Yaşamın Anlam ve Amacı: Ruh ve Beden – Alfred Adler

Ruhun mu bedeni, yoksa bedenin mi ruhu yönettiği konusunda insanlar sürekli tartışmıştır. Tartışmaya filozoflar da karışmış, bazıları beriki, bazıları da öteki görüşü savunmuştur; birinci görüşü savunanlar kendilerini idealist, ikinci görüşü savunanlarsa materyalist diye nitelendirilmiştir. Taraflar görüşlerinin doğruluğunu göstermek için binlerce kanıt toplayıp öne sürmüştür. Ne var ki sorun başta nasılsa yine öyle zihinleri bulandırmış durmuş, bir türlü kesin bir sonuca bağlanamamıştır.
Bireysel psikoloji, sorunun çözümüne belki bir ölçüde katkıda bulunabilir; çünkü ruhla beden arasındaki karşılıklı yoğun etkileşim bu psikolojinin uğraş alanını oluşturmaktadır. İnsan, ruhuyla ve bedeniyle bir bütün olarak bireysel psikolojide tedaviye çalışılır; uyguladığımız tedavi yöntemi sağlam temellere oturmadı mı, tedavi edeceğimiz insana yardım elini uzatamayız. Bireysel psikoloji kuramımızı kesinlikle deneyimlerimizden çıkarmaktayız ve bu kuramın pratiğe uygulanabilme sınavından yüzünün akıyla çıkması gerekiyor. Bizler, ruhla beden arasındaki etkileşimlerin ortasında yaşamakta, doğru görüşün hangisi olduğunu saptamak zorunluğunu duymaktayız.

Bireysel psikolojinin bulgulamaları, sorundaki sivriliği hayli törpülemekte, onu bundan böyle “ya böyle, ya şöyle” sorusu olmaktan çıkarmaktadır. Gördüğümüz kadarıyla gerek ruh, gerek beden yaşamın dışavurum biçimleridir, yaşam bütününün parçalarıdır ikisi de. Biz bireysel psikologlar, bu yaşamsal bütünlük içinde ruh ve beden arasındaki karşılıklı ilişkiyi anlamaya çalışmaktayız. İnsanın yaşamı devingen bir varlığın yaşamasıdır, dolayısıyla kendisi için yalnızca bir beden geliştirilmesi insan için yeterli değildir. Bir bitki bulunduğu yere sımsıkı kök salar, olduğu yerde kalır hep, bir yerden kalkıp bir başka yere gitme gücünden yoksundur. Bu yüzden, bitkide bir ruhun ya da en azından bizim kavrayabileceğimiz ruh gibi bir şeyin bulunduğunun saptanması hayli büyük bir süpriz olacaktır. İleriyi görecek ya da ileriye yönelik sonuçlar çıkaracak bir gücün varlığı bitkinin işine yaramazdı. Diyelim böyle bir güç vardır bitkide. “İşte oradan biri geliyor, bir dakika sonra üzerime basıp geçecek, ben de ayaklarının altında ezilip can vereceğim” diye düşünmesinin ne yararı dokunacaktır kendisine. Böyle düşünebilse bile ayaklar altından bir kenara çekilebilme gücünü gösteremeyecektir.

Oysa devinebilen bütün yaratıklar ileriyi görebilir ve hangi yönde devinmeleri gerektiğini kestirebilirler; bu gerçek de, onların bir usa ya da ruha sahip olduğunu varsaymamızı zorunlu kılar.

“Akıl denilen şey vardır sizde mutlaka

Böyle nasıl devinip durabilirdiniz yoksa”

(Hamlet, 3. perde, 4. sahne)

Hangi yönde devinilebileceğinin önceden görülüp kestirilmesi, ruhun temel ilkesidir. Bunu bildik mi ruhun bedeni nasıl yönettiğini anlamamamız için neden kalmaz: Ruh, bedensel devinimlerin amacını belirler. Her an rasgele bir devinimde bulunması beden için asla yeterli sayılamaz, bu yoldaki çabaların bir amaç taşıması zorunludur. Bir devinimin hangi doğrultuyu izlemesi gerektiğine karar vermek ruhun işi olduğuna göre, yaşamda kılavuzluk işini de ruh üstlenir. Ama beri yandan beden de ruhu etkiler; devindirilmesi gereken bedendir çünkü. Ruh bedeni, yalnızca bedenin sahip olduğu ya da eğitim sonucu bedene kazandırılabilecek güçlerle uyum içinde devindirebilir. Örneğin ruh Ay’a doğru yola düşmesini bedene önerdi mi, bedenin sınırlamalarını dikkate alan bir yöntem keşfetmediği sürece bir başarı sağlayamayacaktır. İnsanlar, başka yaratıkların hepsinden daha çok hoşlanır devinimden. Öbür yaratıklardan daha çok sayıda devinim biçimini tanıdığı gibi –örneğin ellerin pek çeşitli devinimlerinden açıkça görülür bu– kendi devinimleriyle çevresini de devingen duruma geçirme bakımından daha üstün bir güçle donatılmıştır. Bu yüzden insan ruhunda ileriyi görme gücünün bütün yaratıklardan üstün düzeyde geliştiğini ve belli koşullardaki durumunu düzeltme amacına yönelik bir çabanın en açık seçik kanıtlarını insanda gözlemleyebileceğimizi söyleyebiliriz.

Hatta bunun da ötesinde her insanda belirli amaçlara yönelik belirli devinimlerin gerisinde bütün bunların hepsini içeren bir tek devinimin varlığını görebiliriz. Tüm devinim çabalarımız, bizde güven duygusu uyandıracak bir konuma ulaşma amacına yöneliktir. Yaşamın tüm güçlüklerinin üstesinden geldiğimiz, çevremizi saran koşullar karşısında güven içinde ve başarıyla amaca ulaşacağımız duygusudur bu. Gözlerimiz bu amaca çevrilmiş olarak, tüm devinim ve dışavurum biçimlerimizin birbirine uyum sağlaması ve bir araya toplanması gerekir: Ruh, kesin ve ideal bir amaca ulaşması gerekiyormuş gibi kendini geliştirmek zorundadır. Bedende de bu durum değişik değildir, beden de birlik ve bütünlük peşinde koşar. O da varlığında çekirdek halinde taşıdığı ideal bir amacı göz önünde tutarak geliştirir kendini. Örneğin, cildimizde bir yer zedelendi mi, bütün vücudumuz zedelenen yeri onarmaya çalışır. Ama içindeki doğuştan var olan olanakları geliştirme çabasında beden yalnız değildir, bu süreçte ruh da yardımcı olur kendisine. Egzersizlerin, antrenmanlarının ve koruyucu sağlığın değeri genelde uzun bir süre önce kanıtlanmıştır; bütün bunlar en son amaca varma çabasında ruhun bedene katkılarıdır.

İnsanın hayata gözlerini açtığı andan başlayarak büyüme ve gelişmeden oluşan ortaklık, sonuna kadar kesintisiz sürüp gider. Ruh ve beden bir bütünün birbirinden ayrılmaz parçaları olarak el birliğiyle çalışır. Ruh bir motora benzer, bedende keşfedebileceği tüm olanakları harekete geçirir ve karşılaşacağı tüm güçlüklerde bedenin kendisine güven ve üstünlük sağlayacak bir konumu ele geçirmesine katkıda bulunur. Bedendeki her kıpırtı, her dışavurum ve her belirtide ruhun güttüğü niyet ve amaçların damgasını görürüz. Devinen bir insanın deviniminde bir anlam saklıdır. Gözlerini devindirir insan, dilini oynatır, yüzdeki kaslarını hareket ettirir. Yüzü belli bir ifadeye bürünür, yüzünde belli bir anlam açığa vurur kendini. Onu böyle bir anlamla donatan ruhtur. Böylece psikolojinin, ruhun bu biliminin aslında neyle uğraştığını yavaş yavaş görebiliriz. Psikolojinin görevi, bireyin bütün dışavurum biçimlerinde saklı anlamı araştırmak, bireyin amacının kapısını bize aralayacak anahtarı ele geçirmek ve bu amacı başka bireylerin amaçlarıyla karşılaştırmaktır. Bedenin kesin güvenlik amacına ulaşma çabasında, ruh her zaman bu amacı somut duruma getirmek zorunluluğu karşısında bulur kendini; titiz bir hesabın sonunda şöyle demesi gerekir: “Güvenlik falan noktadadır; şu yönde ilerlersem ona kavuşabilirim.” Elbet bu yapılırken hesapta yanılma olasılığı da yok değildir; ama belirli bir amaç ve amaca götürecek belirli bir yönden yoksunsa, hiçbir devinim gerçekleşemez. Elimi kaldıracaksam, ruhumda önceden bu devinim için bir amacın belirlenmiş olması gerekir. Ruhun seçtiği yön bireyin başına dert açabilir; ama ruh böyle bir yönü seçmişse, yanılgıya düşerek onu birey için yararlı görmesindendir. Dolayısıyla, tüm psikolojik hatalar, devinim yönünün seçilmesinde içine düşülen hatalardır. Kesin güvenlik amacı bütün insanlarda ortaktır; ama bazıları bu amaca götürecek yön konusunda hataya düşer, devinimleri yanlış yollara sürükler kendilerini.

Bir dışavurumu ya da bir belirtiyi (semptom) görüp de gerisinde saklı anlamı ele geçiremedik mi, izleyeceğimiz en iyi yol, onu ana hatlarıyla salt bir devinime indirgemektir. Çalma eylemini ele alalım örneğin. Çalmak bir başkasının olan bir şeyi kendinden yana devindirmektir. Şimdi de söz konusu devinimin amacına bir göz atalım: Amaç, kendi mülkiyetindeki nesneleri çoğaltarak kendini daha çok güven altında hissetmektir. Yani devinimin çıkış noktası, yoksulluk ve yağmalanmışlık duygusudur.

Bundan sonra atılacak adım, söz konusu insanın hangi koşullar içinde yaşadığını ve hangi bakımdan kendini yağmalanmış hissetiğini saptamak olacaktır. Sonunda o kişinin içinde yaşadığı koşulları değiştirmek ve yağmalandığı duygusunu yenebilmek için gereken yolu izleyip izlemediğini, hırsız dostumuzun amacına ulaşmak için seçtiği yöntemde hataya düşüp düşmediğini görebiliriz.

Varmak istediği kesin amaç konusunda bir eleştiri yöneltemeyiz kendisine, ama amacını gerçekleştirmede yanlış bir yol seçtiğini belki gösterebiliriz.

İnsanların yaşadığı ortamda gerçekleştirdiği değişikliklerin tümünü uygarlık diye niteleriz ve uygarlık insan ruhunun bedeninden yapmasını istediği devinimlerin bir sonucudur. Ruhumuz, çalışmalarımızın esin kaynağıdır. Bedenimizin gelişimi ruhumuz tarafından yönlendirilip desteklenir. İnce elenip sık dokunulduğu zaman insanın dışavurumları arasında bir tek devinim bulamayız ki ruhun belli bir amaca yönelikliğinin damgasını taşımasın. Ancak, ruhun oynadığı rolde aşırı ileri gitmesi arzu edilir bir şey değildir. Güçlüklerin üstesinden gelmek istiyorsak, bedensel bakımdan formda olmak zorundayız. Dolayısıyla ruh, bedenin kendini savunup hastalıklardan, dertlerden, ölümden, çeşitli zararlardan, kazalardan ve fonksiyon kayıplarından korunabileceği gibi çevresel koşulları etkileyip değiştirmeye çalışır. Bunun için de haz ve elem duyma, hayal kurma, iyi ve kötü durumlara uyum sağlama yeteneğiyle donatılmışızdır. Duygular, bedenin belli bir duruma belli bir davranış biçimiyle karşı çıkabilmesini sağlar. Hayal kurmalar ve özdeşleşmeler, ileriyi görmede başvurulan yöntemlerdir; ama hayal kurmaların bunun dışında da gördüğü işler vardır. İnsanda öyle duygular uyandırırlar ki, beden bu duyguların gösterdiği doğrultuda eylemlerde bulunur. Böylece bir insanın duyguları onun yaşama verdiği anlamın, onun çabaları için belirlediği amacın damgasını taşır. Duygular bedeni egemenlikleri altında bulundururlarsa da, büyük ölçüde bedene bağımlı değillerdir: Her zaman ve ilk planda insanın amacıyla bunun beraberinde getirdiği yaşam üslubuna bağımlı durumdadırlar.

Kuşkusuz, bedeni egemenliği altında bulunduran yalnızca yaşam üslubu değildir. Yaşam üslubu başka yerden yardım görmeksizin tek başına bedensel dışavurumlara yol açamaz. Yaşam üslubu, bedeni belli eylemlere yöneltebilmesi için duyguların desteğini gereksinir. Bireysel psikolojinin benimsediği yeni bir görüş de, duyguların asla yaşam üslubuyla çelişemeyeceğidir. Ne zaman belli bir amaç söz konusu olursa, duygular söz konusu amaca ulaşılmasını kolaylaştıracak bir havaya bürünür. Bunu söylemekle, fizyoloji ya da biyoloji alanına girmiş olmayız: Duyguların oluşumu kimyasal kuramlarla açıklanamaz ya da kimyasal inceleme ve araştırmalarla önceden belirlenemez. Bireysel psikolojide fizyolojik olayları önkoşul olarak benimsememiz gerekirse de bizim için önem taşıyan psikolojik amaçtır. Korkunun sempatik ya da parasempatik siniri etkilemesi bizi fazla ilgilendirmez, biz daha çok korkunun amaç ve hedefini merak edip araştırırız.

Korku, bastırılmış cinselliğin bir sonucu ya da doğum sırasında yaşanan talihsiz olayların bir kalıntısı gözüyle görülemez. Bu tür açıklamaların hiçbir değeri yoktur. Şunu biliyoruz ki annesinin hep yanı başında bulunmasına, annesinin destek ve bakımına alışmış çocuk, nereden kaynaklanıyor olursa olsun korkuya, annesine her dediğini yaptırmada pek etkili bir silah gözüyle bakabilir. Beri yandan, öfkenin bedensel belirtilerinin tanımıyla yetinemeyiz; deneyimlerimiz bize göstermiştir ki öfke belli insan ya da belli durum karşısında üstünlük sağlamak için başvurulan yardımcı bir araçtır. Bedensel ya da ruhsal bir dışavurumun temelinde kalıtımsal koşulların yattığını kanıtlanmış bir gerçek olarak kabullenebiliriz: ama bizi daha çok ilgilendiren, belli bir amaca varmada bireyin bu koşullardan ne ölçüde yararlandığıdır. Bu, görüldüğü kadarıyla doğru sayılacak biricik psikolojik çıkış noktasını oluşturur.

Her insanda duyguların, o insanın kendi amacına varması için kesin önem taşıyan yönde ve boyutlarda güçlenip geliştiğini görürüz. İnsanın korkusu ya da cesareti, neşesi ya da kederi her zaman yaşam amacıyla uyum içindedir; görece şiddeti ve ağırlığı, beklentimize hiçbir zaman aykırı düşmemiştir. Üstünlük amacına üzüntü sayesinde ulaşan insan neşeli olamaz ve elde edeceği başarılardan memnunluk duyamaz. Kendini mutlu hissedebilmesi için mutlaka acınacak durumda olması gerekir. Ayrıca, gözlemlediğimiz bir başka şey de duyguların bireyin gereksinimine göre ortaya çıkması ya da kaybolmasıdır. Meydan korkusu olan kimse, evden sokağa çıkmadığı ya da bir başkasına zulmettiği zaman bu korkuyu duymaz olur. Bütün nevrozlular başkalarına söz geçirebilecekleri kadar kendilerini güçlü hissedebilecekleri yerde bulunmak ister, yaşamın öteki taraflarında oyalanmaktan kaçarlar.

Yaşam üslubu gibi bireyin ruhundaki duygusal havayı da önceden belirleyebiliriz. Örneğin, korkak biri kendinden güçsüz kişiler karşısında büyüklenerek davransa ya da başkaları tarafından kollanıp gözetildiği için cesur görünse bile, her zaman bir korkak olarak kalır. Korkaklığından evinin kapısına üç kilit birden vurur belki, çevresine polis köpekleri ve çeşitli tuzaklar yerleştirir, beri yandan korku diye bir şey bilmediğini ileri sürer. Kimse de kalkıp ondaki korkunun varlığını kanıtlayamaz; ama böyle kişilerin kendilerini korumak amacıyla harcadıkları çaba, karakterlerindeki korkaklığı yeterince açığa vurur.

Cinsellik ve sevgi alanında da benzeri kanıtları ele geçirebiliriz. Cinsellik duyguları, her zaman insanın cinsellik amacına yaklaşmak istemesi durumunda oluşup ortaya çıkar. İnsan, amacıyla çelişen ödev ve hedefleri bütün güçlerini toparlayarak bir kenara itmeye çalışır. Örneğin iktidarsızlık, erken boşalma, sapıklık ve cinsel soğuklukta karşılaşılan cinsellik duyguları ve işlevlerindeki yetersizlik, cinsel amaçla bağdaşmayan hedefleri bir kenara bırakmaya yanaşmak istenmeyişinden kaynaklanır. Söz konusu bozukluklar, her zaman yanlış üstünlük amacının ve hatalı bir yaşam üslubunun sonucudur. Bu bozuklukları yaşayan kişilerin başkalarına ilgi göstermeyerek başkalarından ilgi beklediğini görür, toplumsallık duygularında, cesaretlerinde ve ileriye yönelik girişim güçlerinde bir yetersizlikle karşılaşırız.

Bir ailenin ikinci çocuğu olan bir hastam, bir türlü yakasını kurtaramadığı suçluluk duyguları içinde kıvranıyordu. Gerek babası, gerek ağabeyi dürüstlüğe çok önem veren kimselerdi. Oğlan yedi yaşındayken bir gün okulda öğretmenine bir ev ödevini kendisinin yaptığını söylemişti; oysa gerçekte ödevi yapan ağabeyiydi. Bu yalanın yol açtığı suçluluk duygularını oğlan üç yıl içinde saklayıp açığa vurmamıştı. Üç yıl sonra öğretmenini arayıp bularak bir zamanlar söylediği korkunç yalanı itiraf etmiş, öğretmenin ise bu itiraf karşısında yaptığı şey oğlanla gülüp eğlenmek olmuştu. Bunun üzerine oğlan gözyaşları içinde babasına koşup işlediği suçu ikinci kez itiraf etmiş ve babasından daha çok anlayış görmüştü. Oğlundaki dürüstlükle gururlanan baba çocuğun davranışını övmüş, onu teselli etmişti. Babasının gözünde aklanmış olmasına karşın, çocuktaki suçluluk duygusu gelecekte de varlığını sürdürmüştü. Buradan ister istemez çıkaracağımız sonuç, küçük bir nedenden ötürü kendi kendini bu kadar suçlamakla oğlanın alabildiğine dürüst ve sorumlu bir kişi olduğunu ille de çevresine kanıtlamak istemesidir. Aile içinde sesini duyuran ileri düzeydeki ahlaki atmosfer, oğlanı dürüstlük konusunda sivrilip öne çıkmaya yöneltmiştir. Okulda başarılı çalışmalar yapma ve çevrenin ilgisini kazanma bakımından kendisini ağabeyinden aşağıda hisseden oğlan, kimsenin bilmediği gizli bir yoldan üstünlüğü ele geçirmeyi amaçlamıştır.

Yaşamının daha ileriki evresinde ise söz konusu suçluluk duygusuna daha başkaları gelip katılmıştır. Oğlan mastürbasyon yoluyla cinsel doyum sağlamaya başvurmuş, öğrencilik yıllarında baş dönmesi bir türlü yakasını bırakmamıştır. Ne zaman bir sınava girecek olsa, içindeki suçluluk duyguları güçlenmiştir. İleride ise bu tür sorunlar giderek çoğalmış, vicdanındaki duyarlılıktan ötürü oğlan ağabeyinden daha ağır bir yükün altında yaşamını sürdürmüştür; uğradığı başarısızlıkları bağışlatmak için de böyle bir yol izlemiş, bu sayede ağabeyiyle yine eşdeğer düzeye gelmeyi amaçlamıştır. Üniversiteden ayrılıp teknik bir meslekte şansını denemek istemiş, ama saplantı niteliğindeki suçluluk duyguları öylesine ciddi bir durum almıştır ki, bütün gücünü suçlarını bağışlaması için Tanrıya yalvarıp yakarmakla geçirmeye başlamış, bu da kendisine çalışmak için zaman bırakmamıştır.

Giderek durumu iyice kötüleşmiş, ister istemez bir kliniğe yatırılması gerekmiş, klinikte ise kendisine iyileşmez bir hasta gözüyle bakılmıştır. Bir süre sonra sağlığına kavuşup klinikten ayrılmışsa da, rahatsızlığı yeniden nükseder nüksetmez tekrar kliniğe kabul edilmesi için yetkililere başvurmuştur. Mesleğini değiştirip sanat tarihi okumuş, derken sınav zamanı gelip çatmıştır. Tatil günlerinin birinde bir kiliseden içeri girmiş, kalabalık insan topluluğu önünde kendisini yere atarak şöyle bağırmıştır: “Bütün insanların en günahkârı benim!” Böylece alabildiğine duyarlı vicdan sahibi biri olduğuna çevresinin dikkatini çekmeyi bir kez daha başarmıştır. Klinikten çıkarak eve dönmüş, günlerden bir gün çırılçıplak yemek salonuna inmiştir. Yakışıklı bir vücut yapısı olup bu bakımdan ağabeyiyle ve daha başkalarıyla rahatça boy ölçüşebilecek biridir.

Oğlanın içindeki suçluluk duyguları, başkalarından daha dürüst biri sayılacağını kanıtlama amacına yönelikti; bu yoldan kendisine bir üstünlük sağlamaya çalışmaktaydı. Ne var ki harcadığı çabalar yaşamın yararsız tarafına yönelikti. Sınavlardan ve işten kaçışı korkaklığının ve ruhundaki aşırı yetersizlik duygusunun belirtisiydi; yakalandığı nevroz, kendisini yenilgiyle yüz yüze getireceğinden korktuğu her türlü etkinlikten bilerek uzak durmak istemesinden oluşuyordu. Bayağı çarelerden yararlanarak üstünlük sağlama eğilimi, kilisedeki kalabalık önünde kendini yere atışında ve yemek salonundaki sansasyonel olayda da kendini açığa vurmuştu. Yaşam üslubu bu her iki davranışı da beklemişti kendisinden ve içinde uyandırdığı duygular da tamamen bu amaca uygun düşmekteydi.

Daha önce gördüğümüz gibi, insan, yaşamının ilk dört ya da beş yılında ruhsal birlik ve bütünlüğünün bilincine varır, ruhla beden arasındaki ilişkileri kurup çatmaya başlar. Kendisindeki kalıtımsal malzemeyle çevresinden edindiği izlenimleri bir araya toplayarak üstünlük amacının hizmetine sunar. Beş yaşının sonuna doğru insanın kişiliği billurlaşıp ortaya çıkar. Yaşama verdiği anlam, izlediği amaç, kendisini bekleyen sorunlara ve ödevlere yaklaşım üslubu, duygusal eğilimleri, bütün bunlar söz konusu dönemde saptanıp belirlenir. Ancak hepsi de sonradan değiştirilebilir kuşkusuz, yeter ki insan bu çocuksu yaşam planının içerdiği yanlışlardan kendini kurtarabilsin. Nasıl önceki dışavurumları yaşam görüşüyle uyum içinde gerçekleşmişse, çocukluktaki yaşam planındaki yanlışların düzeltilmesinden sonraki dışavurumları da yeni yaşam görüşüyle uyum içinde gerçekleşecektir.

İnsan organları sayesinde çevreyle ilişki kurar, çevreden izlenimler edinir. Dolayısıyla, insanın organlarını kullanış biçimine bakarak çevreden hangi izlenimleri almaya hazır olduğu ve deneyimlerinden nasıl yararlanmayı düşündüğü konusunda bir yargıya varabiliriz. Bir insanın nasıl baktığını, söylenen bir şeyi nasıl dinlediğini, dikkatini çeken şeylerin neler olduğunu izledik mi, hakkında pek çok şey öğrenebiliriz. Vücut pozisyonlarının hayli önem taşımasının nedeni de budur; vücut pozisyonlarının organların nasıl geliştiğini ve dışarıdan edinilen izlenimlerden seçmeye gidilirken bu organlardan nasıl yararlanıldığını bize gösterir. Vücut pozisyonları her zaman belli anlamların damgasını taşır.

Artık psikoloji tanımımızı genişletebiliriz. Psikoloji, vücudu üzerindeki dış etkiler karşısında bir insanın takındığı tutumun anlaşılmasıdır. Değişik insanlarda ruh yapısındaki büyük farklılıkların nasıl ortaya çıktığını da bundan böyle açıklamaya çalışabiliriz. Çevresine gereği gibi uyum sağlayamayan ve çevrenin beklentilerini karşılamada zorlanan bir vücut, genel olarak ruh tarafından bir yük gibi algılanır. Bu yüzden, organları doğru dürüst gelişememiş çocuklar ruhsal gelişmelerindeki ciddi aksaklıklarla boğuşup durur. Böyle çocukların ruhları, kendilerine bir üstünlük sağlayacak düşüncesiyle bedenlerini devindirmekte hayli güçlük çeker. Başkalarının ulaştığı bir başarıya ulaşabilmek için, başkalarının harcadığından daha büyük ölçüde ruhsal çaba harcamaları, ruhsal konsantrasyonlarının da başkalarınınkinden daha ileri düzeyde olması gerekir. Bu da ruhu aşırı yük altında bırakır; ruh kendi kabuğuna çekilir, benmerkezci bir niteliğe bürünür. Organ yetersizliği ve devinim güçlükleriyle sürekli uğraşıp duran bir çocuk, kendi dışındaki nesne ve insanlara doğru dürüst ilgi gösteremez. Başkalarını düşünecek ne zaman, ne de olanak bulur; dolayısıyla, kendisinde yeterli ölçüde bir toplumsallık duygusunu ve başkalarıyla işbirliği içinde çalışacak gücü geliştiremez.

Yetersiz organlar pek çok aksaklıklığı beraberinde getirir; ama bu aksaklıklar insanın asla yakasını kurtaramayacağı şeyler değildir.

Yeter ki ruh etkinliğini korusun ve güçlükleri yenmek için sabır ve metanetle çaba göstersin, insanın ilk yaşam yıllarında fazla yük altında kalmamış diğer kimseler gibi büyük başarılar kazanacağına kuşku yoktur. Gerçekten de yetersiz organlara sahip çocuklar tüm özürlerine karşın normal organlarla yola çıkan çocuklardan çoğunlukla daha başarılı olabilir. Özür, kişiyi daha büyük ilerlemelere yönelten bir uyarı kaynağı oluşturur. Örneğin, gözlerindeki yetersizlik bir çocuğu olağanüstü bir çaba harcamaya iter. Nesneleri açık seçik görme çabası başkalarından daha çok uğraştırır kendisini, gözle görülen dünya üzerinde başkalarından daha büyük bir dikkatle durur, renk ve biçimleri gereği gibi birbirinden ayırmaya daha çok önem verir. Sonunda öyle olur ki aradaki küçük ayrımları algılamak için nesnelere titizlikle bakmak ve bu konuda özel bir dikkat göstermek gereğini asla duymayan çocuklarla kıyaslandığında gözle görülür dünyayla ilgili olarak çok daha zengin bir deneyim edinirler. Böylece yetersiz organ büyük avantajlar sağlayan bir kaynağa dönüşür; ancak, bunun için güçlükleri yenmede ruhun gerekli yöntemi bulması şarttır.

Pek çok ressam ve yazarın görme özürlü olduğunu bilmekteyiz. Ama doğru dürüst eğitilmiş böyle kişiler söz konusu yetersizliklerin üstesinden gelebilmiştir. Ve nihayet gözleri zayıf kişiler, normal görme gücüne sahip kimselere kıyasla gözlerini daha büyük ölçüde çokyönlü kullanma becerisini kazanır. Aynı denge mekanizmasını solak ama solaklıklarını kimsenin pek fark etmediği çocuklarda belki daha kolay gözlemleyebiliriz. Evde ya da okul döneminin ilk günlerinde bu gibi çocuklara yetersiz sağ elleri kullandırılmaya çalışır. Dolayısıyla yazı, resim ve el işi derslerinde gerçekten fazla başarı sağlayamazlar. Ne var ki ruhun bu gibi güçlüklerin üstesinden gelmesi durumunda, bir çocuğun yetersiz sağ elini büyük bir ustalıkla kullanabileceğini söyleyebiliriz. Ve gerçekten böyle olmaktadır; pek çok durumda solak çocuklar sonunda sağlaklardan daha iyi yazı yazan, daha iyi resim yapan, el işlerinde daha başarılı çocuklar olup çıkmaktadır. Doğru seçilecek bir yöntem, şevk, egzersiz ve antrenman sayesinde bir dezavantaj, avantaj durumuna dönüştürülmektedir.

Ancak toplumun esenliğine katkıda bulunmak isteyen, ilgisi yalnızca kendi üzerinde yoğunlaşmayan çocuklardır ki, organsal yetersizliklerini başarıyla dengeleyebilir. Yalnızca güçlüklerden yakayı sıyırmaya bakan çocuklar, her zaman öteki çocuklardan geride kalır. Emek ve zahmetleri için gözleri önünde bir amacın bulunup söz konusu amaca erişilmesini, amacın önüne duracak engellerden daha önemli görmeleri durumunda cesaretlerini koruyabilirler. Önemli olan, ilgi ve dikkatlerinin neyin üzerine yöneltildiğidir. Zor bir görevin üstesinden gelmeleri gerekiyorsa, bunu başarabilecek türden egzersizler yaparak kendilerini hazırlamaları pek doğaldır. Böyle bir durumda karşılaşacakları güçlükleri kendilerini başarıya götürecek merdivenin basamakları olarak görürler yalnız. Gelgelelim mağduriyetlerini vurgulamaktan başka şeyi umursamayan ya da salt bu mağduriyetlerinden yakayı kurtarmak amacıyla savaşan çocukların gerçekten ilerlemeleri söz konusu olamaz. Sadece beceriksizliği üzerinde düşünmekle ya da biraz daha az beceriksiz olmasını dilemekle, hele kendisiyle pek bir iş yapmaktan kaçmakla beceriksiz bir sağ eli terbiye edip becerikli bir sağ ele dönüştürmenin yolu yoktur. Bunu yapabilmenin tek çaresi pratik egzersizlerdir; beri yandan, beceriksiz sağ elle pratik ödevleri başarmak için duyulacak hevesin, o zamana kadar bu alanda karşılaşılan beceriksizliklerin doğurduğu yılgınlıktan daha güçlü şekilde içte duyumsanması gerekir. Güçlerini toplayıp sorunlarını yenmeye yöneltilecek bir çocuğun, yapacağı çalışma için kendisi dışında bir amaca sahip olması zorunludur; öyle bir amaç ki gerçeğe, başka insanlara ve toplumla işbirliğine karşı gösterilecek ilgiyi kendisinde bir araya toplasın. Kalıtsal yatkınlıklara ve bunların ne yolda kullanıldığına ilişkin güzel bir örnekle, idrar yollarında anomaliler bulunan aileler üzerindeki araştırmalarım sırasında karşılaşmıştım. Söz konusu ailelerin çocukları sık sık yataklarını ıslatmaktaydı. Organsal yetersizlik bu gibi çocuklarda gerçek bir olgudur; söz konusu yetersizlik böbrekte ya da mesanede açığa vurur kendini ya da bir spina bifida’nın[1] varlığıyla kendini belli eder; kalça bölgelerindeki bir naevus, bir ben çoğunlukla bu vücut bölgesindeki bir yetersizliğin varlığını gösterir. Ne var ki yatağını ıslatmanın yalnızca organsal yetersizlikten kaynaklandığı söylenemez. Yatağını ıslatan çocuk yetersiz organlarının zoruyla davranmaz, organsal yetersizliğinden kendine göre yararlanmaya bakar. Örneğin kimi çocuklar vardır, yatağını geceleri ıslatır, gündüzleri ise bunu yapmazlar. Bazen de bakarsınız söz konusu alışkanlık, çevre koşullarında ya da anne ve babanın çocuğa karşı tutumunda baş gösteren bir değişikliğin sonucu olarak ansızın kaybolur ortadan. Zekâ geriliği olanlar dışındaki çocukların yataklarını ıslatması önlenemeyecek bir olay değildir, yeter ki çocuk organsal yetersizliğinden hatalı amacına ulaşmakta yararlanmaktan vazgeçsin.

Ne var ki yatağını ıslatan çocuklar, sıklıkla kendilerindeki bu hastalığı yenmeye değil de tersine onu sürdürmeye teşvik edilirler. Akıllı bir anne bu kötü alışkanlığın nasıl ortadan kaldırılacağını bilir. Ama anne beceriksiz biriyse, gereksiz sıkıntı varlığını korur. İdrar yolları yetersizliğine rastlanan ailelerde idrar yapmaya ilişkin konular çoğunlukla aşırı derecede önemsenir. Bu gibi ailelerde çocuklarının yataklarını ıslatmasının önüne geçmek isteyen anneler, gereksiz yere çok sert önlemlere başvurur. Yatağını ıslatma olayının aile içinde ne kadar önemsendiğini fark eden bir çocuk büyük bir olasılıkla diretecek, annesinin davranışını bu tür bir eğitime yönelteceği protesto için mükemmel bir fırsat bilecektir. Anne ve babasının davranışına karşı çıkan çocuk, yönelteceği saldırı için onların en zayıf noktalarını arayıp bulur. Tanınmış bir Alman toplumbilimcisi, suç işleyenlerden şaşırtıcı derecede büyük bir bölümünün, suçların önlenmesiyle görevli ailelerden, örneğin yargıç, polis ve gardiyan ailelerinden geldiğini saptamıştır. Öğretmen ailelerinin çocukları, gelişimlerini inatla ağırdan alırlar. Benim kendi deneyimlerim de çoğu zaman bunun doğruluğunu göstermiştir; ayrıca, ben, hekimlerin çocukları arasında şaşılacak denli çok sayıda nevrozluya, rahiplerin çocukları arasında da yine şaşılacak denli çok suçluya rastladım. Anne ve babalarının böbrek ve mesane fonksiyonları üzerinde aşırı önemle durmaları, çocukların kendilerine özgü bir istemleri bulunduğunu anne ve babalarına göstermeleri için ele geçmez bir fırsat oluşturur.

Beri yandan, yatağını ıslatmak, gerçekleştirmeyi amaçladığımız eylemlere uygun düşecek duyguları içimizde yaratmada düşlerden nasıl yararlanıldığını gösteren güzel bir örnektir. Yatağını ıslatan çocuklar sık sık düşlerinde yataktan kalkıp tuvalete giderler. Buna da yataklarını ıslattıkları için bir özür olarak bakarlar, ne de olsa yataktan kalkıp tuvalete gitmişlerdir, öyleyken yataklarını ıslatmışlarsa ne gelir ellerinden. Yatağını ıslatmanın amacı genelde önemsenmek, başkalarını tahakküm altına almak, gece olsun, gündüz olsun çevresindekilerin dikkatini kendi üzerinde toplamaktır. Bazen de bir karşı koymanın belirtisi kimliğiyle ortaya çıkan bu alışkanlık, bir savaş ilanının yerini tutar. Öyle ya da böyle, yatağını ıslatmanın gerçekten dâhiyane bir dışavurum biçimi olduğu görülür; çocuk, ağzıyla konuşmayı bırakıp mesanesiyle konuşmakta, düşüncesini dile getirmede organsal yetersizliğinden sadece bir araç olarak yararlanmaktadır.

Söylemek istediklerini bu yoldan dile getiren çocuk her zaman bir gerilim durumunda yaşar. Sıklıkla, dikkat ve ilginin biricik odak noktası olma konumunu sonradan yitiren şımartılmış çocukların arasında yer alır. Belki ailede ikinci bir çocuk dünyaya gelmiştir de annenin bütün ilgi ve sevgisini kendi üzerinde toplaması güçleşmiştir. Bu durumda, hoş bir davranış sayılmamasına karşın, yatağını ıslatarak annesinin yakın ilgisini yeniden ele geçirmeyi amaçlar. Yatağını ıslatarak annesine şöyle demek ister adeta: “Senin düşündüğün kadar büyümüş değilim henüz. Benimle hâlâ ilgilenmen gerekiyor.” Daha başka koşullarda ya da bir başka organsal yetersizlikte seçilecek davranış biçimi, kuşkusuz daha değişik olacaktır. Annesiyle arasındaki sıcak ilişkiyi sağlamak için, çocuk çıkaracağı seslerden yararlanacaktır belki; huysuzlanacak ya da geceleyin bağıracaktır. Bazı çocuklar vardır, geceleri yataklarından kalkıp dolaşır, kötü düşler görür, yataktan düşer, susayıp su isterler. Bütün bu dışavurumların arka planındaki psikolojik neden birbirine benzer. Seçilecek dışavurum biçimi, kısmen çocuğun organlarının durumuna, kısmen de çevrenin tutumuna bağlıdır.

Ele aldığımız vakalar gayet açık bir şekilde ruhun beden üzerindeki etkisini gösterir. Çok büyük bir olasılıkla ruh, bedensel dışavurum biçimlerinin seçimini etkilemekle kalmaz, vücut yapısının bütününü etkileyip yönetir. Ancak, böyle bir varsayım için elimizde dolaysız bir kanıt bulunmamaktadır; bunun ileride bir gün kanıtlanabileceğini tasarlamak da doğrusu güçtür. Ne var ki deneyimler açıkça böyle olduğunu göstermektedir. Bir çocuk korkarsa, korkaklığı bütün gelişiminde kendini açığa vurur, bedensel işler başarmayı hiç önemsemez böyle bir çocuk, daha doğrusu bunun kendisi için erişilmez bir şey olduğuna inanır. Dolayısıyla, kaslarını ciddi şekilde geliştirmek için çaba harcamayı aklına getirmez, kasların gelişimini uyaracak dış etkileri normal olarak kendisinden uzakta tutmaya bakar.

Söz konusu dış etkilere açık olan ve kasların geliştirilmesi uyarılarını dikkate alan çocuklar, fizik kondisyon bakımından ilerlemeler kaydeder; bu yönde çalışması engellenen çocuklar ise gereken ilerlemeyi gerçekleştiremez.

Bu gibi gözlem ve düşüncelerden haklı olarak çıkaracağımız sonuca göre, vücut yapısı ve vücut gelişimi ruhun etkisi altında olup ruhsal kusur ve hataları yansıtır. Çoğunlukla öyle bedensel dışavurumlar gözleyebiliriz ki, ruhsal yetersizliklerin kesin sonuçlarıdır, bir güçlüğün üstesinden gelinmesini sağlayacak doğru yolun ele geçirilemediğini gösterir.

Örneğin, ilk dört ya da beş yaşlarında iç salgı bezlerinin çalışmasının bile ruh tarafından etkilendiğini kesinlikle söyleyebiliriz. Yetersiz bezler davranış üzerine asla zorlayıcı etki yapmaz; beri yandan bezlerin kendileri sürekli olarak çevresel koşullar, çocuğun dış izlenimleri kabulleniş tarzı, ayrıca ruhunun yaratıcı faaliyeti tarafından etki altında tutulur.

Bizler için bir diğer kanıtın anlaşılıp benimsenmesi belki daha kolaydır; çünkü bizim için daha bildik bir kanıttır ve kalıcı bir bedensel yatkınlıktan değil, dışavurum biçiminde geçici bir değişiklikten oluşur. Her duygu belli ölçüde bedensel bir dışavurumla belli eder kendini. Her insan heyecanının somut biçimde, belki konumunda, belki yüzünde, belki bacaklarının ve dizlerinin titremesinde açığa vurur. Benzeri değişiklikleri organların kendilerinde de saptayabiliriz. Örneğin, insanın yüzünün kızarması ya da benzinin sararması kan dolaşımını etkiler. Öfke, korku, üzüntü halinde ya da insanın kapılacağı bir başka histe bedenimiz her zaman duyurur sesini; her insanın bedeni de kendine özgü dille konuşur. Korktuğu bir durumla yüz yüze gelen insan titremeye başlar; bir başkası kalbinde çarpıntı hisseder; yine bir başkasının saçları diken diken olur. Bazı kimseler de terler ya da nefes alıp vermekte zorlanır, ürküp geriler birden ya da oldukları yere çöküp oturur. Kimi kez vücudunun gerilim durumunda bir değişiklik baş gösterir, iştah kaybolur, mide bulanır. Bazı kişilerde söz konusu emosyanlara en şiddetli tepkiyi mesane gösterir, bazılarında ise cinsel organlar aynı işi yapar. Pek çok çocuk vardır ki sınavlarda cinsel organlarının uyarıldığını duyumsar; canilerin işledikleri cinayetten sonra bir geneleve yollandıkları ya da kalkıp sevgililerine gittikleri sağlam kanıtlarla saptanmıştır. Bilim alanında şehvetle korkunun birbirine sımsıkı bağlı olduğunu ileri süren psikologlar görürüz; beri yandan öyle psikologlar da vardır ki ikisi arasında en ufak bir ilişkinin bulunmadığını söylerler. Her iki tarafın görüşü de kendi kişisel deneyimlerinden kaynaklanır; bazılarına göre şehvetle korku arasında bir ilişki vardır, bazılarına göre yoktur.

Bütün bu değişik davranış biçimleri, değişik insan tiplerinde karşımıza çıkar. Bunların belki bir ölçüde kalıtımsal nitelik taşıdığı kanıtlanabilir ve söz konusu bedensel dışavurumlar bütün bir ailenin güçsüz yanlarıyla özellikleri konusunda bize çoğunlukla ipuçları verir. Belki ailenin öbür üyeleri de hayli benzer biçimde davranmaktadır. Ne var ki burada hepsinden ilginç olan, ruhun duygusal aracılığıyla bedeni eyleme geçmeye hazır duruma getirebilmesidir. Duygular ve bunların dışavurumları, bize ruhun olumlu ya da olumsuz gördüğü bir durumda nasıl davranıp tepki verdiğini anlatır. Örneğin, söz konusu kişi belki öfke nöbetine kapılarak yetersizliklerinin üstesinden gelmek istemiş, bunun için de bir başkasını dayaktan geçirmeyi, bir başkasını suçlamayı ya da bir başkasına saldırmayı en iyi yol görmüştür. Öfkenin kendisi ise organları etkiler, eyleme geçmeye hazır duruma getirir ya da ek bir gerilimi organların sırtına yükler. Bazı insanlar vardır, öfkeye kapılmaları midelerinde ağrılara yol açar ya da yüzlerinin kızarmasına neden olur. Kan dolaşımlarındaki değişiklik öylesine geniş boyutlara varır ki başlarına ağrılar yapışır. Migrenlerin ya da sık görülen baş ağrılarının altında genellikle bastırılıp dışarı vurulmamış bir kızgınlığın ya da aşağılanmanın yattığı görülür.

Nelerin bedeni etkilediği asla tam olarak araştırılıp saptanmış değildir, belki de hiçbir zaman bu konuda eksiksiz bir bilgi sahibi olamayacağız. Ruhsal gerilim, gerek merkezi, gerek otonom sinir sistemini eyleme hazır duruma geçirir. Bir gerilim durumunun olduğu yerde merkezi sinir sisteminin denetimi altındaki kaslar eyleme geçmeye hazır haldedir. Sinirlenmiş kimse parmaklarıyla masaya vurur, eliyle dudaklarını çekip çekiştirir ya da bir kâğıdı didik didik eder. Gerilim içindeki kimse öyle ya da böyle bir eylemde bulunur. Dişleriyle bir kurşun kalemi ya da bir sigarayı çiğneyip durması, içindeki gerilimi dışa vurmada izlenen yollardan biridir. Böylesi eylemler, kişinin herhangi bir durum tarafından kendini aşırı derecede provoke edilmiş hissettiğini gösterir. Yabancı kimseler önünde yüzün kızarmasında, titremeye başlanmasında ya da yüz kaslarının seğirmesinde de yine aynı şey söz konusudur. Otonom sinir sistemi aracılığıyla gerilim tüm bedene iletilir, dolayısıyla her emosyon durumunda bedenin kendisi de bir gerilim durumu yaşar. Ne var ki bu gerilimin dışavurumlarının bedenin her noktasında pek açık nitelik taşıdığı söylenemez; belli bir noktayla ilgili olarak açık seçik bir dışavurumun varlığı durumunda, belirtilerden söz açabiliriz. Dikkatle incelendi mi, bedenin her köşesinin duygusal dışavuruma katıldığını, bedensel dışavurumun ruhsal ve bedensel bir etkinlik sonucunda ortaya çıktığını görürüz. Hiçbir zaman ruhun beden, bedenin ruh üzerindeki bu etkisini gözden uzak tutmamak gerekir, çünkü her ikisi de bizi ilgilendiren bir bütünün parçalarıdır.

Bu gibi kanıtlara dayanarak, yaşam üslubunun ve onun gerektirdiği duygusal eğilimlerin bedensel gelişimi sürekli etkilediği sonucunu çıkarabiliriz. Çocuğun kendi yaşam üslubunu çok erken bir dönemde oluşturduğu doğruysa, yeterli deneyimi edindik mi, bu üsluptan kaynaklanan bedensel dışavurumları, onun ilerideki yaşamında da saptayabiliriz. Cesaretli biri, cesur tutumunu kendi bedeninde açığa vuracaktır. Böyle bir kişinin vücut yapısı değişiktir; kas tonusu daha büyük, kemik yapısı daha güçlüdür. Güven duygusuyla davranış vücut yapısını belki çok geniş ölçüde etkiler ve bir ölçüde kas tonusunun daha iyi olmasını sağlar. Cesur bir insanın yüz ifadesi ve nihayet bütün yüz hatlarının yapısı değişik bir görünüm taşır. Hatta cesaretin kafatasının yapısı üzerinde de etkisiz kalmadığını düşünebiliriz.

Ruhun beyni etkileyebileceğini yadsımak günümüzde kolay değildir. Patolojinin ortaya koyduğu öyle vakalar vardır ki beynin sol yarıküresinin uğradığı hasar sonucu okuyup yazma yeteneğini kaybeden insanlar, beynin öbür bölümlerinde uyguladığı antrenmanlarla söz konusu yeteneğe tekrar kavuşabilmiştir. Bir insanın beyin kanaması geçirip beynin hasara uğramış bölümlerinin artık eski durumuna dönme olanağının bulunmadığı vakalarla sık sık karşılaşılmaktadır. Bu gibi durumlarda beynin öteki bölümleri hasara uğramış bölümlerin yerini almakta, onların görevlerini üstlenmekte, böylece beyin tüm yeteneklerine yeniden kavuşabilmektedir. Söz konusu olaylar, eğitim alanına uygulanma bakımından bireysel psikolojinin içerdiği olanakları gayet açık seçik göz önüne sermektedir. Madem ruh, beyin üzerinde böyle bir etki yapabiliyor, madem beyin yalnızca ruhun bir aracı durumundadır, araçlardan en önemlisi, ama yalnızca bir araçtır, o zaman bu aracı geliştirme ve iyileştirme olanaklarının da varlığı gerekir. Beynin belli bir kapasitesiyle dünyaya gözlerini açan kimse, yaşamı boyunca bu kapasiteye bağımlı kalacaktır diye bir şey yoktur. Beyni yaşam için daha elverişli duruma getirecek yöntemleri belki geliştirebiliriz.

Kendisi için yanlış doğrultuda bir yaşam amacı belirleyen, örneğin toplumsal işbirliği yeteneğini geliştirememiş bir ruh, beynin gelişimini memnunluk verecek şekilde etkileyemez. Bu yüzden işbirliği duygusundan yoksun pek çok çocukta yetenek ve düşünme gücünün doğru dürüst gelişmediği, ileriki yaşamlarında açığa vurur kendini. Yaşamının ilk dört ya da beş yılında insanın kurup çattığı yaşam üslubu tüm davranışlarında kendini belli eder; böyle bir kişinin yaşamı algılayış şemasını ve yaşama verdiği anlamın sonucunu somut biçimde karşımızda görür, dolayısıyla toplumsal bilinçte var olabilecek bir aksaklığı teşhis edip yapılmış hataları gidermede kendisine yardım elini uzatabilirsiniz. Bireysel psikolojide bu yöndeki ilk adımları çoktan atmış durumdayız.

Pek çok yazar ruh ve bedenin dışavurum biçimleri arasındaki paralelliğe işaret etmiş, ama içlerinden hiçbiri öyle görülüyor ki ikisi arasındaki köprüyü ele geçirememiştir. Örneğin, Kretschmer vücut yapısıyla belli bir ruhsal tip arasındaki uyumun nasıl saptanabileceğini anlatır, insanlardan büyük bir bölümünün çeşitli tiplere ayrılabilmesini mümkün görür. Örneğin, yuvarlak yüzleri, kısa burunları ve şişman vücutlarıyla piknikler, Shakespeare’in, “Şişman insanlar olsun isterim çevremde / Dazlak kafalı ve geceleri mışıl mışıl uyuyan” (Julius Caesar, 1. Perde, 2. Sahne)” dediği kimseler bu tiplerden birini oluşturur. Kretschmer, böyle bir vücut yapısına belli ruhsal özellikleri mal eder, ama kitabında böyle davranmasının nedenlerini açıklamaz. Günümüz koşullarında bu tür vücut yapısına sahip kişilerde açıkçası organik bir yetersizlik söz konusu değildir; bedensel bakımdan uygarlığımız için gayet elverişli kişilerdir bunlar, kendilerini bedence başkalarından aşağı hissetmezler. Güçlerine güven duyar, bir gerilim durumunda yaşamazlar. Canları savaşmak istedi mi, bunu yapabilecek durumdadırlar. Ama başkalarına düşman gözüyle bakmak ya da sanki kendilerine düşmanca niyetler besliyormuş gibi yaşamı karşılarına almayı gereksinmezler. Belli bir psikolojik ekol, bu tür insanları dışadönük olarak niteleyebilirse de nedenini açıklayamaz. Bizim tahminimize göre, dışadönüklükleri vücut yapılarında bir yetersizlikten kaynaklanır.

Kretschmer piknik tipin karşıtı olarak şizoid tipi gösterir. Bu tiptekiler ya çocuksu bir vücut yapısına sahiptir ya da aşırı derecede boylu kişilerdir; burunları uzun, kafaları yumurta biçimindedir. Kretschmer’in kanısına göre ürkek, çekingen ve introspektif (kendi iç dünyasıyla meşgul) kimselerdir bu tiptekiler, ruhsal bozukluk geçirdiler mi şizofren kişilere dönüşürler. Shakespeare bu kişilerle ilgili olarak şöyle der:

“Orada Cassius zayıf vücutlu, aç görünüşlü

Fazla düşünüyor, tehlikelidir böyleleri”

(Julius Caeser, 1. Perde, 2. Sahne)

Belki kendilerinde organ yetersizliği olan kimselerdi bunlar; çocukluklarında daha çok kendi kendileriyle ilgilenmiş, daha çok karamsar ve “içe dönük” bir yaşam sürmüşlerdi. Belki fazla yardım beklemişlerdi çevrelerinden, kendileriyle yeteri kadar ilgilenilmediği düşüncesine kapılarak içerlemiş ve çevresindekilere kuşkuyla bakmaya başlamışlardı. Ne var ki Kretschmer’in de belirttiği gibi, pek çok karma tipin varlığını saptayabilmekte, hatta şizoidlerin ruhsal özelliklerini taşıyan piknik vücut yapısına sahip insanlarla karşılaşabilmekteyiz. Yaşam koşullarının kendileri için aşırı bir yük oluşturması, dolayısıyla korkuya kapılıp cesaretlerini yitirmeleri durumunda piknik tiptekilerin şizoid özellikler geliştirmelerini anlamak o kadar zor değildir. Sürekli olarak cesaretini kırıcı davranışlarla belki her çocuğu sonunda şizoid bir kimseye dönüştürebiliriz.

Arka plandaki pek çok yaşantıdan yola koyularak soruna yaklaştık mı, bir insanın parçalar halindeki dışavurumlarından o insandaki toplumsal işbirliği yeteneğinin derecesi konusunda bir karara varabiliriz. Nedeni pek bilinmeksizin öteden beri bu gibi dışavurumların saptanmasına çalışılmıştır. Bizler, toplumsal işbirliği zorunluluğunun sürekli baskısı altında yaşarız. Bilimin değil ama sezgilerin kılavuzluğunda bu karmaşık dünyada yolumuzu yordamımızı daha iyi bulabileceğimizi gösteren işaretler her zaman var olagelmiştir. Bunun gibi tarihteki bütün büyük devrimlerden önce insan ruhunun devrimin zorunluğunu önceden sezip kavradığını ve bunu gerçekleştirmeye yöneldiğini görmekteyiz. Ne var ki çabalar tamamen içgüdüsel nitelik taşıdığı sürece kolaylıkla hatalara düşülebilir. Bedensel bakımdan dikkati çeken özelliklere sahip insanlara, örneğin ucubelere ve kamburlara karşı her zaman antipati beslenmiştir. Bu kişiler toplumsal işbirliğine fazla elverişli sayılmamış, ama nedenini de kimse merak edip araştırmamıştır. Bu ise büyük bir hataydı kuşkusuz. İnsanların böyle davranması, belki kendi deneyimlerinden kaynaklanmaktaydı. Dikkati çeken bedensel özelliklere sahip insanlardaki toplumsal işbirliği yeteneğinin derecesini saptamada henüz bir yöntem geliştirilememiştir; dolayısıyla, söz konusu kişilerdeki bedensel engeller aşırı derecede vurgulanmış, bu kişiler yaygın bir batıl inancın kurbanı olmuşlardır.

Görüş ve düşüncemizi özetlersek, diyebiliriz ki çocuk ilk dört ya da beş yaş içinde ruhsal çabalarını birleştirip ruhla beden arasındaki temel ilişkileri oluşturur. İleride pek yerinden oynatılmayacak bir yaşam üslubunu benimser, duygu dünyasında ve bedeninde bu yaşam üslubuna uygun bir havanın doğmasını sağlar. Böyle bir gelişim, çevreyle az ya da çok ölçüde bir işbirliğini içerir; bizler de bu işbirliğinin derecesine bakarak bir insanı anlayabilir, onun hakkında bir yargıya varabiliriz. Tüm başarısızlıkların başta gelen ortak nedeni, toplumsal işbirliği yeteneğinin fazla güçlü olmayışıdır.

Bu durumda psikolojiinin bir başka tanımını yapabiliriz: Psikoloji, toplumsal işbirliğindeki yetersizliklerin anlaşılmasıdır. Ruh bir bütün olduğuna ve aynı yaşam üslubunu ruhun bütün dışavurumlarında kendini açığa vurduğuna göre, bir insanın bütün duygu ve düşüncelerinin yaşam üslubuyla uyum içinde bulunması gerekir. İnsanı güçlüklerle karşı karşıya bırakan ve onun hayrına sayılmayacak duygulara rastlamamız durumunda bunları tek başına değiştirmeye girişmenin hiçbir yararı yoktur. Söz konusu duygular o kimsenin yaşam üslubunun bir dışavurumudur ve ancak yaşam üslubunda bir değişikliğe gidilerek ortadan kaldırılabilir.

Bireysel psikoloji eğitim ve tedavi alanında nasıl davranılması gerektiğini, bu konuda hangi olanakların varolduğunu bize açıkça gösterir: Tek bir belirtinin ya da tek bir dışavurumun tedavisine asla kalkışılmamalıdır; önce tüm yaşam üslubunun temelinde yatan yaşamı ele geçirmek, bunun için de edinilen deneyimleri ruhun nasıl yorumladığını, yaşama verilen anlamı, bedenin kendisinden ve çevreden kaynaklanan izlenimlere ruhun ne gibi tepkilerle cevap verdiğini saptamak gerekir. Psikolojiye düşen asıl görev budur. Vücudunun orasına burasına iğne batırarak bir çocuğun yerinden ne kadar havaya fırladığını ya da orasını burasını gıdıklayarak ne kadar yüksek sesle güldüğünü saptamak doğrusu psikoloji diye nitelenemez. Çağdaş psikologların pek rağbet ettiği bu tür yöntemlerin bir insanın psikolojisi hakkında bize gerçekten bir şey söyleyebilmesi için, o insanın kişisel yaşam üslubu konusunda bize bilgiler sunması gerekir. Yaşam üslupları psikolojinin asıl konusunu ve üzerinde araştırma yapacağı malzemeyi oluşturur; daha başka konular üzerinde çalışan psikoloji ekolleri, genelde daha çok fizyoloji ve biyolojiyle uğraşıyor demektir. Uyarıları ve tepkileri gözlemleyen, bir travmanın ve bir şokun birey üzerindeki etkilerini araştıran, kalıtımsal yetenekleri ve bunların gelişimini inceleyen psikolojiler için böyle bir durum söz konusudur. Bizim, bireysel psikolojide yaptığımız ise, ruhun kendisini gözlemlemektir; bireysel psikolojide insanın dünyaya ve kendisine verdiği anlam, insanın amaçları, çabalarının hangi doğrultuyu izlediği ve yaşamın karşısına çıkardığı sorunlara nasıl yaklaştığı araştırılıp incelenir. İnsanlar arasındaki ruhsal farklılıkları anlamamızı sağlayacak en iyi anahtar, toplumsal işbirliği yeteneğinin gelişim derecesinin belirlenmesidir.

Alfred Adler
Yaşamın Anlam ve Amacı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Cesare Pavese: Kim söyledi sana hayatın tatlı bir şey olduğunu?

Kapat