Alfred Adler: İnsanlarla ilişki kurma isteği, insanın içindeki en eski içgüdüdür

İNSAN ve DİĞER İNSAN

İnsanın içindeki en eski içgüdü, onu diğer insanlarla ilişki kurmaya iten içgüdüdür. İnsanların diğer insanlara paylaşma duygusuyla yaklaşmaları sonucunda insanlık ileriye gitmiştir. Aile bu paylaşımın büyük önem taşıdığı bir yaşam biçimidir; insanlık tarihinde ne kadar geriye gidersek gidelim, aileler halinde gruplaşma eğilimiyle karşılaşırız. İlkel kabileler, birlikteliklerini kabile üyeliğini somut biçimde anlatan ortak simgelerle dile getirmişlerdir. En yalın ilkel din, bir toteme tapılmasıdır. Örneğin, bir grup kertenkeleye, bir diğer grup ise bir boğaya ya da bir yılana tapmıştır. Aynı toteme tapanlar bir arada yaşamış, toplumsal bir işbirliği içinde çalışmış ve gurubun her üyesi kendisini öbür üyelerin kardeşi olarak görmüştür. Bu ilkel âdetlerin toplum yaşamına mal edilmesi, işbirliğinin ayakta tutulmasında insanlığın gerçekleştirdiği ileri adımlardan birini oluşturmuştur. İlkel dinlerdeki bayramlarda örneğin kertenkeleye tapan bir kabile üyesi öbür kabile üyeleriyle buluşmuş, hep birlikte tarıma ilişkin, vahşi hayvanlara karşı kabilenin savunulmasında ve iklim koşullarında baş gösteren olumsuzluklara ilişkin sorunları konuşup tartışmışlardır.

Evliliğe bütün bir grubun esenliğini ilgilendiren sorun gözüyle bakılmış, belli bir toteme tapan her erkek kendi gurubundaki kural ve sınırlamalarla uyum içinde kendisine başka gruptan bir eş bulmakla yükümlü kılınmıştır. Şunu bilmeliyiz ki günümüzde de sevgi ve evlilik, kişilerin yalnızca kendilerini ilgilendiren sorunlar değil ruh ve mentalite açısından bütün insanlığın kalıtımını gerektiren genel ödevlerdir. Evlilik sorumluluk isteyen bir iştir, çünkü toplum tarafından beklenen bir olaydır, toplum ise sağlıklı çocukların dünyaya gelmesine ve toplumun ruhuna uygun olarak eğitilmesine alabildiğine büyük önem verir. Dolayısıyla bütün insanların evlilikte işbirliği yapmaya istekli olması gerekir. İlkel kabilelerin bu konuda uyguladığı yöntemler, totemleri ve evliliğe ilişkin kurallardan oluşan titizlikle kotarılmış sistemleri bugün bizlere gülünç gelmektedir; ama zamanında bunların önemi tasarlanamayacak kadar büyüktü ve gerçek amaçları insanlardaki toplumsal bilincin güçlendirilmesiydi.

Dinsel buyruklardan en önemlisi şu olmuştur her zaman: “İnsanları sev.” Burada da yine insanın bir başka insana karşı paylaşma duygusunun kapsamını genişletme çabasının başka şekilde dile getirildiğini görmekteyiz. Bu çaba ve eğilimin derin bir anlam taşıdığını, günümüzde bilimsel açıdan da doğrulayabilmemiz dikkate değer bir noktadır. Şımarık çocuklar sorar bize: “Ne diye başkalarını seveyim? Başkaları beni seviyor mu?” Bu soruyla toplumsal işbirliği için gereği gibi eğitilemediğini ve kendine düşkünlüğünü ortaya koyar. Diğer insanların kendisi için hiç önem taşımadığı bir kişi hayatta alabildiğine büyük güçlüklerle karşılaşır ve başkalarına en büyük haksızlıklarda bulunur. Bunlar, insanlar arasındaki bütün başarısızlıklara yol açan kimselerdir. Pek çok din ve mezhep vardır ki kendi usulüne göre insanlardaki toplumsal bilinci güçlendirmeye çalışır. Ben, kendi payıma toplumsal işbirliğini en son ve kesin amaç olarak benimseyen her türlü çabanın savunucusuyum. Biz insanlar için, birbirimizle savaşmak, birbirimizi eleştirmek ya da aşağılamak gibi bir zorunluluk yoktur. Hiçbirimiz eksiksiz bir gerçeğin sahibi olmak lütfuna erişmiş değiliz, insanları en son ve kesin toplumsal işbirliği amacına götüren değişik yollar vardır.

Politikada en iyi çare ve yöntemlerin kötüye kullanılabildiğini biliyoruz. İnsanlarda toplumsal işbirliği duygusu uyandırmayan hiç kimse, salt politik önlemlerle bir yere varamaz. Her politikacının en son amacı, insanlığın ilerlemesine katkıda bulunmak olmalıdır. İlerleme ise her zaman büyük ölçüde toplumsal işbirliği demektir. Hangi siyasetçinin ya da hangi siyasi partinin gerçekten insanlığın ilerlemesine katkıda bulunacağını çoğunlukla pek kestiremeyiz. İçimizden her biri, kendi yaşam üslubuna uygun bir karara varır bu konuda. Ne var ki bir siyasi parti kendi içinde insanlığa yararı dokunacak kişileri yetiştirebiliyorsa, ona cephe almamız için hiçbir neden yoktur. Milliyetçilik akımları için de aynı durum söz konusudur; böyle bir akımın taraftarları, çocukları insanlığa hayırlı kişiler olarak eğitme ve toplumsallık duygusunu güçlendirme amacını güdüyorsa, geleneklerine uygun davranabilir, kendi halklarıyla gurur duyabilir ve yasaların kendi amaçları doğrultusunda değiştirilmesine çalışabilirler; onların çabalarına kusur bulmamız doğru sayılamaz. Sınıfsal hareketler de grup hareketidir ve bir çeşit işbirliği oluşturur; insanlığın ilerlemesini kendisine amaç edinmişse, bu gibi hareketlere karşı peşin yargılardan kendimizi arındırmak zorundayız. Kısaca bütün siyasi akımları, insanların diğer insanlarla paylaşma duygusunu geliştirmeye elverişli sayılıp sayılmadıkları açısından ele alarak değerlendirmeliyiz. Göreceğiz ki toplumsal işbirliği ruhunu güçlendirmenin pek çok yolu vardır. Belki bunların biri ötekinden daha iyi ya da daha kötüdür ama toplumsal işbirliği ruhunu güçlendirmek amacından sapmıyorsa, izlenen bir yönteme belki en iyi yöntem olmadığı gerekçesiyle savaş açmak anlamsızdır.

Buna karşılık savaşmamız gereken bir şey varsa, insanların yalnızca almaya baktıkları, yalnızca kendi çıkarlarını düşündükleri bir yaşam biçimidir. Gerek insanlığın, gerek tek tek insanların, gerekse toplumun ilerlemesi için akla gelebilecek en büyük tehlike budur. İnsandaki her yetenek, diğer insanlara karşı besleyeceğimiz paylaşma duygusu sayesinde gelişir. Dil ve yazı, diğer insanlarla aramızda bir köprünün varlığını gerektirir. Dilin kendisi insanlığın ortak bir eseri, toplumsallık duygusunun bir ürünüdür. Anlamak denilen şey özel değil, toplumsal bir olaydır. Anlamak demek, bir şeyi herkesin kavramasını beklediğimiz şekilde algılamaktır; bizi ortak bir anlam içinde başka insanlara bağlar, bizden tüm insanların ortak anlayışının egemenliğini benimsememizi ister.

Bazı insanlar vardır, yalnızca kendi çıkarlarını düşünür, kişisel üstünlük peşinde koşar. Yaşama özel bir anlam verir, yaşam denilen şeye yalnızca kendileri sahip çıkmak isterler. Oysa bunun anlamakla ilgisi yoktur; dünyada hiç kimsenin paylaşmadığı bir görüştür bu. Dolayısıyla bu gibi insanların diğer insanlarla hiçbir ilişki kurmadıklarını görürüz. Yalnızca kendi kendilerine sevgi duyacak gibi eğitilmiş bir çocuğun bakışlarında içten pazarlıklılık ya da bir boşluk ifadesiyle karşılaşır, bazen aynı yüz ifadesine suçlularda, ayrıca akıl ve ruh hastalarında da rastlarız. Söz konusu kişiler, gözlerinden başkalarıyla ilişki kurmakta yararlanmazlar. Hatta kimi zaman bu gibi çocuklar ve erişkinler diğer insanların yüzüne bakmaz, gözlerini başka tarafa çevirirler. Pek çok nevroz belirtisinde de başkalarıyla ilişki kurmadaki aynı yetersizlik açığa vurur kendini; örneğin kızarıp bozarma saptantısında, kekelemede, iktidarsızlıkta ya da cinsel ilişki sırasında erken boşalmada söz konusu yetersizlik çok belirgin olarak görülür.

Başka insanlarla ilişkisizliğin en ileri derecesine akıl ve ruh hastalarında rastlarız. Başkalarına karşı söz konusu kişilerde bir paylaşma duygusu uyandırılmadığı sürece, bunu ortadan kaldırmanın yolu yoktur; ancak bu tür hastalarda insanın diğer insanlarla arasındaki uzaklık, insanın belki intihar dışında kalan bütün dışavurumlarında görülebileceğinden daha büyüktür. Bu gibi vakaları tedavi etmek bir sanattır, hem de pek çetin bir sanat. Bunun için hastada yeniden işbirliği duygusunu uyandırmamız gerekir, böyle bir şeyi de sabırla, alabildiğine yumuşak ve dostane bir davranışla başarabiliriz ancak. Bir ara bir dementia praecox vakasını tedavi etmiştim. Kızın biri sekiz yıl bu hastalığı çekmişti ve iki yıldan beri bir klinikte yatıyordu. Bir köpek gibi havlıyor, sağa sola tükürüyor, giysilerini yırtıp paralıyor, mendilini yemeye kalkıyordu. Kızın diğer insanlarla paylaşma duygusundan ne çok uzaklaşmış olduğunu görüyorsunuz. Kız bir köpek rolünü oynamak istiyordu, nedeni de belliydi, annesinin kendisine bir köpek gibi davrandığı kanısındaydı ve kendi kendine belki şöyle demekteydi: “İnsanlardan ne kadar uzaklaşırsam, o kadar köpek olmak isteği uyanıyor içimde.” Art arda sekiz gün kızla konuştum, bana tek kelime cevap vermedi. Kendisiyle konuşmayı sürdürdüm, bir ay sonra karmakarışık ve anlaşılmaz sözler mırıldandığını işittim. Bana dost gözüyle bakmaya başlamış, cesareti artmıştı.

Bir akıl hastasından normal bir insan gibi davranmasını beklemek hataların en büyüğüdür

Bu tip bir hastanın cesareti yerine geldi mi, bu cesareti ne yolda kullanacağını bilemez çoğunlukla. Diğer insanlara karşı duyduğu nefret hayli güçlüdür. Yeniden cesarete kavuşup da topluma karşı yadsıyıcı tutumunu sürdürmesi durumunda böyle bir hastanın sergileyeceği davranışı tahmin edebiliriz. Sorunlu bir çocuğa benzeyecektir böyle bir hasta, olmayacak davranışlarda bulunacaktır, eline geçirebildiği şeyleri kırıp dökecek ya da karşısındakilere saldıracaktır. Benim hastam da bir sonraki konuşmam sırasında bana saldırmıştı. Bu durumda ne yapacağımı ister istemez düşündüm. Onun hiç beklemeyeceği biricik tepki, saldırısına karşı koymayışım olacaktı. Kızı kafanızda pek güçlü sayılmayan bir kişi olarak tasarlayabilirsiniz. Bana sille tokat girişmesini güler yüzle sineye çektim. Hastam böyle bir şeyle karşılaşmayı ummamıştı. Benim davranışım karşısında yelkenleri suya indirdi. Yeniden kavuştuğu cesaret duygusuyla ne yapacağını hâlâ bilemez durumdaydı. Penceremin camını kırdı, elini yaraladı bu arada. Bir şey demedim, elini güzelce sardım. Bu gibi zorba davranışlar karşısında alışılmış yolu izleyerek kızı odasına kapatmak yanlış olurdu. Bu kızı topluma kazandırmak istiyorsak, başka bir yöntem uygulamamız gerekmekteydi. Bir akıl hastasından normal bir insan gibi davranmasını beklemek hataların en büyüğüdür. Akıl hastalarının normal insanlar gibi davranmadıklarına neredeyse herkes kızıp içerler. Bu hastalar yemek yemeye yanaşmaz, giysilerini yırtıp paralar ve bunun gibi daha pek çok işe kalkışır. Bırakalım yapsınlar istediklerini. Onlara yardım elini uzatmanın bir başka yolu yoktur.

Derken iyileşmişti hastam. Aradan bir yıl geçti, sağlık durumunda hiç değişiklik baş göstermedi. Bir gün onun yatmış olduğu kliniğe gidiyordum, yolda kendisine rastladım. “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu bana. “Gelin benimle” diye yanıtladım. “Sizin iki yıl kaldığınız kliniğe gidiyorum.” Birlikte yürüyüp kliniğe geldik. Kendisini klinikte tedavi eden doktoru arayıp buldum. Kızla biraz konuşmasını tavsiye ettim kendisine, ben bir başka hastaya bakmak üzere ayrıldım. Döndüğümde doktoru hayretler içinde buldum. “Hastalığı tamamen atlatmış” dedi. “Ama bir şey var ki canımı sıktı. Benden hoşlanmıyor.” Kızı o günden sonra zaman zaman yine gördüm, on yıldan bu yana diğer insanlarla arası iyi, kendisini gören hiç kimse onun bir zamanlar akıl hastası olduğunu söyleyemezdi.

Hastayla başka insanlar arasındaki uzaklığın pek açık seçik görüldüğü iki ruh hastalığından biri paranoya, diğeri de melankolidir. Paranoyalılar tüm dünyaya suçlamalar yöneltir; bütün insanların birleşip kendilerine karşı cephe aldıklarına inanır. Melankolikler ise kendi kendilerini suçlarlar. Bir melankolik şöyle der örneğin: “Bütün ailemi mahvettim” ya da şöyle söyler: “Bütün servetimi çar çur ettim, çocuklarım açlıktan ölecek.” Ancak, bir kimsenin kendi kendini suçlaması işin yalnızca dış yüzüdür; gerçekte suçladığı kimse başkalarıdır. Bir örnek size: Çok saygın ve nüfuzlu bir kadın bir kaza geçirmişti, artık toplum içindeki etkinliğini bundan böyle alışageldiği gibi sürdüremiyordu. Evli üç kızı vardı, öyleyken kendini pek yalnız hissetmekteydi. Yine o sıralar kocasını kaybetti. Çocukluğunda nazlı büyütülmüş bir kadındı, kaybettiği şeyi yeniden ele geçirmeye çalıştı. Avrupa’ya bir gezi yaptı, orayı burayı dolaştı. Ama kendisine eskisi gibi önemli bir kişi gözüyle baktığı yoktu. Eşi dostu yüz çevirdi kendisinden; melankoli, hastanın çevresindekiler için her zaman çetin bir sınav oluşturur. Telgraf çekip kızlarından, yanına gelmelerini istedi ama kızlarından her biri bir mazeret ileri sürüp gelemeyeceğini bildirdi. Eve döndüğünde ağzından en sık çıkan sözler şunlardı: “Kızlarım beni öyle çok severdi ki!” Kızları kendisini yüzüstü bırakmıştı. Annelerine bakması için bir hemşire bulmuşlar, anneleri döndükten sonra kendisini ancak seyrek olarak gidip görmüşlerdi. Kadının ağzından çıkan sözleri yüzeysel anlamıyla anlamamalıyız. Bir suçlamadır bu sözler, koşullara aşina herkes bunu bilmekteydi.

Her ne kadar sevgi, acıma ve yardım elde etmek isteyen hasta yalnızca kendi hatasından ötürü hastalığa yakalanmış görünürse de melankoli adeta başkalarına karşı uzun süredir içte beslenen hınç ve suçlama anlamını taşır. Bir melankoliğin ilk anısı genellikle şöyledir: “Kanepenin üzerine uzanıp yatmak istediğimi anımsıyorum ama kanepede erkek kardeşim yatıyordu. O kadar çok ağladım ki sonunda kanepeden kalktı kardeşim.”

Melankolikler, çoğunlukla canlarına kıyarak kendilerine yapılanların intikamını almak ister. Hekimin ilk görevi, böyle bir hastanın elinden intihar için akla gelebilecek bütün bahaneleri çekip almaktır. Üzerlerindeki gerilimi hafifletmek için, tedavide ilk kural olarak şöyle derim bu hastalara: “Seve seve yapmayacağınız bir şeyi asla yapmaya kalkmayın.” Bu çok mütevazı bir istek gibi görünüyor ama işin özüne inmek gerek. Bir melankolik dilediği her şeyi yapabilirse kimi suçlayacaktır o zaman? Neyin intikamını alacaktır? “Tiyatroya gitmek ya da tatile çıkmak mı istiyorsunuz, durmayın yapın istediğinizi! Diyelim yolda bunu yapmasam daha iyi olurdu gibi bir düşünce geldi aklınıza, hemen dönüp gelin!” Bir kimse için en rahat durumdur bu. İnsanın içindeki üstünlük duygusuna doyum sağlar; insan Tanrı gibidir adeta, hoşuna giden şeyi yapabilmektedir. Başka türlüsü hastanın yaşam üslubuna pek uygun düşmez. Melankolik, başkalarını tahakkümü altına almak, onları suçlamak ister, başkalarının kendisiyle aynı görüşte olmaları durumunda onları tahakkümü altına alması diye bir şeyin sözü edilemez. Bu kuralın uygulanması tedavide büyük rahatlık sağlar. Melankolili hastalarımdan asla canına kıyan biri çıkmamıştır. Kuşkusuz en iyisi bir kişinin hastaya göz kulak olmasıdır ve hastalarımdan bazısına da benim istediğim titizlikle göz kulak olunmuş değildir. Hastaya göz kulak olacak biri bulunabiliyorsa, bir tehlikeden söz edilemez.

Genel olarak sözlerime şöyle yanıt verir hasta: “Ama severek yapacağım hiçbir şey yok ki!” Sık sık işittiğimden böyle bir yanıta hazırlıklıyımdır. “O zaman severek yapmayacağınız hiçbir şey yapmayın” derim. Ne var ki bazen şöyle bir yanıt alırım hastadan: “En çok istediğim şey, bütün gün yataktan çıkmamak.” Biliyorum, ben bunu yapmasına izin verir vermez hastam isteğinden cayacaktır hemen. Yine biliyorum ki isteğine karşı çıkarsam, benimle kavgaya tutuşacaktır. Ben de her zaman peki der, hak veririm kendisine.

Bu, tedavide uyguladığım kurallardan biridir. Bir başka kural da hastamın doğrudan yaşam üslubuna yöneliktir. Hastalarıma şöyle derim: “Eğer şimdi sözünü edeceğim kurala uygun davranırsanız, iki hafta içinde bir şeyiniz kalmayacaktır: Her gün nasıl bir başkasının hoşuna gidecek bir davranışta bulunacağınızı düşüneceksiniz.” Peki, bu söylediğim şeyin hastalar için taşıdığı anlam nedir? Hastalar şu düşünceye kafalarını takmıştır: “Bir kimseyi nasıl üzüntüye sokabilirim?” Söylediklerime hastalarımdan aldığım yanıtlar pek ilginçtir. Bazıları şöyle der: “Bunu yapmak benim için çok kolay bir şey. Ömrüm boyunca bundan başka şey yapmış değilim çünkü.” Oysa gerçekte asla böyle bir şey yapmamışlardır. Söylediğimiz şey üzerinde düşünmelerini rica ederim kendilerinden. Ama buna yanaşmazlar. Şöyle söylerim onlara: “Uyuyamadığınız saatlerde nasıl bir başkasının hoşuna gidecek bir davranışta bulunabileceğinizi düşünebilirsiniz; bu sağlığınız için atılmış büyük bir adım olacaktır.” Ertesi gün çıkıp bana geldiklerinde sorarım: “Önerim üzerinde düşündünüz mü?” Onlarsa şöyle yanıtlarlar sorumu: “Gece yatağa yatar yatmaz uyudum hemen.” Bütün bunları kuşkusuz nazik ve dostane bir şekilde yaparım, davranışımda en ufak bir büyüklenmeden eser yoktur.

Bazı hastalar da sorumu şöyle yanıtlar: “Söylediğinizi yapamadım. Kafamda o kadar çok düşünce vardı ki!” Ben de onlara şöyle derim: “Sizi tasalandıran, düşündüren şeyler yine sizde kalsın; ama zaman zaman başka şeyler üzerinde de düşünebilirsiniz.” Yapmak istediğim şey, her zaman için hastalarımın ilgisini başka insanlar üzerine çekmektir. İçlerinden pek çoğu şöyle söyler: “Neden başkalarının hoşuna gidecek bir şey yapayım? Başkaları benim hoşuma gidecek bir şey yapıyor mu?” Ben de buna karşı şöyle derim: “Sizin sağlığınızı düşünmeniz gerekiyor. Başkaları bunun acısını kendileri ileride çekecek.” Bir hastanın “öneriniz üzerinde düşündüm” dediğini işitmem son derece seyrek olmuştur. Tüm çabam hastalarımdaki toplumsallık duygusunu güçlendirmeye yöneliktir. İçinde bulundukları berbat durumun toplumsal bilinçlerinin yetersizliğinden kaynaklandığını bilirim çünkü. Bunu kendilerinin de görmesini isterim. Hastaların diğer insanlarla eşit haklara sahip bireyler olarak dostça ilişki kurmaları durumunda hastalık atlatılmış demektir.

Toplumsallık duygusunun açıkça yetersizliğini gösteren bir diğer örnek de suç kapsamına giren dikkatsizliktir. Diyelim bir kimse yanan kibriti elinden atar yere ve bir orman yangınına yol açar. Ya da bu yakında baş gösteren bir olaydaki gibi işçinin biri akşam paydostan sonra evine dönerken yolda bir kaldırımdan bir kaldırıma gerilmiş bir kabloyu kaldırmayı unutur, bir araba da kabloya takılıp devrilir, içindekiler ölür. Her iki vakada da suçlu kötü niyetle davranmamıştır. Yol açtığı kaza ve felaketten kendisi sorumlu değilmiş gibi görünür: Başkalarını düşünecek gibi eğitilmemiştir, başkalarının güvenliği için kendiliğinden önlemler alma yeteneğinden yoksundur. Bu vakalarda söz konusu olan, dağınık ve düzensiz çocuklarda ya da başkalarının ayaklarına basan, tabak ve çanaklar kıran, sigarasıyla masa örtülerinde delikler açan ya da şömine pervazlarındaki süsleri kıran erişkinlerde gördüğümüz toplumsal bilinç yetersizliğinin ileri dereceleridir.

Diğer insanları düşünmeleri çocuklara evde ve okulda öğretilir. Bu konuda çocukların önüne ne gibi engellerin çıkarılabileceğinden daha önce söz açmıştık. Toplumsallık duygusu belki kalıtımla insana geçen bir şey değildir ama söz konusu duyguyu geliştirme yeteneği kalıtımsal nitelik taşır. Bu yetenek annenin becerisi ve çocuğa gösterdiği sevecenlikle, ayrıca çocuğun çevresine ilişkin değerlendirmeleriyle oluşup gelişir. Başkalarının kendisine düşmanlık besledikleri duygusunu içinde yaşatan, çevresini düşmanların sardığına ve arkasını duvara vererek bu düşmanlarla savaşması gerektiğine inanan bir çocuktan dost edinmesi ve kendisinin de başkalarının iyi dostu olması beklenemez. Başkalarının kendisinin kölesi sayılacağını düşünen bir çocuk, onlar için bir şey yapmayı değil onları tahakküm altına almayı isteyecek, yalnızca kendi duygularıyla, kendi vücudundan kaynaklanan uyarı ve yakınmalarla ilgilenmesi durumunda giderek toplumdan soyutlanacaktır.

Kendisini ailenin öteki üyeleriyle eşit haklara sahip biri olarak hissetmesinin ve ailenin öbür üyeleriyle paylaşma duygusu içinde bir arada yaşamasının çocuk için ideal bir durum sayılacağını görmüştük. Ayrıca görmüştük ki çocukların iyi yetişmesi için bizzat anne babaların birbirleriyle, ayrıca aile dışındaki dünyayla olumlu ve sıkı ilişkiler içinde bulunması gerekmektedir. O zaman çocuklar ailenin dar sınırları dışında da güvenilir insanların yaşadığını öğrenecektir. Okulda sınıfın bir parçası, öbür çocukların bir arkadaşı olduğu duygusunun ve onlara güvenebileceği inancının çocuğun içinde nasıl uyanacağını da gördük beri yandan. Aile ve okul yaşamı, ileride daha büyük bir topluluk içinde sürdürülecek yaşama hazırlayıcı duraklardır. Amaçları, çocuğu eğitip toplumun bir parçası, tüm insanlığın ötekilerle eşit haklara sahip bir üyesi yapmaktır. Ancak bu amacın gerçekleşmesi durumunda çocuk özgüven duygusunu koruyacak, yaşamsal sorunların karşısına hiç bocalamadan serbestçe çıkabilecek, bu sorunlara tüm insanlığın esenliğini daha ileri bir noktaya götürecek çözümler bulabilecektir.

Herkes için iyi bir arkadaş olabilen, yaptığı yararlı çalışmalar ve mutlu evlilik yaşamıyla bütün insanlığın esenliğine katkıda bulunan bir insan, kendini asla başkalarından aşağı ya da başkalarının baskısı altında hissetmeyecektir. Tüm dünyaya kendi evi gözüyle bakacak, her zaman kendisini güler yüzlü bir mekân içinde, sevip değer verdiği insanlar arasında hissedecek, tüm güçlüklerin altından kalkabilecektir. Ruhunda şu duygu yaşayacaktır hep: “Bu dünya benim dünyamdır. Elim böğrümde olup bitenlere seyirci kalmamalı, aktif olarak çalışıp çeşitli işler başarmalıyım.” Böyle biri yaşadığı çağın insanlık tarihindeki pek çok çağdan yalnızca biri olduğuna, geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşan bütün bir insanlık tarihi içinde yaşadığına kesinlikle inanacaktır. Ama şunu bilecektir ki ancak yaşadığı çağda üzerine düşen yaratıcı ödevleri yerine getirebilecek ve insanlığın gelişmesine katkıda bulunabileceklerdir. Gerçi bu dünyada acılar, güçlükler, önyargılar ve felaketler yok değildir ama yine de bu dünya bizimdir. Üzerinde çalışıp onu daha iyi bir duruma sokabilir, bu dünyayı daha iyi bir konuma kavuşturmak için herkes üzerine düşeni yaparsa, insanlığın ileriye gideceği umudunu içimizde besleyebiliriz.

Bunun da anlamı, üç yaşamsal sorunu el birliğiyle çözme yükümlülüğünü üstlenmektir. Bir insandan bekleyebileceğimiz her şey, bir insan için başvurabileceğimiz en yüce övgü, onun iyi bir çalışma arkadaşı, tüm insanların dostu, sevgi ve evlilik konusunda sadık bir eş olmasıdır. Tek bir sözle özetlemek istersek, belki şöyle diyebiliriz: Kendisinin bir insan olduğunu kanıtlamasıdır.

Alfred Adler
Yaşamın Anlam ve Amacı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Klasik Pers müziğinde dünyaca ünlü bir isim: Sima Bina ve seçilmiş şarkıları

Kapat