştir: “Çalışmalarında neden istenilen ilerlemeyi yapamıyorsun bakayım?” Çocuk da şöyle yanıtlamıştır soruyu: “Sınıfın en tembel öğrencisi oldum mu hep benimle ilgilenirsiniz. Dersin huzurunu kaçırmayan, derslerine düzenli çalışan öğrencilere hiç bakmazsınız.” Amacı önemsenmek ve öğretmeni sultası altına almaksa, bu amaca erişmek için en iyi yolu bulmuştur oğlan. Daha az tembel olmak, bu amaç açısından kendisi için hiçbir anlam taşımazdı. Davranışına, doğrusu diyecek yoktur, davranışını değiştirmek budalalık sayılırdı. Bir başka oğlan da evde pek uysal biridir, ama görünürde aptaldır; okulda arkadaşlarından geri kalır, evde de söylenen şeyi hemen anlayamaz. Kendisinden iki yaş büyük bir ağabeyi vardır, onun yaşam üslubu ise oğlanınkine hiç benzemez, yetenekli ve cıvıl cıvıl biridir, ama yaptığı yaramazlıklardan ötürü başı hep derde girer. Günlerden bir gün evdekiler iki kardeş arasındaki bir konuşmaya kulak misafiri olur, küçük kardeşin ağabeyine şöyle söylediğini işitirler: “Senin gibi yaramaz biri olacağıma aptal biri olurum daha iyi.” Ağabeyi gibi tatsız olaylarla karşılaşmamak amacını güttüğü düşünülürse, aptallık yolunu seçmesi gerçekten akıllıca bir davranıştır. Çünkü aptallığından ötürü kendisine yöneltilen beklentiler ağabeyinden daha az olacaktır, beri yandan yapabileceği hatalar için ceza da görmeyecektir. Böyle bir amaç açısından, aptallaşmış gibi davranmaması budalalık olur.

Bugüne kadar uygulanan normal tedavi yöntemi, hastalık belirtilerini ortadan kaldırmaya yönelikti. Bireysel psikoloji ise gerek tedavi, gerek eğitim konusunda buna taban tabana karşıt bir yol izler. Bir çocuk matematik dersinde gereken ilerlemeyi gösteremiyor ya da eve kötü notlar getiriyorsa, dikkatin bu noktaya yöneltilmesi, çocuğun söz konusu dışavurumlarında bir düzelmenin gerçekleşmesine çalışılması boşuna zahmettir. Belki çocuk davranışıyla öğretmenini kızdırmak istemekte, hatta belki kovulmasını sağlayarak okuldan tümüyle yakayı kurtarmayı amaçlamaktadır. Hedefine varmak için izlediği yolu kapamamız durumunda, kendisine yeni bir yol bulmaya bakacaktır. Erişkin bir nevrozluda da değişik değildir durum. Diyelim karşımızda bir nevrozlu var da migrenden şikayetçidir. Bu baş ağrılarının kendisine pek çok yararı dokunmakta, belki en çok gereksinim duyduğu anlarda gelip üzerine çullanmaktadır. Belki çözümlemesi gereken toplumsal sorunlar vardır da ağrılar bunlardan kendisini kurtarmaktadır; belki ağrıların baş göstermesi yeni insanlarla tanışmak ya da önemli bir karar almak zorunluğu karşısında kaldığı zamanlara denk gelmektedir. Belki bürosundaki personele, evdeki karısına ya da çocuklarına zulmetmede migrenden uygun bir araç olarak yararlanmaktadır. Başarıya götüreceği kesinlikle kanıtlanmış böyle ustalıklı bir düzene sırt çevirmesini ne hakla isteyebiliriz kendisinden? Kendi eliyle başına sardığı ağrılar, kendi açısından kârlı bir yatırımdan başka şey değildir, dilediği kadar faiz almaktadır karşılığında. Elektroşokla ya da ameliyatla semptomlarından kurtarılan savaş nevrozluları gibi, söz konusu kişinin semptomunu da kendisini şoke edecek bir açıklamaya başvurup ortadan kaldırabiliriz. Belki bu noktada tıbbi bir tedavi belli bir rahatlık sağlayıp onun seçtiği semptomu ileride de muhafaza etmesini güçleştirebilecektir. Ne var ki amaç aynı kaldıkça, eski semptomundan el çeker çekmez, kendisine ister istemez yeni bir semptom arayıp bulacaktır. Baş ağrıları “iyileşti” diyelim, bu kez örneğin uykusuzluktan yakınacak ya da daha başka bir semptom geliştirecektir. Amaç aynı kaldıkça bu amacı izlemesini sürdürecektir çaresiz. Öyle nevrozlular vardır ki, şaşılası bir çabuklukla bir semptomu bırakıp yeni bir semptom edinirler. Bunlar nevroz virtüözleridir adeta, semptom koleksiyonlarını sürekli zenginleştirmeye bakarlar. Diyelim psikoterapi üzerine bir kitap okudular; bu kitabın kendilerine sağlayacağı tek yarar, şimdiye kadar bilmedikleri ve deneme fırsatını ele geçiremedikleri yeni birtakım nevrotik rahatsızlıklarla tanışmalarıdır. Hiçbir zaman gözden kaçırmamız gereken bir şey varsa, semptomların seçilmesinde önemli olan amaçtır ve genel üstünlük amacıyla ilişkisidir.

Tutalım ki sınıfa bir merdiven getirtip üzerine çıkıyor ve yazı tahtasının tepesinde bir yere oturuyorum. Bu yaptığımı gören öğrenciler şöyle düşünecektir belki: “Doktor Adler kafayı üşütmüş.” Merdivenin ne işe yaradığını, benim niçin merdivene tırmanıp çıktığımı, niçin öyle acayip şekilde tahtanın tepesinde oturduğumu bilmemektedirler çünkü. Ama bir salonda başkalarından daha yüksek bir yerde bulunmazsam kendimi yetersiz hissedeceğimi, ancak tepeden öğrencilerime baktığım zaman içimde bir güven duygusunun uyanacağını bilmeleri durumunda bana pek de öyle kaçık gözüyle bakmayacaklardır. Amacıma ulaşmak için benim doğrusu mükemmel bir yol seçtiğimi akıllarından geçirecek, merdivene tırmanıp çıkışımı da güzel bir planın uygulanışı diye göreceklerdir. Kaçık gözüyle bakılacağım bir nokta varsa, üstünlüğü anlayış tarzım olacaktır bu. Somut amacımı iyi seçemediğime inandırılabilsem, belki davranışımı değiştirebilirdim. Ne var ki amaç aynı kalıp elimden merdiven alındı mı, bu kez sandalyeyle amacımı gerçekleştirmeye çalışacağım; sandalye de elimden çekilip alındı diyelim, o zaman sıçrayarak, tutunarak, kas gücümle kendimi yukarı çekmeye uğraşarak amacına ulaşmak isteyeceğim. Bütün nevrozlularda da durum böyledir tıpkı: Amaçlarına ulaşmak için seçtikleri araca diyecek yoktur, her türlü eleştirinin ötesindedir bu. Bizim düzeltebileceğimiz tek şey, onların somut amaçlarıdır. Amaçların değişmesiyle eski davranış ve düşünce biçimlerine gereksinim duyulmayacak, onların yerini yeni amaca uygun davranış ve düşünce biçimleri alacaktır.

İzin verirseniz örnek olarak otuz yaşındaki bir kadından söz açacağım. Kadın bana geldiğinde korku nevrozundan ve başkalarıyla dostluk kurmadaki yetersizliğinden yakınıyordu. Mesleğinde bir türlü başarıya ulaşamıyor, dolayısıyla hâlâ ailesi için sürekli bir yük oluşturuyordu. Zaman zaman stenograf ya da sekreter olarak küçük işler bulup çalışıyor, ama şanssızlığından her defasında yanında çalıştığı patronlar kendisine abayı yakıyor, onu öylesine rahatsız ediyorlardı ki, sonunda işi bırakmak zorunda kalıyordu. Birinde patronun pek üzerine varmadığı bir iş bulmuş, ama kendisini o kadar alçalmış hissetmişti ki, bu işten de ayrılmadan yapamamıştı. Uzun bir süre, sanırım sekiz yıl, psikolojik tedavi görmüştü hastam; ancak uygulanan tedavi onu semptomlarından bir türlü kurtaramamış ya da geçimini sağlayabilecek bir konuma getirememişti.

Hastam bana geldiğinde, yaşam üslubunu çocukluk yıllarına kadar izlemekle işe başladım. Çocuğu anlamadınız mı, erişkini de anlayamazsınız. Hastam ailedeki çocuklardan en küçüğüydü, pek şirindi ve el bebek gül bebek büyütülmüştü. Çocukluk yıllarında ailesinin maddi durumuna diyecek yoktu ve hastamın her isteği o saat yerine getirilmişti. Bunu öğrenir öğrenmez, “Bakıyorum, bir prenses gibi davranmışlar size” dedim. “Ne tuhaf,” diye yanıtladı hastam, “Herkes beni gerçekten de prenses diye çağırırdı.” İlk çocukluk anısını öğrenmek istedim. “Dört yaşındaydım” diye başladı hastam, “bir gün evden çıktım, dışarıda oyun oynayan birkaç çocuğa rastladım. Havaya zıplıyor, her defasında da ‘cadı geliyor’ diye bağırıyorlardı. Pek korktum. Eve döndüğümde bizim evde kalan yaşlı bir kadına gerçekten cadıların olup olmadığını sordum. Kadın da, ‘Evet, cadılar vardır gerçekten, haydutlar, çapulcular vardır, hepsi gelecek ve seni alıp götürecek” yanıtını verdi. Buradan, evde yalnız bırakılmasının hastamı her defasında fena halde korkuttuğu ve onun bu korkuyu bütün yaşam üslubunda dile getirdiği sonucunu çıkarabiliriz. Dolayısıyla, hastam ailesinden ayrılıp tek başına yaşayabilecek güçte hissetmişti kendisini; ister istemez ailesi onu desteklemiş, onun tüm gereksinimlerini karşılamıştı. Hastamın ilk anılarından biri de şöyleydi: “Bir piyano öğretmenim vardı, bir gün beni öpmeye kalktı. Ben de piyanoyu bırakıp dışarı çıktım ve anneme anlattım durumu. O günden sonra bir daha piyano çalmak gelmedi içimden.” Burada gördüğümüz kadarıyla, hastam erkeklerle arasına bir mesafe koyacak gibi kendisini eğitmiş ve cinselliği, sevgiden kendisini kollama amacına uygunluk içinde bir gelişim izlemişti. Bir erkeğe gönlünü kaptırmayı bir güçsüzlük olarak görmüştü hep. Sırası gelmişken şunu da belirteyim ki bir başkasını sevdiklerinde kendilerini güçsüz hisseden pek çok insan vardır ve bu kişiler bir ölçüde haksız sayılmazlar. Sevmek bizi yumuşatır çaresiz, bir başkasına duyacağımız sevgi dolu yakınlık bizi acı dolu ruhsal karmaşalara sürüklenmeye yatkın duruma sokar. Ancak üstünlüğü kendilerine amaç edinen ve “asla güçsüz olmamalıyım, asla kendimi tehlikeli durumlarla karşı karşıya bırakmamalıyım” diyen insanlardır ki bir başkasına sevgiyle bağlanmaktan kaçarlar. Bu gibileri sevgiyi yanlarına yaklaştırmayacak gibi kendilerini eğitir, sevgiye hiçbir zaman gereği gibi hazırlıklı durumda bulunmazlar. Bir başkasına gönüllerini kaptırabileceklerini sezer sezmez, işi çoğunlukla soytarılığa vurur, kendileri için bir tehlike kaynağı gözüyle baktıkları insanı alaya alır, ona takılır, onunla eğlenir, bu yoldan içlerinde oluşacak güçsüzlük duygusunu yenmeye çalışırlar.

Bizim hastamızda da sevgiyi ve evliliği aklına getirdikçe bir güçsüzlük duygusu uyanmıştır; dolayısıyla, iş yaşamında yüz yüze geldiği erkeklerin kendisine kur yapmaları onu gereğinden çok etkilemiş her seferinde soluğu kaçmakta almıştı. Kendisi bu gibi güçlüklerle uğraşıp dururken anne ve babasını kaybetmiş, saray yaşamı da böylelikle sona ermişti. Hastam bunun üzerine akrabalarına sığınmış, kendisiyle onlar ilgilenmeye başlamıştı. Gelgelelim durumu hiç de eskisi kadar iyi değildi. Hastamın kendileri olmadan dünyada yapamayacağına inandığı akrabaları, onu bir süre sonra müthiş derecede sıkıcı bulmaya başlamış, eski ilgiyi göstermemeye başlamışlardı. Hastam sitemde bulunmuş, tek başına bırakılmasının kendisi için ne büyük tehlikeleri içereceğini anlatmış, böylece başkalarının ilgi ve bakımından yoksun kalmanın trajedisini yaşamaktan kurtulmuştu. Ailesi ilgilenmese aklını kaçıracağı kesindi. Üstünlük amacına ulaşmasını sağlayacak bir tek olanak vardı elinde: Ailesini zorlayıp geçimini üstlenmelerini sağlamak, böylece yaşamın karşısına çıkaracağı bütün ödevlerden yakayı sıyırmak. İçinde şu duygu yaşamaktaydı: “Benim yerim burası değil, prenses olarak varlığımı sürdüreceğim bir başka gezegendir. Bu zavallı dünya beni anlamıyor, ne kadar önemli biri sayılacağımı kavrayamıyor bir türlü.” Durum birazcık daha kötüye gitse, hastamın bir akıl hastalığına yakalanması işten değildi. Neyse ki biraz parası vardı, akrabaları ile aile dostları kendisiyle ilgilendi, böylece hastamın bir akıl hastanesini boylaması önlenmiş oldu.

Şimdi sözünü edeceğimiz bir başka vakada da gerek aşağılık, gerek üstünlük kompleksinin rolünü açık seçik görebilmekteyiz. On altı yaşındaki bir kız tedavi için bana gönderildi; altı, yedi yaşından başlayarak düzenli şekilde küçük hırsızlıklar yapıyordu, on iki yaşından sonra da geceleri sokakta oğlanlarla gezip tozmaya başlamıştı. Kız henüz iki yaşındayken, anne ve babası uzun ve amansız kavgalardan sonra birbirinden boşanmıştı. Hastam annesiyle birlikte büyükannesinin yanına taşınmış, büyükannesi de çoğunlukla büyükannelerin yaptığı gibi torununu elden geldiğince şımartmaya koyulmuştu. Kız dünyaya geldiğinde, anne ve babasının arasındaki tartışmalar doruk noktasına ulaşmış durumdaydı; annesi doğumunu hiç de sevinerek karşılamamıştı. Kız annesinden sevgi görmemiş, ikisi arasında gerilimli bir hava varlığını hep sürdürmüştü. Bana geldiğinde güler yüz gösterip dostça konuştum kendisiyle. Bir ara şöyle dedi kız: “Öteberi aşırmaktan ya da oğlanlarla gezip dolaşmaktan aslında hoşlanmıyorum, ama annemin benimle başa çıkamayacağını kanıtlamak için yapıyorum bunları.” Ben de, “Yani böyle davranarak kendisinden intikam mı almak istiyorsunuz?” diye sordum. Kız, “Sanırım” diye yanıtladı. Annesinden daha güçlü olduğunu göstermek istiyordu, ama böyle bir amaç peşinde koşmasının nedeni kendisini güçsüz hissetmesiydi. Annesinin kendisini sevmediğini seziyor, dolayısıyla bir aşağılık kompleksi içinde yaşıyordu. Üstünlüğünü kanıtlayabilmek için aklına gelen ilk yol, annesini üzmekti. Çalıp çırpma eylemine başvuran ya da daha başka densizliklerde bulunan çocuklar, bu davranışlarıyla çoğunlukla intikam almayı amaçlar.

On beş yaşındaki bir kız sekiz günden beri kayıptı. Bulunur bulunmaz da çocuk mahkemesinin önüne çıkarıldı. Mahkemede anlattığına göre bir adam kendisini kaçırıp ellerini ayaklarını bağlamış ve sekiz gün boyunca bir odaya hapsetmişti. Kuşkusuz, kimse inanmadı bu dediklerine. Yargıç kızla ciddi ciddi konuştu, doğruyu söylemesi için kendisini sıkıştırdı. Anlattıklarına inanılmadığını gören kız da çileden çıkarak yargıcın yüzüne bir tokat indirdi. Kız bana geldiğinde, en çok hangi meslekten hoşlandığını sordum, sadece onun iyiliğini istiyormuşum gibi davrandım. Gördüğü bir rüyayı anlatmasını isteyince güldü ve şunları söyledi: “Gitmemin yasak olduğu bir bara gitmiştim. Bardan çıkınca anneme rastladım. Derken babam belirdi ileride, onun beni görmemesi için anneme beni saklamasını söyledim.” Anlaşıldığına göre kız babasından korkuyordu, onunla savaş halindeydi. Babası sık sık kendisini cezalandırıyor, o da bu cezalardan kurtulabilmek için ister istemez yalan söylemek zorunda kalıyordu. Bir yalan söyleme durumu söz konusu olduğunda, anne ve babadan birinin çocuğa sert davranması olasılığını her zaman göz önünde tutmamız gerekiyor. Yalanın bir anlam taşıyabilmesi için, doğruyu söylemenin bir tehlike oluşturabileceğinin hissedilmesi gerekir. Beri yandan, kızın annesiyle bir toplumsallık ilişkisi içinde bulunduğunu görüyoruz. Annesinin bana açıkladığına göre, biri kızını ayartıp o kötü ad yapmış lokallerin birine götürmüş, kızı sekiz gün burada kalmış, babasından korktuğu için de bunu itiraftan kaçınmıştı. Ne var ki babasına karşı üstünlüğünü kanıtlama arzusu da kızın davranışlarında rol oynayan etkenlerden biriydi. Babası kendisine eziyet ediyordu, kız da babasına karşı üstünlüğünü ancak onu üzmekle kanıtlayabilirdi.

Üstünlük sağlamada yanlış bir yol izleyen insanlara nasıl yardım elini uzatabiliriz? Üstünlük çaba ve eğiliminin tüm insanlara özgü bir şey olduğunu benimsersek, bunun pek de güç sayılmayacağını görürüz. Kendimizi onların yerine koyabilir, onların çabalarını anlayabiliriz. Söz konusu insanların yaptıkları tek yanlış, çabalarını yaşamın yararsız tarafına yöneltmeleridir. Üstünlük çaba ve eğilimi insanların bütün yaratıcı eylemlerinin arka planında yer alır, uygarlığa yapılan bütün katkıların kaynağını oluşturur. Tümüyle insan yaşamı bu büyük davranış çizgisini izler, aşağıdan yukarıya, eksiden artıya, yenilgiden zafere doğru bir yol çizer kendine. Ne var ki yaşam sorunlarının altında ezilmeyip bunlarla başa çıkabilenler, savaşımlarda başkalarını zenginleştirmek eğiliminin kendini açığa vurduğu, başkalarının da kazançlı çıkmasını sağlayacak gibi davranabilen kişilerdir. İnsanlara gereği gibi yaklaşmasını bilelim yeter ki, onlara doğru olanı benimsetmemiz güçlük doğurmayacaktır. İnsanların değer ve başarı konusuna ilişkin bütün yargıları nihayet işbirliği temeline dayanır, bunu bilmeyen yoktur. Bizim yaşam biçiminden, ideallerden, amaçlardan, davranışlardan ve karakter özelliklerinden beklediğimiz, bunların insanlar arasındaki işbirliğine hizmet etmesidir. Hiçbir insan gösteremeyiz ki en ufak bir toplumsallık duygusuna sahip olmasın. Nevrozlular ve suç işleyenler de bu açık sırrın farkındadır; yaşam üsluplarını haklı göstermeye ya da sorumluluğu başkalarının üzerine yıkmaya çalışmaları bunu ortaya koyar. Ne var ki bu kişiler yaşamın yararlı tarafında ilerleme cesaretlerini yitirmiştir. Aşağılık kompleksleri şöyle der kendilerine: “Toplum için yararlı çalışmalar mı? Sana göre değil!..” Yaşam ödevlerine yüz çevirmişlerdir bir kez ve güçlü olduklarına kendilerini inandırmak için yel değirmenleriyle savaşıp dururlar.

Toplumumuzda işbölümünde pek çok somut amaç için yer vardır. Daha önce gördüğümüz gibi, belli yanlışları içermeyen belki hiçbir amaç yoktur; hepsinde eleştiriye neden olacak bir taraf bulabiliriz. Bir çocuk vardır örneğin, üstünlüğü fizik gücünde arar. Sindirim bozukluğundan yakınan bir çocuk, yakınmasına yol açan neden olarak belki en başta beslenmeyi görür, yiyecekler üzerine yöneltir dikkatini; çünkü böylece durumunda bir düzelme sağlayabileceğine inanır. Sonunda belki usta bir ahçı ya da beslenme dalında bir profesör olup çıkar ileride. Bütün bu özel amaçlarda, gerçekten bir dengenin sağlanması dışında olanakların belli ölçüde sınırlandırıldığını, ilginin sınırlı alanlara yöneltildiğini saptayabiliriz. Örneğin, bir profesörün düşünüp taşınmak ve kitaplarını yazabilmek için, zaman zaman gerçekten toplumdan uzaklaşmasını doğal karşılarız. Ancak, üstünlük amacının büyük ölçüde toplumsallık duygusuyla bağlantılı olması durumunda, böyle bir davranışın içereceği hata asla büyük sayılmaz. Toplumumuzdaki işbölümü pek çok değişik alanda üstün yeteneklere gereksinim gösterir.

Alfred Adler
Yaşamın Anlam ve Amacı

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Beden-Zekanın Özü: Beden Düşmanlarının Kısa Tarihi – Guy Claxton

Kapat